Seçimin tek galibi olacak: Kriz! Peki krizin galibi?

 

Yarınlar

ABD’nin Ortadoğu’daki planlarına ortak olma, küresel sermayenin önündeki kalan engellerin de temizlenmesi, emperyalizme bağımlı ve emekçi düşmanı politikaların sürdürülmesi gibi konularda yarışmaya giren “güzeller” arasında hiçbir fark yok. Özleri aynı; farkları ambalajda, imajda. Bu açıdan bakıldığında sonuç ne olursa olsun seçimlerin galibi ABD ve küresel burjuvazi olacak.

3617_12_27_21_copyTürkiye, siyasal açıdan dünyanın en önemli ülkelerinden biri. Batı ile Doğu’nun, Avrupa ile Asya’nın, Kuzey ile Güney’in sınırında. Yarı Batılı yarı Doğulu, yarı Avrupalı yarı Asyalı, yarı Kuzeyli yarı Güneyli. Batı-Doğu / Kuzey-Güney çelişkisinin (emperyalizm ile ezilen halklar arasındaki çelişkinin) keskinleşmesinin yarattığı depremin en şiddetli yaşandığı coğrafyalardan biri, belki de birincisi.

Türkiye yüzeysel olarak kavranabilecek bir ülke değil. Sadece “an”a bakıldığında, yani fotoğraf çekildiğinde kapkaranlık ve karamsar bir tablo ortaya çıkabilir. Ama “süreç”i kavramaya çalıştığımızda farklı bir tablo ile karşılaşıyoruz: Bir çalkantı, alt üst oluş ve şimdiye kadar pek etkin olamamış bazı yeni aktörlerin usul usul uç verişi. Hiçbir Avrupa ülkesinde böyle bir dinamizm görülemez. Onların “an”ları ile “süreç”leri arasındaki açı oldukça dardır, neredeyse çakışır; durağan ülkelerdir. Ama Türkiye canlı, hareketli, dinamik, geleceği isteyen, arayış içinde bir ülke. Türkiye’de “an”a takılırsak fena halde yanılabiliriz; süreci mümkün olduğunca derinlemesine analiz etmemiz gerek.

Seçim değil, en pespayesinden güzellik yarışması
Ülkemiz 22 Temmuz’da bir genel seçim yaşayacak. Sonuç üç aşağı beş yukarı belli. Küresel sermayenin istekleri doğrultusunda bir parlamento ve hükümet oluşacak. Temelde aralarında pek fazla fark bulunmayan partilerden biri veya birkaçı iktidarı oluşturacak. Belki yine tek başına AKP, belki de epeydir ısıtılan CHP-MHP koalisyonu. Zaten karşılıklı operasyonlar, balans ayarları ve vitrin düzenlemeleriyle, birbiriyle mücadele içinde gibi gözüken bu iki cenah da hizaya sokulmuş durumda. Nüansları seçeceğiz.

Sanki bir güzellik (daha doğrusu uşaklık) yarışması düzenleniyor. Güzeller (partiler) allanıp pullanıp jürinin önünden geçiyorlar. Jüride ise: Sam Amca, küresel burjuvazi, AB, IMF, TÜSİAD vb… Talimatlar veriyorlar: “Sen biraz da sol bacağını aç”, “Sen de sağ omzunu göster” gibi. Yön veriyorlar: “Sen sağ kulvardan biraz merkeze yaklaş, sen de sol kulvardan”. Merkez dedikleri Türkiye’nin merkezi değil, küresel sermayenin merkezi. Kabeleri Washington, Brüksel… Jüri kendi arasında tartışıyor: “Bir dönem daha Ilımlı İslam’la mı gitsek, laiklik ambalajını mı kullanmaya başlasak?”, “Demokrasi imajı mı daha çok iş yapar, yoksa milliyetçilik imajı mı?”… Küresel burjuvazi önümüzdeki dönem hangi ata bineceğini seçiyor. Hangi “güzel”le kitlelerin gözünü boyayacağını…

22 Temmuz seçimlerinin esas niteliği budur. ABD’nin Ortadoğu’daki planlarına ortak olma, küresel sermayenin önündeki kalan engellerin de temizlenmesi, emperyalizme bağımlı ve emekçi düşmanı politikaların sürdürülmesi gibi konularda yarışmaya giren “güzeller” arasında hiçbir fark yok. Özleri aynı; farkları ambalajda, imajda. Bu açıdan bakıldığında sonuç ne olursa olsun seçimlerin galibi ABD ve küresel burjuvazi olacak.

