Demokrasinin yıldızları ve ‘ceberrut devlet’

 

Orhun Demir

“Madem ki CHP statükodan yanadır, öyleyse sağcıdır. Ya da, madem ki AKP statükoya karşıdır, öyleyse solcudur” seviyesindeki safsatalar statüko ve değişim gibi kavramları nihai ve ebedi kavramlar olarak ele almasından dolayı aynı şeyleri söyler durur. Oysaki ne statüko nihaidir, ne de değişim sürekli ilerici olmak zorundadır.

120620070414372956433_2Genel seçimlerin yaklaştığı şu günlerde, sağ ve sol kavramları yeniden tartışılmaya başlandı. Sınıf siyasetinin anlamsızlaştığı, kapitalizm ve emperyalizm gibi kavramların küreselleşme sürecinde işlevsizleşmeye başladığı gibi, günümüz gerçeklerinin her fırsatta yanlışladığı bu bayatlamış iddialara bir yenisi daha eklenmiş görünüyor: Türkiye’deki siyasi yelpazenin “sağının aslında solcu, solunun ise sağcı olduğu” iddiası...

Merkez-çevrecilerden Ceberrut Devlet efsanesi
Bu iddianın temellerinin büyük ölçüde İdris Küçükömer ve Şerif Mardin tarafından atıldığını söylemek yanlış olmayacaktır. Gerek Küçükömer ve gerekse Mardin, Türkiye’deki siyasi saflaşmanın Batı Avrupa’dakinden farklı dinamiklerle belirlendiği iddiasındadırlar. İki kuramcıya göre de, Batı’daki gelişmelerin aksine, siyasetteki belirleyici rolü sivil toplumdaki sınıfsal mücadeleler değil devletteki bürokratik otoriter kadrolar ile onun karşısındaki sivil toplum arasındaki mücadeleler oynar. Akademik dünyada Merkez-Çevre kuramı olarak bilinen bu yaklaşıma göre ekonomik, askeri ve siyasi gücü tek elde toplayan merkezi devlet toplumu despotik kurallarla yönetir. Ceberrut devlet toplumsal ve siyasal değişime yol açabilecek sınıfsal gelişmeleri ezer, toplumsal ilişkileri durağanlaştırır, bireyleri baskı altında tutar ve bunların sonucunda da devlet yönetiminde söz sahibi olmayan kesimleri kendine düşman eder. Bu noktadan itibaren de toplumsal-siyasal saflaşma başlar: Bir tarafta merkezi devleti temsilen hükümdar ve yakın çevresi ile devletin taşradaki (çevredeki) temsilcisi memurlar (tımarlı sipahiler), diğer tarafta ise ürününü devlete kaptıran yoksul köylü halk yer alır. Ayrıca, merkezi devletin otoritesini yeterince hissettiremediği ve fakat ekonomik ve askeri açıdan kendisine bağlamaya çalıştığı feodal unsurlar da ceberrut devletin karşısında köylü halkla birlikte çevreyi oluşturur. Bu kutuplaşma, tarihin ilerleyen dönemlerinde biçimsel olarak değişse de özü itibariyle korunur ve temel çatışma dinamiği olmaya devam eder: Saray ve çevresinin yerini önce İttihatçılar sonra Kemalistler ve ordu alırken, çevreye ise eskiye nazaran güçlenmiş feodal unsurlar, yeni yeni ortaya çıkan tarım ve ticaret burjuvazisi ve de bu unsurları temsilen Prens Sebahattin’den AKP’ye uzanan liberal bir siyasi gelenek eklenir. Kuşkusuz, bu kuramsal çerçeveye göre, cumhuriyetin resmi ideolojisine bağlı eğitimli orta sınıfların ve 1980’den sonra kurulan YÖK ve DGM gibi merkezi kurumların da merkezin içinde yer aldıklarını belirtmek gerekmektedir.

