Kuzey Irak operasyonu çözümsüzlük sarmalını yeniden üretir!

 

Uğur Yıldırım

Hep abartılarak anlatılan, ‘şer yuvaları bombalandı PKK’nin kökü kazınacak’ edebiyatı gerçek anlamda bir şey ifade etmiyor. PKK’nin asıl gücü bulduğu halk tabanından geliyor. O zaman tartışmamız gereken başka bir mesele olduğu açığa çıkıyor. Terör sorunu nasıl çözülür değil, Kürt sorunu nasıl çözülür demek gerekiyor.

rakDevletin Mayıs başında ‘bahar’ operasyonlarını başlatması ile Türkiye’nin Irak sınırında tansiyon yeniden yükseldi. Başlayan operasyonlar, Ulus’ta patlayan bomba ardından PKK’nin de saldırılara başlaması ve şehit cenazelerinin yurt sathına yayılması ile birlikte siyasi atmosfer iyice ısındı. Bu atmosferin sonucu olarak Genelkurmay Başkanlığı’ndan ‘halkımız teröre karşı refleks göstermeli’ türünden bir açıklama geldi. Hatta 22 Temmuz’da seçimlerin yapılıp yapılmayacağı bile tartışıldı. Sosyalisler de tabii ki bu meseleye ilgisiz kalamaz. Memleketin kahvehane köşelerinden berberlerine kadar her tarafında konuşulan Kuzey Irak operasyonuna ne tarafından bakacağız ve ne diyeceğiz? Gazetelerde daha çok Kandil dağının kuş uçuşu kaç kilometre olduğundan, talpon bölgenin mümkün olup olmadığına, hangi mağaranın nasıl ele geçirildiğine kadar bütün teknik meseleler tartışılmış durumda. Biz ise meselenin asıl önemli olan yönüne -siyasi yönüne- bakacağız.

Bir operasyon mümkün mü?
Türk devletinin ve hakim sınıflarının ABD ile ve daha genel olarak emperyalizmle ilişkisini gerçekler düzleminde ele almayanlar, çeşitli senaryoları gündeme taşıyor. Senaryolara göre TSK, ABD ile köprüleri atacak ve Kuzey Irak’ta Barzani ve PKK’ye ağır bir darbe indirip ardından sınırın tampon bölge oluşturulabilecek makul bir noktasına geri çekilecek. Bu operasyon için uluslararası arenada da Rusya/Çin/İran ittifakına yaslanılacak.

Bu ihtimalin gerçekleşmesi için öncelikle Türk devletinin ve en azından hakim sınıf bloklarının bir kısmının Türkiye açısından çok köklü iktisadi ve siyasi değişimleri göze almış olması gerekir. Ben ABD’ye kafa tutarım diyerek kafa tutulmaz. Bu işler mahalle kavgası değildir. Zaten bunu bilen Yaşar Büyükanıt da belirtmek ihtiyacı hissediyor: ‘biz mahalle kabadayısı değiliz’. Devlet siyaseti gerçek ilişkiler ve olanaklar üzerine dayanır. Çünkü aldığınız her kararın bir faturası vardır. Nezle olan başbakandan bile olumsuz etkilenen finans piyasaları varken, siyasetin başındakiler her adımını oturup iki kez üç kez düşünür. Kıbrıs harekatının ardından Ecevit hükümetinin içine düştüğü durum, hakim sınıflar açısından çok öğretici olmuştur. ABD ambargosu ile sıkışan Türkiye ekonomisi, bugün bir benzerine dayanamayacak kadar kırılgandır. Ekonominin her türlü dış müdahaleye açık olduğu, hükümetin para politikalarından bile feragat ettiği koşulları düşünürsek durumun ciddiyeti bütün çıplaklığı ile açığa çıkar. Elbette burjuva siyaseti de yaşadıklarından dersler çıkartıyor. Kimin ne yapabileceğini iyi biliyor. Bu koşullar altında ABD’nin evet yapılabilir demediği bir operasyonun yapılabileceğini hala düşünüyor musunuz?

