‘Ölür mü yiğit olanlar, Ertuğrul benzer diriye’

 

Sinan C. Yamak

ertu3Kanlar içindeydi Ertuğrul. Koşarak varmak istediği okuluna sadece birkaç adım kala, hemen girişte, sırtından yediği kurşunla beraber yerde yatıyordu. Belki uzandığı yerden kalkabilse devam edecekti yolunda koşmaya, fakat imkansızdı artık. Ardından koşan jandarma eri, düştüğü yerde süngülemişti Ertuğrul’u. Er ise vatani görevini yerine getirmenin hazzı içerisindeydi. Hayvansı bir zevk dahi duymuştu işini yaparken. Ne tetiğe basarken eli titremiş, ne de süngüyü öğrencinin sırtına saplarken tereddüt etmişti. Ne de olsa karşısındaki düşmanıydı devletin. Koministti. Anarşistti. Acınmamalıydı böylelerine! Ve o hiç acımamıştı… Ertuğrul’un arkadaşlarıysa olayın şoku içerisindeydiler. Birkaç saniye içinde oluvermişti hepsi. Daha şimdi hemen yanlarında ayakta olan arkadaşları, bir anda hareketlenip okuluna doğru koşmuştu ve… Kanlar içinde yatıyordu…

Jandarma komutanı emir vermişti. Hemen orada gebermeliydi kominist. Uzun sürmemeliydi. Hastane fazlaydı böylelerine. Geri gönderdi gelen ambulansı. Fakat uzun sürecekti Ertuğrul’un ölümü. Yarım saat, okulunun kapısında, yattığı yerde, akacak kanı kalmayana dek can çekişecekti.

Hepsini düşünmeye vakti oldu böylece Ertuğrul’un; şimdi bir bir gözünün önüne geliyordu. Nasıl da başarı içerisinde geçmişti 9 aylık boykot süreci... Tüm ODTÜ, öğrencisiyle, akademisyeniyle, çalışanıyla kol kola durmuşlardı Hasan Tan’a karşı. Okulda başta her şey güzel gidiyordu aslında. Boykotlarla, huzursuzluklarla geçen bir dönemin ardından, Rektör Tarık Somer’in süresi dolmuş, onun yerine, mütevelli heyet sonunda öğrencisiyle, akademisyeniyle iyi ilişkiler içerisine girecek olan, gerçekten demokrat bir insanı rektörlüğe getirmişti: Prof. Ilgaz Alyanak. Alyanak’ın ilk işi öğrenci temsilcileriyle görüşmek oldu. Ardından, Hacettepe ve Ankara Üniversiteleri rektörleriyle beraber, iktidarı “düşünce özgürlüğüne saygıya çağıran” bir bildiri yayınladı. Uzun bir süreden sonra ODTÜ tekrar nefes almaya başlamıştı. Fakat zoruna gitti ODTÜ’deki bu özgür düşünce ve tartışma ortamı, Milliyetçi Cephe hükümetinin. Olur şey miydi öğrencilerin üniversiteyi akademisyenlerle beraber yönetmesi? ODTÜ de kendi iktidarının eylem alanı olmalıydı. Bu amaçla, MHP’li akademisyenlerin oluşturduğu “Aydınlar Ocağı Derneği”nin, Ankara Şubesi Başkanı Ahmet Sonel’i mütevelli heyet başkanlığına getirdi. Bilimle hiç bir alakası olmayan Aydınlar Ocağı, varoluş amacını “Türk Milliyetçiliği fıkrini yayma, millî bünyemizi sarsan fıkir buhranı ve mefhumlar anarşisi ile mücadele etme” olarak nitelendiriyordu. Ahmet Sonel göreve gelmesiyle Ilgaz Alyanak’ı rektörlükten aldı ve yerine yine Aydınlar Ocağı’nın yönetim kurulunda bulunmuş olan Prof. Hasan Tan’ı getirdi; ama ne öğrenciler ne de akademisyenler kabul edeceklerdi Hasan Tan’ın rektörlüğünü. MC hükümetinin kendi gerici siyasetini üniversiteye sokmak amacıyla resmen eliyle atadığı, özgür düşünce ortamını “fikir buhranı ve mefhumlar anarşisi” olarak nitelendiren, uluslararası bir kongrede “psikolojinin işkence aracı olarak kullanılması” yönünde oy kullanmış birisi ODTÜ’ye rektör olamazdı!

