Kaderimiz Ka-Der değil

 

Bilge Can Yıldız

Kapitalizmin; ucuz işgücü, ailenin ve dolayısıyla sistemin devamlılığını sağlayacak ev içi ücretsiz emek gücü, ürünlerini pazarlayacak erotik-pornografik görsel malzeme gücü, vb. her türlü nimetten yararlanmasını sağlayan kadının emeği ve bedeni/cinselliği üzerindeki sömürüsü, kadına varlık gösterebileceği bir alan bırakmıyor doğal olarak. Yaşamın tüm alanlarında eril iktidar unsurlarının hakimiyetini temin eden ve sürekliliğini sağlayan ataerkil sistem, kadınların siyasete katılımında da belirleyici konumda.

res_bltn_02Üretim ilişkileri sonucunda oluşan sınıflı toplumlar düzeni ve üretim araçlarına erkeklerin sahip olması ile ortaya çıkan patriarkal düzen, tarihin akışından bugüne, yüzyıllar boyunca etkileşerek dönüşüp bugünkü halini almıştır. Kapitalizmin; ucuz işgücü, ailenin ve dolayısıyla sistemin devamlılığını sağlayacak ev içi ücretsiz emek gücü, ürünlerini pazarlayacak erotik-pornografik görsel malzeme gücü, vb. her türlü nimetten yararlanmasını sağlayan kadının emeği ve bedeni/cinselliği üzerindeki sömürüsü, kadına varlık gösterebileceği bir alan bırakmıyor doğal olarak. Yaşamın tüm alanlarında eril iktidar unsurlarının hakimiyetini temin eden ve sürekliliğini sağlayan ataerkil sistem, kadınların siyasete katılımında da belirleyici konumda. (Burjuva) siyasette dün ve bugün kadının var olmaması ya da yok denecek kadar az olması, cinsiyet ayrımcılığının kökleşerek kadının siyasetten uzak durmasının, zihinlere bir teamül olarak yerleşmesi demek. Egemen olan burjuva siyaset, sürekli kadını açıkça ya da dolaylı olarak aşağılayan söylemlere sahne olan bir er meydanı olması ile de eril zihniyetin yeniden üretildiği başat alanlardan birisi. Bunların ötesinde bu alanın özneleri yani burjuva siyasetinin temsilcileri ister kadın ister erkek olsunlar temsil ettikleri sınıfın çıkarlarını korumakla yükümlüler. Sınıflı ataerkil toplumun bugünkü haliyle kadını mahkum ettiği ‘modern kölelik’, siyaset sahnesinde de var olmakta ve farklı biçimlerde kendini göstermektedir.

Kadının siyasette temsilini sağlamak için kadın hareketinin taleplerinden biri olarak ortaya çıkan siyasi partilerde kadın kotası uygulaması, kadının toplumdaki dışlanmış, hor görülmüş, ikincil konumundan dolayı maruz kaldığı fırsat eşitsizliğini gidermek adına gündeme gelen bir pozitif ayrımcı tutumdur. Solda duran partilerde de liberal, dinci-gerici ya da faşist partilerde olduğu kadar olmasa da kadın ve erkek yöneticilerin/adayların sayısı ve dolayısıyla sözlerinin geçerliliği arasındaki fark yüksek. Genel olarak kadın hareketinin bu konuya ilişkin netliği, ısrarı ve uzun süredir devam eden mücadelesi ile ve özel olarak siyasi kurumlardaki toplumsal cinsiyet bilincine sahip kadınların çabaları ile son yıllarda sol örgütlenmelerde bu konuya ilişkin duyarlılıklar gelişme yönünde ve kadın kotaları uygulanır hale gelmeye başladı fakat yönetici kadroların yine büyük bir kısmı erkeklerden oluşuyor. Kadın kotaları siyasette söz sahibi olmak açısından kadınlara cesaret, güven ve şans tanıyan bir uygulama ve bu yüzden ihtiyaç duyulduğu sürece gerekli. Bu, kadın hareketi tarafından gündeme getirilmiş, ne EMEP’in ifade ettiği gibi “kadınları vitrin olarak kullanmak” amacı ile ne de Tayip Erdoğan’ın “kadın mal mı ki kota koyalım” buyurarak zikrinden fikrini ele verdiği şekliyle bir biçim ya da tarz yaratma meselesi değil, ihtiyaçtan dolayı ortaya çıkan bir politik tutumdur. Kadınların siyasete katılımıdır ihtiyaç olarak belirlenen.