Böyle bir uluslararası konjonktür ve iktisadi tabloda kapsamlı bir kara harekatını yapılabilir görmüyoruz. Seçimden önce olmasa bile seçimden sonra, bir hava harekatı ya da hava harekatı ile birlikte sınırlı bir kara harekat olası görünüyor. ABD ile ilişkilerde köprüleri atan değil, belki biraz sıkıntıya sokan bir olasık bu.

Operasyon askeri açıdan bir işe yarar mı?
Bu gündeme gelen kaçıncı sınır ötesi operasyon hatırlayanınız var mı? Diğer operasyonlarında gösterdiği temel bir  gerçek var. Oldukça geniş bir alana yayılmış PKK’ye karşı bu tip giriş çıkışlarla askeri bir başarı elde etmek neredeyse imkansız. Çünkü birincisi, TSK bölgeye girince gerillaların kamp alanlarında kalmak gibi bir zorunluluğu yok. PKK’liler istedikleri zaman şehirlere inip halkın arasına karışabilirler. İkincisi de bölgeyi oldukça iyi tanıyan PKK’liler TSK bölgeye intikal etmeden yeterince uygun pozisyon alabiliyor. PKK bu tip operasyonları sınırlı kayıplarla atlatıyor. Bugüne kadar gerçekleştirilmiş 24 operasyonla elde edilemeyen şeyin, 25.si ile elde edilmesini sağlayacak olan nedir?

Kaldı ki sınır ötesi operasyonda bir askeri başarı elde edilse bile, bu ‘sorun’u çözemez zaten. Çünkü PKK’nin asıl gücü sınırın ötesinde silahlı güç bulundurmasından kaynaklanmıyor. O hep abartılarak anlatılan, ‘şer yuvaları bombalandı PKK’nin kökü kazınacak’ edebiyatı gerçek anlamda bir şey ifade etmiyor. PKK’nin asıl gücü bulduğu halk tabanından geliyor. O zaman tartışmamız gereken başka bir mesele olduğu açığa çıkıyor. Terör sorunu nasıl çözülür değil, Kürt sorunu nasıl çözülür demek gerekiyor.

Kürt sorunu nedir?
Kürtler arasında kendi haklarını silah dışında başka bir yolla alamayacakları inancı hep anlatıldığı gibi ‘bölücü başı’nın hain planlarla bir sabah uyanması ile gerçekleşmedi. Kürtler bir sabah uyanıp biz PKK gibi bir silahlı örgüt kurmalıyız demedi. Bu durum daha çok, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan hemen sonra Kürt varlığını tanımaması ile ilgili bir durumdur. Böyle tarihsel bir yok sayılmışlığın üzerine bir de Diyarbakır Cezaevi örneğinde somutlaşan baskı politikaları uygulanınca, Kürtler arasında ‘başka çare yok’ inancını iyice güçlenmiştir. Köy meydanlarında bok yedirilen yaşlı başlı adamlar Kürtler’di. Köyleri yakılanlar da.

Hep anlatılıyor yine anlatalım. Kendi Kürt’üne zulmeden Saddam Hüseyin’in durumu öğretici oldu. Kendi Kürt’ünüzü kazanamazsanız sonunuz Saddam gibi olur. Biz bu sözü emperyalizm lafını ağızlarından düşürmeyen ulusalcılar için söylüyoruz. Türk milliyetçiliği ile arayı açmamak uğruna Kürtler’e sırtını dönenler tarihe hüzünle bakacaklar. Kürtler’le birlik ancak onların ulusal haklarını dikkate alarak mümkün olabilir. Hiç bir şey vermediklerinizle nasıl bir gönüllü birlik inşa edebilirsiniz.