Sağ-sol tartışmasının tarihsel yeri
Geç osmanlı ve erken cumhuriyet dönemlerindeki modernleşme politikalarının merkez-çevre ilişkisi dahilinde tanımlanması ise, bu kuramın günümüzdeki sağ soldur, sol sağdır iddialarına nasıl temel oluşturduğunu daha net olarak göstermektedir. Bu kurama göre, Türkiye’deki modernleşme hareketleri, sivil toplumdaki sınıfsal gelişmelerin devlet üzerinde yarattığı etkiler olarak değil, devlet elitlerinin kendi konumlarını korumak amacıyla ve zora dayalı olarak sivil toplum üzerinde etki yaratma çabaları olarak okunmalıdır. Dolayısıyla Türkiye’de sözkonusu olan, halkın (yani çevrenin) talebi olmayan ve bundan ötürü de benimsenmeyen zorlama uygulamalardır. Başka bir deyişle de Türk modernleşmesi, değişimden yana değil asker-sivil bürokrasinin statükocu otoritersinin yeniden üretilmesinden yanadır. Sonuç itibariyle, bu statükonun devamından yana olan modernleşme politikacılarını ilerici ya da solcu olarak nitelemek doğru değildir. Oysaki çevre bu statükocu modernleşmeye direnir. Bu direnme, bazen dini duyarlılıkların ön plana çıkması bazen de dinamik tarım-ticaret burjuvazisinin statükocu elitlerin egemen konumlarını zorlaması olarak tarih sahnesine çıkar. Bu kurama göre, hangi sebebe dayandığına bakılmaksızın, merkezin zorbalığına direnen bu unsurlar en azından merkezden daha ilerici ve daha solcudur. Güncel gelişmelerden somut bir örnek vermek gerekirse, Menderes, Özal ve T. Erdoğan resimleriyle süslenen afişlerde bu üçlü için “Demokrasinin Yıldızları” ifadesi kullanılmaktadır. Hangi demokrasinin yıldızları olduğu aslında açık seçik ortada olan bu isimlerin neden -doğrudan olmasa bile- sol ya da sola dönük denilebilecek ifadelerle anıldığını anlamak merkez-çevre kuramı dikkate alındığında çok da zor olmayacaktır.

Devlet ceberrutluğundan vazgeçiyor! Herşey birbirine karışıyor!
Kuramın böyle örneklere her daim açık olması, devletle toplumsal sınıflar arasında kurulan ilişkide aranmalıdır. Osmanlı devleti, kapitalist ilişkilerle tanışmadan önce ağırlıklı olarak tarımdan elde edilen artık ürün sömürüsüne dayanan ve bu bağlamda da kendi kendine egemen sınıf olarak örgütlenen merkezi bir devletti. Dolayısıyla, saray ve çevresi ile yoksul halk arasındaki saflaşmanın varlığı o dönem için geçerli bir tespittir. Fakat bu, merkez-çevre kuramının iddia ettiği gibi devletin baskıcı ya da statükocu olmasının değil, kendi kendine egemen sınıf olan devletle, dolaysız üreticiler arasındaki sınıfsal ayrışma ve çatışmadan doğan bir saflaşmaydı. Başka bir ifadeyle, rejimin baskıcı karakteri saflaşmanın nedeni değil, zorunlu bir sonucuydu. Emperyalist kapitalizmin Osmanlı’nın sınıfsal yapısını zorlaması ve bunda da başarılı olmasıyla birlikte ise, devlet, kendi kendine egemen sınıf olma özelliğini yitirmeye başlamış ve mutlak iktidarını büyük ölçüde emperyalizmle ve çıkarları emperyalizmle örtüşen tarım-ticaret burjuvazisi ile paylaşmak zorunda kalmıştır. İşte bu süreç –ki bu süreç Tanzimat ile birlikte başlatılabilir- Batı değerleriyle yetişmiş asker ve sivil aydınların devlet yönetiminde tırmanmalarının önünü açmıştır. Aslında Küçükömer bu durumu aynen teyid eder; fakat bu sürecin aynı zamanda başka bir anlama da geldiğinin –yani devletin kendi kendine egemen sınıf olarak örgütlenme yeteneğinin sona erdiğinin- farkına varmaz. Ceberrut devletin halk üzerindeki baskıcı yönetiminin aynen devam ettiğini iddia eder. Baskıcı yönetimin devam ettiği doğrudur. Fakat artık bu baskı, kendi kendine egemen sınıf olan devletin bekası için değil; tam aksine devletin kendi kendine egemen sınıf olarak örgütlenme niteliğinin yeni egemen sınıflar lehine tasfiyesi için sürdürülür.