Rektör Yardımcıları, Fen-Edebiyat, Mühendislik Fakülteleri, Öğrenci İşleri Dekanları bir bir istifa ettiler. Diğer fakülte kurulları Hasan Tan’ın göreve getiriliş biçimini ağır bir şekilde eleştiren ve rektörü istifaya çağıran bildiriler yayınladılar. Kimya, Maden, Elektrik Mühendisliği ve Fizik Bölümü Kurulları “Hasan Tan istifa edinceye kadar öğrenime ara verilmesi” kararı aldı. Böylece akademisyenlerin tam desteğiyle ODTÜ’de boykot başlamış oldu.

Boykotun başını çeken ÖTK, derslere girmeme gibi sadece “yapmamaya” dayanan bir çizgi izlemek yerine, karikatür yarışmasından futbol turnuvasına, yerel gazete çıkarmaktan sokak sokak bildiri dağıtmaya kadar birçok kitlesel etkinliği alternatif üretme anlayışıyla sürdürdü. Ertuğrul da Hasan Tan’a karşı ÖTK’nın saflarında yer almış, sözcülüğünü üstlenmişti. ÖTK’nın demeçlerini, bildirilerini hep o okuyor, basın toplantılarına ÖTK adına o katılıyordu. Ve bugün,  başka bir üniversiteden bir grup “komando”un silah araması yapılmadan ve kimlik sorulmadan okula alındığını duyunca, A1 kapısına gitmişti arkadaşlarıyla beraber. Dışardan gelelere herhangi bir kimlik sorgusu, silah araması yapmayan jandarma, nedense temsilcilerin üzerlerini aramak istemişti. Aratmadı üzerini Ertuğrul. Bir anda hareketlenip okuluna doğru koşmuştu ve... Kıpırtısız bir şekilde yerde yatıyordu. Derken doldu yarım saati,  yumdu gözlerini...
Anlatamadılar olanları annesine. Manisa Salihli’den, oğlunu ziyarete gittiğini sanarak yollandı. Vardığında verdiler eline tabutu, “sizin oğlunuz teröristti, çatışmada ölü ele geçirildi” dediler. Anlayamadı bir türlü; kabul edemedi oğlunun gidişini. O günden beri dinmedi Ayşe annenin gözyaşları, unutamadı oğlunu. Ve bu sene, oğlunun 30. ölüm yıl dönümünde daha fazla ağlıyordu, çünkü aynı gün, Salihli Adliyesi’nde akıllara durgunluk veren bir davanın ikinci duruşması vardı. Geçen yıl 8 Haziran’da anmaya katılan, kendisi ve diğer 19 kişiye “suçu ve suçluyu övmekten” iki yıl hapis istemiyle dava açılmıştı. Oğlunu “terörist” olarak nitelendiren devlet, oğlunun mezarında dua etmeyi ona çok görmüş, şimdi de gözleri görmeyen, yarı felçli anneyi “terörist” bellemişti. Yine bu davada, Ertuğrul’u katleden erin, 28 yıl önce, 4 gün gözaltında tutulup, bir yargılamanın ardından beraat ettirildiği öğrenildi. Oğlunun neden öldürüldüğünü başta anlayamamıştı Ayşe anne ama şimdi anlıyordu; asıl “terörist” devletin kendisiydi...

Ertuğrul 8 Haziran 1977’de tamamladı koşusunu. Bir daha dönmedi geriye, hiç çıkmadı kampusundan. Yurtta kalıyor hala. Hiçbir zaman mezun olamayacağı bölümünün derslerine giriyor, sınavlarına çalışıyor. Sabahları afiş asıyor, bildiriler hazırlayıp dağıtıyor. Öğrencilerle konuşuyor, tartışmalar, forumlar oluşturuyor. Rektörlüğün gerici uygulamalarına karşı boykotlar düzenliyor, basın açıklamalarında metinler okuyor. Hala yoldaşlarıyla beraber! Jandarma akıl edememişti bunu işte: “Ertuğrullar ölmez mermiyle, süngüyle”. Kavgalarında yaşar devrimcilerin!{jcomments on}