Operasyon, şehit cenazeleri gibi gündemlerin üzerini örttüğü asıl gerçek, sorunun bir askeri reorganizasyonla çözülmeyecek oluşudur. Tespit etmemiz gerekir, Kürtler bazı göstermelik reformlar dışında hala temel haklarından yoksundur. Kürtçe kaset çıkarılabiliyor daha ne istiyorlar sorusuyla mı ele alacaksınız sorunu? 1991’de Demirel’in ağzından Kürt Realitesi’nin kabul edildiği ifade edilince hangi sorun çözüldü? Bizzat bu gerçeğin kabul edilmiş oluşu, normalde bazı işlerin eskisi gibi gitmemesini gerektirmez mi? Ancak kabul edilmelidir ki halk açısından, kırsal bölgeler boşaltıldıkça daha büyük yığınlar olarak şehirlerde toplanmaktan başka pek az şey değişmiştir.
Öyle ya da böyle Kürtler’in yasal bir partileri var. Son seçimlerde bu yasal parti 2 milyon civarında oy aldı ve Kürtler’in yoğun olarak yaşadığı bütün illerde belediye başkanlıklarını kazandı. Buna karşın Kürt hareketi herhangi bir şekilde devlet katında tanınmıyor. Aksine devlet bulduğu her fırsatta basın yayın aracılığı ile şovenizmi yükseltiyor. Böyle bir politik ortamda Türk milliyetçiliğinin poh pohladığı şovenizm neye hizmet ediyor? Birlikten kardeşlikten başka her şeye. Sağda solda buldukları Kürt işçileri linç etmeye çalışan MHP’lilere ses çıkartmayanların terör eylemlerinden yakınması samimi bir tutum olarak görülemez.

Kürt hareketi içinde bulunduğu meşruiyet krizi ile ne yapabilir?
Meseleye bir de Kürt tarafından bakmak gerekir. Son 1-2 ay içerisinde savaşın yeniden tırmanmasının gösterdiği temel bir gerçek var. Kürt sorununda, birlik ve kardeşlik içerisinde çözüm bulma ile silahların patlaması arasında ters bir ilişki var. Peki birlik ve kardeşlik Türkler’e ve Kürtler’e lazım olan bir şey midir? Soru budur. Kürtler ayrı bir devlet kurarak mı yoluna devam etmelidir? Bu soruya eğer varsayımsal bir cevap veriyor olsaydık evet kurmalıdır derdik. Yarın bir refarandumun koşulları mümkün olup, Kürtler kendi kaderlerini tayin edecek olsalardı burada ilkesel olarak bir sorun görülemezdi. Ancak somut bir politik anda mesele karmaşıklaşıyor.

PKK’nin silahlı hareketi, Kürt sorununu gündemin üst sıralarına taşımış, Kürt kitlelerinde belirli bir politik duyarlılık yaratmıştır. Devletin resmi politikasının ‘Kürt diye bir şey yoktur’dan, ‘Kürt kökenli yurttaşlarımızla teröristleri bir birinden ayırmalıyız’ çizgine ilerlemesi evet bu sürecin ürünüdür.

Bu aşamadan sonra tartışmamız gereken, silahların konuşmasının bu saatten sonra ne işe yarayacağıdır. Eğer PKK silahlı mücadeleye devem edecek ve bağımsızlık kazanacaksa bu mücadelenin olası sonuçlarını konuşmamız gerekir. Silahlı mücadele devam edecekse, bunun doğal sonucu Kürtler’in ve Türkler’in iki ayrı düşman kampa ayrılmasıdır. Bu iş Türkiye özelinde başka türlü mümkün olamaz. Bildiğimiz anlamda ulusal kurtuluş savaşları, bir emperyalist devletin kendi sınırları dışında başka bir ezilen ülkeyi işgal etmesine karşı cereyan ediyordu. Dolayısıyla ezilen ülkenin savaşçılarının emperyalist ülke halkı üzerinde meşruiyet tesis etmek gibi bir sorunu olmuyordu. Mesele bizim ülkemizdeki gibi iç içe geçmiş iki halktan bir tanesinin kimlik mücadelesi olunca daha karmaşık bir hale geliyor. Eğer Kürt mücadelesi Türkler üzerinde de sempati kazanamazsa, bunun sonucu düşman kamplara bölünerek iki halkın kanayarak birbirinden kopmasıdır. Bu bir çözüm müdür? Evet bir çözümdür ama bedeli çok ağır olan milliyetçi bir çözüm.

Bütün operasyon, patlayan bombalar tartışması yukarıda çizdiğimiz çerçevede anlamlıdır. Yoksa meseleler teknik bir ayrıntıya indirgenerek tartışılamaz. Terör’den şikayet edenler, Kürtler’in haklarını savunmak için ne yaptıklarını kendilerine sormalılar. Hak arayanlar da bedeli çok ağır olan bir milliyetçi çözümün peşine düşmemelidir.{jcomments on}