Çözme yetenekleri kalmamış, sadece erteliyorlar
Seçimlerin bu niteliğini vurgulamak önemlidir, ama yeterli değildir. Bir de madalyonun diğer yüzü var. 22 Temmuz bir “an”. Bu “an”ı sürecin içine oturttuğumuzda, 22 Temmuz’un aslında tek bir galibinin olduğunu görüyoruz: KRİZ: Bu seçimler, ülkenin ve halkın gerçek sorunlarından hiçbirini çözmeyecek. Sadece durumu idare edecek. Fakat durumu idare etmek, içinde bulunduğumuz yapısal krizin daha da derinleşmesi anlamına gelir. Hakim sistem çözme yeteneğini kaybetmiş, sadece erteleme yeteneği var. Erteleme yeteneği henüz tükenmemiş. Zaten seçimler de bu nedenle yapılıyor. Emekçi kitleler içinde biriken öfkeyi zararsız bir platformda biraz olsun boşaltmak, orasından burasından patlayan sistemi yamamaya çalışmak, balans ayarları yapmak, göz boyamak, sorunları ertelemek için. Küresel burjuvazi ve onun taşeronu haline gelen Türkiye büyük burjuvazisi, krizi böyle yönetiyor. Çarkını, laik-dinci ve Türk-Kürt çelişkilerini kullanarak işletiyor ve keskinleşen sınıfsal çelişkileri örtmeye çalışıyor. Fakat zorlanmıyor da değil; neredeyse her dört yılda bir yeni bir model üretmek zorunda!

Nereye kadar? Bu soruyu irdelemeden önce “yapısal kriz” meselesini açmakta fayda var.

Küreselleşme Türkiye’nin ezberini bozdu
Türkiye son 15-20 yıldır (sosyo-ekonomik anlamda) yapısal bir değişim geçiriyor. 1990’lar sonrası Türkiye, önceki Türkiye’den oldukça farklı ve belki de bu sürecin tam ortasında bulunuyoruz. Bu değişim esas olarak Türkiye’nin iç dinamiklerinden kaynaklanmadı. Soğuk Savaşın sona ermesi ve Sovyet Bloğunun çöküşüyle uygun siyasal koşullara da kavuşan (barajlarından kurtulan) kapitalist küreselleşme süreci, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’deki değişimin de nedenidir. Bunu “Türkiye’nin küreselleştirilmesi” (dünya kapitalizmine entegre edilerek kapitalistleştirilmesi) süreci olarak tanımlayabiliriz. Dünyanın -ve tabii siyasal anlamda dünyanın göbeğindeki ülkelerden biri olan Türkiye’nin- ezberi, bu süreç ilerledikçe iyiden iyiye bozuldu. Ülkemizin hem büyük burjuvazisi hem de emekçi sınıfları kabuk değiştirdi (değiştiriyor). Orta sınıflar bir yandan genişlerken diğer yandan ciddi hareketlilikler ve yarılmalar yaşadılar (yaşıyorlar). Sınıfsal düzlemdeki bu deprem siyasal düzleme de yansıdı ve o alandaki ezberler de kökten bozuldu. Ülkenin, 50 yıldır politik arenada yer tutmuş geleneksel siyasal akımlarının hepsi kabak gibi ikiye bölündü; birçok “düşman kardeşler” ikilisi ortaya çıktı. Sol-sağ, ilerici-gerici, devrimci-tutucu gibi, içerikleri Soğuk Savaş dönemine göre doldurulmuş kavramların (saflaşmaların) nitelikleri değişti. Kısacası, bir deprem, bir alt üst oluş yaşanıyor ve artık hiçbir şey eskisi gibi değil.