Daha önceki seçimlerde de gündemde olan ancak bu sene 22 Temmuz’da yapılacak genel seçimler ile daha bir fazlaca tartışılır hale gelen kadın kotası uygulaması tüm burjuva partilerinin de üzerinde birkaç çift laf ettikleri bir konu artık. Avrupa Birliği ülkeleri gibi muhasır medeniyetler mertebesine erişmenin bir göstergesi olarak öne sürülen kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olması durumu burjuva partilerinin bu tür meseleleri gündemlerine almalarına neden oluyor. Bir de bakıyoruz ki kadın kotası ne kadar sermaye işbirlikçisi varsa hepsinin diline pelesenk olmuş gidiyor. Örneğin bu yıl; AKP resmi olarak kadın kotası uygulamasa da kadının statüsünün her yönden güçlendirilmesi ve kadınların karar alma mekanizmalarına taşınması gerektiğini söylüyor. DP ise adayların belirlenmesinde yüzde onluk kota uygulaması olduğunu ve kadın sorunlarına ilişkin programları işlerlik kazanana, bilinç değişene kadar kotayı kullanmak istediklerini belirtiyor. Üstelik Mehmet Ağar birkaç ay önce cumhurbaşkanlığı tartışmaları sıcakken, cumhurbaşkanın bir kadın olmasını istediklerini söylemişti. MHP, ayrımcılığın kötü bir şey olduğunu bellemiş olsa gerek, pozitif ayrımcılığa yol açmamak adına kadın kotası uygulamadığını ancak kadınlara özgüvenin aşılanması, yasal düzenlemelerin yapılması, şiddet izleme komisyonlarının oluşturulması gibi hedeflerinin olduğunu söylüyor. Diğer tüm partiler de kadın sorunlarının çözümünü sağlayacak programları olduğunu ilan ettiler. Elbette bu durum ne bir tesadüf ne de bir değişim, dönüşüm belirtisidir.

Geçtiğimiz aylarda Tayip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olması olasılığının binlerce insanı sokaklara dökmesi ile Ankara’da başlayan, daha sonra da birçok ilde düzenlenen cumhuriyet mitinglerinde öne çıkarılan burjuva toplumun kadına sağladığı görece özgürlüklerin bir din devleti ya da şeriat yönetimiyle toptan ortadan kalkacağı/yok edileceği propagandasının kadın kitlelerinde yarattığı duyarlılık ise CHP’nin işine yaradı. Orducu-laik siyasetin bu süreçte eylediği, ‘şeriat tehlikesi’ karşısında hali hazırda kadının sahip olduğu iddia edilen özgürlük aldatmacasına işte bu duyarlı kadın kitlelerini ikna etmeye çalışmak oldu. Baykal, sanki kadınların mahkum edildiği ikincil konum çok umurundaymış ve sanki Türkiye’nin siyaset gerçeği kendisinden başka bir şeymiş gibi kürsülerden kadın sayısının azlığının Türkiye’nin siyaset gerçeği yüzünden olduğunu, değiştireceğini haykırıyor.