Merkez-çevre kuramının diğer bir eksiği de, kuramın ya merkeze ya da çevreye hapsettiği toplumsal kesimlerin kendi aralarındaki sınıfsal çıkar farklılaşmalarını hesaba katmamasından kaynaklanır. Örnek vermek gerekirse, merkez-çevre kuramı DP, ANAP ve AKP iktidarlarını çevrenin merkeze kendini kabul ettirmesi olarak okur. Burada sorulması gereken soru şudur: Bu partiler çevrenin içinde sayılan toplumsal sınıfların ortak temsilcisi midir? Evetse, demek oluyor ki; genel seçimlerde bu partilere verilen oy, oy verenin sınıfsal çıkarını da bu partilerle özdeş kılıyor. Durum bu kadar kolay tespit edilecek olsa, yani her şey görüngüden ibaretse zaten tarih ve toplum bilimine gerek olmaz ve nihayet bu yazı da ortaya çıkmazdı. Ne ki; Özal’ın ANAP’ı tarımdaki sübvansiyonlardan bu kadar yakınan burjuvazinin çıkarını küçük üreticiye yeğ tutmuş; T.Erdoğan’ın AKP’si ise büyük ölçüde kendisine oy veren kır emekçilerinin sınıfsal çıkarlarını, AB tarım politikaları doğrultusunda resmen hiçe saymıştır. Böyle olunca da çevrenin birlikteliğinden bahsetmek imkansızlaşmaktadır.

Hayırsa, merkez-çevre ilişkisini yanlışlayan yepyeni bir güçler çatışmasının varlığı ortaya çıkar: Toplumsal sınıflar mücadelesi. Toplumsal sınıflar arası mücadele su yüzüne çıktıkça çevrenin bileşenleri birbibirinden ayrışırlar. Burjuva unsurlar ceberrut devlete eklemlenirken; küçük üretici ve topraksız köylü çevrede kalır. Merkezde de durum pek farklı sayılmaz. Genel seçimlerden bağımsız olarak askeri bürokrasi merkezdeki yerini korurken, yine seçimlerden etkilenmeyecek kadar güçlü olan büyük sanayi burjuvazisi kendini besleyip büyüten müdahaleci devlet politikalarına çevreden değil ama merkezden cephe alır. Kemalist CHP hükümetten düşer ama muhalefette de olsa merkezin politikasını savunmaya devam eder. Merkezin diğer bileşenlerinden eğitimli orta sınıflar ayrıcalıklı konumlarını kaybetmeye başlarken; kabak asıl, devletin ithal ikameci dönemde alım gücünü yüksek tuttuğu sanayi proleteryasının başına patlar. Bundan böyle sanayi proleteryası devletin desteğinden değil kösteğinden nasiplenecektir.

Sonuç itibariyle; artık ne merkez merkezdedir tamamen, ne de çevre çevrede. Her şey birbirinin içine girmiş, herşey başka birşeye dönüşmüştür artık. Ceberrut devlet toplumsal ve siyasal statükoyu korumaktan aciz hale gelmiş;yani, ceberrut devlet artık sadece devlet olmuştur: Konumu nihai ve ebedi olmayan ve sınıflar mücadelesi tarafından belirlenen bir aygıt.