Bu depremin başlarında değilsek eğer, ortasında ve doruk noktalarından birinde olduğumuz söylenebilir; ama sonunda olmadığımız kesin. Bu süreç içinde zaman zaman yaşanan siyasal krizler, temeldeki bu yapısal krizin yüzeye çıkış noktalarını oluşturuyor.

Değişim sınıfsal dengeleri nasıl etkiledi?
Türkiye’nin çeşitli sınıfları bu yapısal değişimden nasıl etkilendiler?

Büyük burjuvazi sürecin başlarında ciddi bir sarsıntı geçirdi ve serpintileri günümüze de ulaşan bir iç yarılma (daha ulusal olanlarla daha işbirlikçi olanlar arasında) yaşandı. Fakat büyük burjuvazi nispeten kolaylıkla sürece adapte oldu ve dünya kapitalizmiyle daha fazla entegre olan kesim ağırlık kazandı. Büyük çaplı özelleştirmelerden sonra, gelinen noktada Türkiye’nin büyük burjuvazisinin işbirlikçi, hatta taşeron bir burjuvazi olduğu söylenebilir. Büyük burjuvazi, sürecin istikrarlı biçimde (fazla siyasal sarsıntı yaşanmadan) devamından yanadır.

En büyük deprem ve yarılma orta sınıflarda yaşandı. Türkiye’nin geleneksel orta sınıfı (küçük ve orta tarım üreticileri, esnaf ve zanaatkârlar, küçük ve orta sanayi kuruluşları, mimar, mühendis, hekim, öğretmen, hukukçu gibi temel meslek sahipleri, vb.) yapısal değişimden son derece olumsuz biçimde etkilendi ve yıkıma uğradı. Geleneksel orta sınıfın geniş kesimleri neredeyse sınıf düşerek emekçileşti.

Toplumsal piramidin tabanını oluşturan emekçi sınıflar ise çok büyük hareketlilikler ve iç değişimler yaşadılar. Eski dönemin temel sınıflarından biri olan klasik sanayi proletaryası, özelleştirme, sendikasızlaştırma ve taşeronlaştırma gibi yöntemler sonucunda büyük bir yıkıma uğradı. Politik alanda da etkili bir sınıf niteliğini kaybetti. Küreselleşmeden (yapısal değişimden) en büyük zararı görenler listesinin başında yer aldı ve ruh hali geleneksel orta sınıfın ruh haliyle çakıştı.

Öte yandan, kırın kente doluşmasıyla birlikte yeni emekçi sınıflar oluştu: Kentlerin varoşlarına tıkılan yarı-işçi ve işsiz kitleler. Küçük işletmelerde ve özellikle hizmet sektöründe son derece olumsuz koşullarda çalışan yeni proletarya ve parça başı iş yapan veya işsiz gezen lümpen proletarya. Eski dönemde topraksız ve yoksul köylüydüler, yeni dönemde büyük kentlerin varoşlarına tıkılan yarı işçi ve işsiz kitlelere dönüştüler. Büyük umutlarla (en azından işçi olma umuduyla) geldiler, ama büyük hayal kırıklıkları yaşıyorlar (daha da yaşayacaklar).

Pandora’nın Kutusu açıldı bir kere…
İşte Türkiye’nin gerçek sorularını bu yapısal değişim belirliyor. Türkiye’nin sorusu “AKP mi CHP mi?” değil. “Cumhurbaşkanının karısı türbanlı olur mu olmaz mı?” da değil. Türkiye yönünü ve rejimini arıyor. Ezberi bozulan ve çivileri çıkan Türkiye, yaklaşık 20 yıldır bu arayışını sürdürüyor. Bu rejim arayışını küreselleşme dayatması başlattı; İkinci Cumhuriyet tartışmalarını anımsayalım. Pandora’nın Kutusunu açtılar. Kutunun içinden en başta, doğal olarak, küreselleşme, emperyalizm, bağımlılık, gericilik, özelleştirme, yozlaşma, mafyalaşma vb. fışkırdı. Ama kutunun içindekiler bunlardan ibaret değil. Madem klasik cumhuriyeti tartışmaya açtınız, tartışacağız. Ne kadar erteleseniz de, ne kadar göz boyasanız da, ne kadar hava boşaltmaya çalışsanız da Pandora’nın Kutusu açıldı bir kere…
Yapısal kriz, geri döndürülemez ve üzerinden atlanamaz -irademiz dışında- bir olgu. Dolayısıyla krizden korkan ve geri vitese takan güçler zaman içinde elenecek, krizi yönetebilen ve çıkışı örgütleyebilen güçler sahne alacak; tabii sınıf mücadelesinin diyalektik mantığı çerçevesinde. Küresel sermayenin ve onunla işbirliği yapan Türkiye büyük burjuvazisinin programı belli: Türkiye’yi bir sömürge yapmak. Onlar bizim, emekçi halkın düşmanı. Tartışmamız, bu yıkıcı programdan şu veya bu ölçüde rahatsız olanlarla.

