Gülüşü bir kuş olsun omzumuzda

 

Bahar Alimoğlu

Bütün çirkinliklerine, bütün kötülüklerine karşın kesmiyor, kesemiyor insanlardan umudunu. Ta içinde “anıların tüneği” yüreğinde hissediyor, biliyor yarının güzel dünyasının bugünün eksikli insanlarıyla kurulacağını: “Ben bunca yıl / Bunca insan tanıdım / Yüreği zehir dolu; / Yine de insandan / Kesmedim umudu. / İnsan dedim / Yekindim; / Paylaştım varı yoğu.”

madimakotelindeucsair“Kendi kendime, ‘Bitsin artık, bu kadar kayıp yeter!’ derken ambulansın sireniyle irkilip kapıya seyirtiyorum. Gelen yaralıyı, sedye üzerinde Acil Servis’e koşturulurken tanıyorum: Şair Metin Altıok. Yanmış yüzü, sıcaktan tahrip olmuş solunum yollarıyla zor nefes alıp veriyor; yumrukları sıkılı, çenesi kilitlenmiş. Ama yaşıyor. O gece ve izleyen günlerde gösterilen özen, gönüllü doktor ve hemşirelerin başucu nöbetleri, her çaba tek amaca yönelik: Onu yaşatmak. O, bizim yüz akımız olacak; her şeye karşın, her şeye inat, onu ölümün ağzından çekip almak istiyoruz. Olmadı.” diye anlatıyor Dr Zafer Kars, “Ölüm Döşeğinde Dost Edinmek” başlıklı yazısında (1) o günleri. Bir hafta direniyor şair. Barbarlara inat, yaşatılmaya çalışılıyor, olmuyor… Eşi Nebahat Çetin 4. Pir Sultan Şenliklerine yollarken Metin Altıok’u, Uğur Kaynar’a “Sen Sivaslısın, Metin’i sağlam verdim, sağlam istiyorum” diyordu … Ama ne yazık ki, ikisi de can verdi Sivas’ta…

“Bizim Sivas” ve “Hakikat” gazetelerinin 2 Temmuz tarihli baskılarında “Müslüman mahallesinde salyangoz satılıyor” gibi manşetlerle alenen halk kışkırtılıyor ve aydınlarımızın üzerine saldırtılıyor. Cuma namazı bitiminde olaylar başlıyor, Pir Sultan heykeli sökülüp yakılıyor ve ardından 450 yıl sonra Pir Sultan yeniden öldürülüyor, bu kez bir de değil, 37 Pir Sultan… İşte bunlardan biriydi devrimci şairimiz Metin Altıok…

1987’de yayımlanan “İpek ve Kılabtan” kitabındaki “Sürgün” adlı şiirinde sanki önceden bilir gibi yazmış hazin sonunu şair: “Heybesinde yılan / İşaretleri, /Baldıran zehiri /Yüzüğünün içinde / Ve yanında / Kav taşıyan ben; / Tekinsizim size göre / İbret için / Yakılması gereken.” Ve şiirini “Suçum büyük / Ve taammüden.” diye noktalıyor. Ama yine de “umudu kalabalık”. Bütün çirkinliklerine, bütün kötülüklerine karşın kesmiyor, kesemiyor insanlardan umudunu. Ta içinde “anıların tüneği” yüreğinde hissediyor, biliyor yarının güzel dünyasının bugünün eksikli insanlarıyla kurulacağını: “Ben bunca yıl / Bunca insan tanıdım / Yüreği zehir dolu; / Yine de insandan / Kesmedim umudu. / İnsan dedim / Yekindim; / Paylaştım varı yoğu.” (2)

Madımak Oteli ateşe verilmeden önce, tedirgin bir bekleyiş vardı otelin içinde. Metin Altıok da bir merdiven başında Şair Uğur Kaynar ve Behçet Aysan ile beraber oturuyor. Behçet Aysan yorgun, önünde bir yangın söndürme tüpü, Uğur Kaynar endişeli, bir eli çenesinde, düşünüyor. Metin Altıok’unsa bir elinde bitti bitecek sigarası diğerinde kendini ve dostlarını savunmak için tuttuğu temizlik fırçası… Gözleri gözlerimize bakıyor, bakışından ne kin ne öfke okunuyor. Sert bile bakamıyor şair. Ölümü beklerken bile sakin. “Yüreği zehir dolu” insanlar kapılarında kellelerini istiyorlar, o ise sanki vurmak için değil zehirlerini yıkamak için, insanı sersemletmeye bile yetmeyecek bir temizlik fırçasıyla bekliyor. Metin Altıok’un son fotoğrafıdır bu, Battal Pehlivan’ın objektifine yansıyan son karesidir şairin.
Hani Nazım da bir şiirinde diyordu ya “Yürümek; / dost omuzbaşlarını / omuzlarının yanında duyup, / kelleni orta yere / yüreğini yumruklarının içine koyup / yürümek!.. / Yürümek; / yolunda pusuya yattıklarını, / arkadan çelme attıklarını / bilerek / yürümek... / Yürümek; / yürekten / gülerekten / yürümek...” Metin Altıok da böyle yürüdü ölüme, kellesini ortaya koyarak, dostlarıyla birlikte ve gülerek…

Öldürülmelerinin üzerinden on dört yıl geçmesine rağmen, yaşadığımız ülkede hukukun üstünlüğünü savunanların ya da Türkiye Cumhuriyetinin bir hukuk devleti olduğundan dem vuranların, demokrasiden, düşünce özgürlüğünden her fırsatta bahsedenlerin bu katliama müdahale edememiş olması devletin bir utancıdır. Bırakın bu aydın insanlara sahip çıkmayı katliamın hesabını bile soramadılar. Değil mi ki dirilerinin önünden gidemeyenler, ölülerinin arkasından giderlerdi ancak…

Son sözümüzü de yine Metin Altıok’un dizleriyle bağlayalım: “Oysa ben kaç yıldır / Kaç acı eskittim. / Unuttum / Kaç ölüm gördüğümü. / Bir omzumun / Alçaklığı ondandır; / Taşıdım kaç kişinin / Kanayan tabutunu.”(3) Omuzlarımızın aynı hizada olacağı; başımızın sahip çıkamamanın, katliamın hesabını soramamanın ağır yüküyle öne eğilmeyeceği; sözün, sazın, kalemin tutuşmasından korkmayacağımız günler elbet gelecek. Hüznümüz günden güne öfkeye, öfkemiz günden güne mücadeleye dönüştüyse insana olan umudumuzu yitirmediğimizdendir, tıpkı Metin Altıok’un Madımak Oteli’nde ölümünü beklerken bile yitirmediği gibi.{jcomments on}