İkinci efsane: Statüko
Merkez-çevre ilişkisi işlevsizleştikçe kafa karışıklığı yaratmaya başlar; ya da kafası karışıklar tarafından kullanılır. Bu kafa karışıklığı sağın sol solun da sağ olduğu gibi iddialarla kendini somutlar: “Madem ki CHP statükodan yanadır, öyleyse sağcıdır. Ya da, madem ki AKP statükoya karşıdır, öyleyse solcudur” seviyesindeki safsatalar statüko ve değişim gibi kavramları nihai ve ebedi kavramlar olarak ele almasından dolayı aynı şeyleri söyler durur. Oysaki ne statüko nihaidir, ne de değişim sürekli ilerici olmak zorundadır. Somutlamak gerekirse, Bu ülkede Kürt yoktur demek nasıl bir dönemin resmi ideolojisini yansıtıyorsa, “Kürtler bizim kardeşimizdir, bizim sorunumuz PKK terörüyle” demek de bugünün resmi ideolojisinin yansımasıdır. Aksini düşünmekle, yani mutlak statükoların varlığından bahsetmekle dünyanın altı günde yaratıldığını ileri sürmek arasında bilimsel açıdan hiçbir fark yoktur. Her ikisi de metafiziktir.
Özet olarak, statüko da -aynen devlet gibi- gerek yerel ve gerekse emperyalist egemen sınıfların çıkarına uygun olarak dönem dönem değişir. Eğer statüko mutlak ve ebedi olsaydı, idam cezasını kaldırmak DSP-MHP koalisyonuna nasip olur muydu? Herhalde bu partilerin statükoculuğundan şüphe edecek haliniz yok, değil mi? Ya da ceberrut devletin en önemli siyasi partisi CHP, iktidara gelmesinin AB, ABD ve IMF’den alacağı icazete bağlı olduğunu kabul eden bir siyasi program hazırlar mıydı? Bu örneklere bakıldığında CHP, DSP ve MHP de AKP gibi aynı ölçüde değişimden yana bir çizgide saf tutmuş olmuyor mu? Peki o zaman bunlar da mı solcu oluyor? Böyle örneklerle solcuların sayısını arttırmak oldukça kolay görünüyor. Aman dikkat edelim de devrim yapmasınlar!

Orta sınıfların tercihi ve sivil toplumculuk
Kuşkusuz, “solun sağ sağın da sol olduğu” iddiası, sadece egemen sınıflar bloğundan bir tarafı diğerine karşı olumlamak anlamına gelmiyor. Aynı zamanda, siyasi tercihi netleşmememiş – tabiri caizse- kafası karışık orta sınıflara yol gösteriyor; ya da onları çıkmaz yola sokuyor. İdeolojik nedenlerle merkez sağa ya da ılımlı islamcı sağa yönelmeyecek olan ve fakat CHP, DSP, İP gibi şu ya da bu şekilde milliyetçilikten ve onun kurumlarından dem vuran partilere de uzak duran bir orta sınıf, siyasetin de tam ortasında bırakılmış oluyor. Orta sınıflardaki böylesi kafa karışıklığına bir de sosyalist solun popüler siyasetteki etkisizliği eklenince, sözkonusu orta sınıf siyasetten vazgeçip sivil toplumculuğa yöneltilmiş oluyor. Bu sivil toplumculuk ki, Genç Siviller gibi “kelin merhemi” misali abuk bir oluşum olmasına rağmen sol siyaseti açmazdan kurtaracak yegane güç olarak gösteriliyor. Sivil toplumculuğun ulusal siyasette temel aktör olarak belirlenmesinden daha masum olmayacak şekilde, uluslararası siyasi gelişmeler de bu doğrultuda okunuyor: Gürcistan ve Ukrayna’daki rengini şaşırmış devrimlere alkış tufanları kopartılırken, Chavez’den Morales’e Latin Amerika’dan eser rüzgarlar bu alkış tufanından nasiplenemiyor bir türlü.

Burjuva partilerinin insan aklını dumura uğratan kaypaklığının bu kadar açıktan yaşandığı günümüz koşullarında burjuvazinin içinden yeni yeni demokrat, ilerici ve solcu türetmek, burjuvazinin siyaseti yeniden biçimlendirme girişimlerine malzeme olmaktan öteye ne kadar gidebilir? Özellikle kafası karışık orta sınıfları -hem de sol namına- burjuvazinin kucağına itmek, bu tartışmalara katılan ve hatta bu tartışmalarda akıl hocalığını üstlenen ve solda olma iddiasındaki entellektüellerin kendi kafa karışıklıklarını ve ümitsizliklerini yeterince gözler önüne sermiyor mu?{jcomments on}