Türkiye’nin soruları
Türkiye’nin, yapısal krizin gündeme getirdiği bazı temel soruları var:

Türkiye bağımsız bir ülke olsun mu? Küreselleşmeciler bağımsızlığın modası geçmiş bir kavram olduğunu düşünüyorlar. Sorumuz onlara değil, bağımsızlığı hâlâ önemseyenlere: Türkiye bağımsız bir ülke olacaksa (kendi kararlarını -tabii ki dünyadaki süreçleri de gözeterek- kendi alacaksa), bunu kapitalist yolda ilerleyerek başarabilir mi?

Türkiye laik bir ülke olarak kalacaksa, dahası Aydınlanmış ve modern bir toplum olacaksa, bunu kapitalist yolda ilerleyerek başarabilir mi?

Türk ve Kürt halkları birliğini koruyacaksa, Türkiye parçalanma tehdidine göğüs gerecekse, bunu kapitalist yolda ilerleyerek başarabilir mi? Soruyu şöyle de formüle edebiliriz: … bunu milliyetçilikle başarabilir mi?

“An” partileri bu sorulara yanıt veremez. Ama sürecin soruları bunlardır. Türkiye bu sorulara yanıt bulacak. 22 Temmuz’da değil, süreç içinde… Zorunlu olarak… Bu sorulara gerçekçi yanıtlar üretebilen güçler, yapısal krizden çıkışı örgütleyebilecekler ve Türkiye’nin rejim arayışına yanıt verebilecekler.

Bağımsızlıktan, laiklikten, ulusal bütünlükten söz eden bütün güçler (örneğin cumhuriyet mitinglerini düzenleyenler, katılanlar ve destekleyenler), bu sorulara gerçekçi yanıtlar üretmek zorundadırlar. Eğer bu sorulara olumlu yanıt veriyorlarsa, yani hedeflerine kapitalist yoldan ilerleyerek ulaşılabileceklerini düşünüyorlarsa, ulusal (bağımsızlıkçı), laik (Aydınlanmacı) ve emekçi sınıfları peşine takabilecek öncülük yeteneğine sahip devrimci bir burjuvazi göstermek durumundalar. Türkiye’de böyle bir burjuvazi var mı?
Veya diyebilirler ki, bunu mevcut burjuvaziyle değil de asker-sivil aydın zümrenin önderliğinde, bir kısım devlet ve ordu bürokrasisinin “zor”uyla başaracağız ve kendi burjuvazimizi yaratacağız; tıpkı 80-90 yıl önce Mustafa Kemal’in yaptığı gibi O zaman 80-90 yıl öncesinin Türkiye’si ile bugünkü Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapılarını ve geçirdikleri süreçleri karşılaştırmak gerekir, ki bu yolun olanaklı olup olmadığı (hayal olup olmadığı) açıklığa kavuşturulabilsin.

Bizim iddiamız, bu hedeflere (bağımsızlık, laiklik, birlik) kapitalist yoldan varılamayacağı; aslında Türkiye Cumhuriyetinin 90 yıllık macerasının, özelikle son 60 yıllık macerasının ve özellikle son 20 yıllık macerasının tam da bu yolun olanaksız olduğunu gösterdiği; başka bir yolun araştırılması gerektiğidir.