Başka bir gerçek de var ki burjuva partileri, oy isteyeceği kesimin yarısını oluşturan kadın seçmenlere muhtaç. Bu, piyasaya yeni çıkan, dolayısıyla taze bir propaganda argümanı olan, siyasetçilere biraz da ‘eğlenceli’ gelen, onları sakince gülümseten kadın kotası, kadın sorunu, kadın hakları, vs. kavramları aslında gerçekten kadınların vaatler arasında duymak istedikleri. Herhangi bir hükümetin ülkeyi iyileştireceğinden artık ümidini kesmemiş mi herkes, yıllardır sömürüldüğünün, kandırıldığının farkında olarak yaşamaktan sıdkı sıyrılmamış mı kadın erkek herkesin? Kadınları, gerektiğinde anne şefkatini öğütleyerek eve tıkan, çocuğunun, kocasının ve hatta kocasının akrabalarının hizmetçisi yapan, gerektiğinde binlerce Euro hibe ile el sanatı, dikiş-nakış, dokumacılık, süs eşyası üretimi gibi yine kadının ‘ancak elinden gelen’ sektörlerde kendi girişimci, rekabetçi kültürünü dayatarak çalışmasını sağlayan, gerektiğinde evinde hizmetçiliğe devam ederken işgücü piyasasında da hak ettiğinin çok daha altında ücretlerle köle gibi çalıştıran bu sistem lüzumlu gördüğü yerde de kadın hareketinin ite kaka gündemimize soktuğu kadın kotasını siyasetçilerinin kirli ellerine veriyor. Tabi ki, kadın hareketinin öngördüğü gibi kadın, siyasette kendini var etsin diye değil, burjuva siyaset onu kendi çıkarları oyuncak gibi kullansın diye.
22 Temmuz seçim gündeminin, kadın kotası ve kadının siyasette yer bulması tartışmalarının öznelerinin başında 1997 yılında siyasette kadın adayları desteklemek amacı ile kurulan Ka-Der geliyor. TBMM’nin büyük çoğunluğunun erkek vekillerden oluşmasına karşı, ‘Türkiye Bıyık Millet Meclisi istemiyoruz’ diyerek latife yapan Kadın Adayları Destekleme ve Eğitme Derneği Ka-Der seçimlerde kadınları, hangi partiden aday olduğu önemli olmaksızın kadın adayları desteklemeye çağırıyor. Kampanyalarını duyurdukları toplantılarına takma bıyık takarak katılan Ka-Der çalışanları “Meclise girmek için erkek olmak şart mı?” diye soruyorlar. Bıyık meselesi, hüzünlü şair Yılmaz Erdoğan’ı, futbolun esaslı erkeklerinden Fatih Terimi ve hobileri olmadığından yakınan ünlü işkadını Ümit Boyner’i etkilemiş olacak ki hepsi birden kampanyaya desteklerini sunuyor ve basın toplantılarında boy gösteriyorlar. Ka-Der’in tüzüğünde belirttiği, kadın adayları desteleyerek ulaşmak istedikleri arasında; kadınlık durumunun bilincinde, bunu sahiplenen, dillendiren, kadınlara özgü sorunlar konusunda duyarlı davranan, kadın dayanışmasına önem veren, kadınlara yönelik her türlü ayrımcılığı ve şiddeti sonlandıracak adımları atmaya kararlı, yenilikçi, toplumu ileriye götürecek projeleri olan, her türlü fanatizme, yobazlığa, ırkçılığa, toplumsal kirliliğe, şiddete ve savaşa karşı çıkan, çevreyi koruma bilincine sahip kadınların siyasette var olmalarını sağlamak gibi önemli hedefleri var. Ancak Ka-Der eski başkanı Seyhan Ekşioğlu bugün, yürüttüğü siyasette bahsedilen hedeflere ilişkin hiçbir politikanın esamisinin okunmadığı, hükümete geldiğinden beri ABD ne derse onu yapan, şu ana kadarki hükümetler arasında neo-liberal politikaların en başarılı uygulayıcısı olan, dinci-gerici AKP’den aday olmayı seçti. Ancak AKP onu seçmedi. Ka-Der’in kurucularından Nevval Sevindi ise DP’den adaylığını duyurdu. Sevindi yarın parlamentoya girdiğinde cinsiyet ayrımcılığı ile, kadınların yaşadığı aşağılanma ile, marifetleri tescillenmiş bir katilin partisinde ne kadar mücadele edilebilecekse o kadar edecek, göreceğiz.

Kadının maruz kaldığı tüm ezilmişliklerle birlikte, toplumsal yaşamda varlık sorununun bir parçası olan siyasette temsil yoksunluğu, verili koşullarda toplumsal cinsiyet rollerinin ve burjuva ideolojisinin kadını toplumda konumlandırışını doğru analiz eden, iradeli, sömürenin değil ezilenin yanında olan, sınıfsız toplum bilincine sahip bir kadın hareketi ile dönüştürülebilir. Bu hareket, sınıfsız, sömürüsüz bir yaşam kurmanın ilkeleri ile, toplumlarca içselleştirilmiş eril zihniyetle sabırla tartışacak, dövüşecek ve kendi elleri ile kendine yaşamda yer bulmaya başlayacak. Ve kendi elleri ile yarattığı yerde özlediğimiz dünya için mücadele etmeye devam edecek.{jcomments on}