Nasıl “bağımsız” olunur?
Türkiye emperyalizme bağımlı bir ülke. Emperyalizm sadece, ülkeyi askeri olarak işgal etmeye veya bölmeye çalışan bir dış güç değil. İliklerimize kadar girmiş bir iç olgu. Türkiye kapitalizmi çok çeşitli mekanizmalarla (IMF ve Dünya bankası gibi uluslararası finans kuruluşları ve çeşitli anlaşmalar yoluyla) küresel sermaye tarafından kontrol edilen bağımlı bir kapitalizm. Türkiye büyük burjuvazisi ulusal niteliğini çoktan yitirmiş, hatta giderek bağımsız üretici özelliklerini de kaybeden taşeron bir burjuvazi. Bu süreç çok önceden başlamıştı ama, özellikle 1990’ların sonundan itibaren (küreselleşme ile birlikte) büyük bir ivme kazandı. Son 10 yılda yapılan özelleştirmelerle, (enerji, haberleşme, bankacılık gibi) son derece stratejik sektörlerdeki kamu kuruluşları da küresel sermayenin eline geçti. Türkiye NATO’ya üye bir ülke. Başta ABD olmak üzere emperyalist ülkelerle yapılmış onlarca ikili anlaşma mevcut. Topraklarımızda Amerikan askeri üsleri var. Bir şekilde AB’den ve uluslararası kuruluşlardan fonlanmayan bir kurum kalmamış gibi. Kısacası Türkiye her alanda ve binbir bağla emperyalist sisteme bağlanmış durumda ve kontrol altında.

“Ne ABD Ne AB Bağımsız Türkiye” sloganı eğer yürekten atılıyorsa ortaya bir “Bağımsızlık Programı” konmalıdır. Kuzey Irak’ta Barzani’ye, Kıbrıs’ta Rumlara efelenmek yetmez. Mersin’de koskoca İncirlik Üssü dururken, F16’lar sınırımızı 3 dakika ihlal etti diye yaygara koparmak komik kaçar. “Bağımsız Türkiye” isteniyorsa, emperyalistlerle yapılan bütün teslimiyet anlaşmalarının iptalini, özelleştirilen kamu kurumlarının yeniden kamulaştırılmasını, yabancı sermayenin sınırlandırılmasını, dış borçların ödenmemesini, topraklarımızdaki Amerikan üslerinin kapatılmasını, NATO’dan çıkılmasını, emperyalizmin ideolojik ve kültürel hegemonyasına karşı bir mücadele açılmasını vb. içeren bir Program ortaya konmalıdır. Kaldı ki bunlar bağımsız ve başı dik bir ülke olma yolunda henüz ilk adımlardır.

Türkiye’de bu programı yürürlüğe sokabilecek bir “ulusal burjuvazi” var mı? 22 Temmuz’da Meclis’e girebileceği tahmin edilen hangi partinin (AKP, CHP, MHP, DP, GP, DTP ..?) böyle bir programı var?

Ancak böyle bir programı uygulayabilen bir ekip ve toplumsal kuvvet krize devrimci bir yanıt üretebilir.

Nasıl laik olunur?
“Türkiye laiktir, laik kalacak” Güzel! Peki, “laiklik” nedir? Laiklik, başı türbanlı eşi olan bir kişinin cumhurbaşkanı olmaması mıdır? Üniversiteli kızların türban yerine peruk takarak mı okula girmesidir? Laikliği bunlarla sınırlamak, demokratik devrim ile olmazsa olmaz bağını koparmak, laikliğin aşınmasının da yolunu açıyor.

Laiklik kavramı, feodal sınıflara karşı halk sınıflarının demokratik devrim mücadelesi içinde doğdu. Laiklik, din ile dünya işlerinin birbirinden ayrılması demektir. Gericileşen burjuvazi bu tanımı “din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması” olarak değiştirdi. Laikliği devlet katına hapsettiler. Devlet laik olacaktı, ama halka din lazımdı! Başka türlü yoksul halkı nasıl dizginleyecekler; sömürüye baş kaldırmasını nasıl engelleyecekler, kaderine razı olmasını nasıl sağlayacaklar? Bunu ancak din ile yapabilirler. “Dindar cumhurbaşkanı” talebine karşı çıkıyorlar, ama halkın dinci gericiliğin kıskacı içinde kalması umurlarında bile değil, hatta işlerine geliyor.

Bu anlayış ile Türkiye’nin laik kalması olanaksızdır. Tabanı dinci gericiliğe mahkûm edersen, o taban gün gelir, başbakanlığı da talep eder cumhurbaşkanlığını da. Günümüzün çürümüş burjuvazisinin laiklik tanımı, laikliğin altını oymakla eş anlamlıdır. Sen sömürünü devam ettirebilmek için halkı ortaçağ karanlığına mahkum et, sonra da bu ortaçağ devleti talep ettiğinde yaygara kopar; bu bir aldatmacadır.

Türkiye laik kalacaksa, dahası bilimsel düşünceyi içselleştirmiş, aydınlanmış, modern bir toplum olacaksa, bu ancak, bütün ortaçağ kalıntılarının tasfiyesiyle, aşağıdan yukarı köklü bir Aydınlanma atılımıyla olanaklıdır. Türkiye’de böyle bir atılıma önderlik edecek, emekçi halkın bilinçlenmesini, bilimsel düşünceyle donanmasını göze alabilecek bir devrimci burjuvazi var mı?

Ancak köktenci bir Emekçi Aydınlanması programını oluşturan ve uygulayabilen bir güç krize devrimci bir yanıt üretebilir.

Emekçi Cumhuriyeti
Türkiye Cumhuriyeti 20. yüzyılın başında emperyalizme karşı bir Kurtuluş savaşı vererek ve Cumhuriyet devrimleriyle Osmanlı saltanatını devirerek kuruldu. Daha sonra kapitalist yolu seçti. 80 yıllık kapitalist yolda ilerleme süreci, kazanılan bağımsızlığı ve laikliği giderek yitirişin de öyküsüdür. Ne kadar kapitalist olduysak, o kadar bağımlı ve dinci olduk. 1990’lı yıllarla birlikte gündeme gelen küreselleşme süreci Türkiye’yi daha da bağımlı ve dinci yaptı ve yapısal bir krize soktu.

Türkiye bağımsız olacaksa ve laik kalacaksa, bu ancak, küreselleşme sürecine devrimci ve emekçi bir yanıt ile mümkündür. Burjuvazi önderliğindeki küresel Türkiye, bağımlı ve gerici bir Türkiye’dir. Küresel burjuvaziye teslim olanın, bağımlılıktan ve gericilikten şikayet etmeye hakkı yoktur.

“Bağımsız Türkiye”nin ve “Laik Türkiye”nin adı bellidir: EMEKÇİ CUMHURİYETİ.
22 Temmuz’un galibi AKP veya CHP-MHP olabilir. Bu anlamda galip küresel burjuvazi ve onunla işbirliği içindeki Türkiye büyük burjuvazisi olacaktır.

Ama esas galip “KRİZ”dir. Çünkü bu formüllerin hiçbiri Türkiye’nin keskinleşen sorunlarına yanıt vermiyor, sadece erteliyor.

Mesele krizin galibinin kim olacağıdır. Kimin içine girdiğimiz yapısal krize çözücü bir yanıt oluşturabileceğidir. Bu yeteneğe sahip tek bir sınıf gözüküyor: Başta işçi sınıfımız olmak üzere emekçiler.

Türkiye’nin eninde sonunda ulaşacağı gerçek budur. 22 Temmuz seçimleri, ister istemez, bu gerçeğin biraz daha belirginleşmesinin adımı olacak.

Çözümü erteleyin, iyi oluyor. Çözüm, ne kadar ertelenirse o kadar büyük bir ihtiyaç haline gelir ve o kadar köktenci olur.
Türkiye seçimin galibini değil, krizin galibini arıyor. Biz “an”a değil, “süreç”e oynuyoruz. Göreceğiz bakalım, kim kazanacak…{jcomments on}