Canatay bile isyan etti; Zübük bir tane olsa balla besleriz!

 

Haluk T. Canatay

Bana iki dakikalık saadeti çok gören bir arkadaşım “emeğin avrupası birliğinden şimdi döndüm, geçerken uğradım” diye damladı eve. “Haluk’çuğum, biliyorum yazı günün ama seninle çok önemli bir şeyi konuşmam gerek” dedi. Proje falan vardır diye sevindim, “ne demek Necaticiğim yazı kolay, sen otur hele” dedim.

akpEfendim bıraksanız her ay kolaj yapacağım, yazının birazını üstadım Baskın Oran’dan, birazını üstadı azam Hasan Celal Güzel’den alacağım. Kalan boşluğa da parti programlarını koyduk mu tamam. Emin olun komiklikse komiklik, hayalgücüyse hayalgücü, 32 kısım tekmili birden. Fakat yapmıyorsam nedeni siz değerli okurlarımın benden ayrı geçirecekleri bir ayda düşeceğiniz iç sıkıntısından ziyade, dergi yönetiminin “yahu biz bu sayın Haluk T. Canatay’a neden eşek yüküyle para veriyoruz. Buraya Cem Uzan’la, Haydar Baş’ı koysak ya” demesi olasılığıdır.

Rica ediyorum üstadı azam sayın Güzel’in solcu mu solcu gazetemiz Radikal’de yazdıklarına bakınız; “Siyasette bulunduğum 15 yıllık dönemde 10 milyondan fazla vatandaşımızla el sıkışıp, öpüştüğümü tahmin ediyorum. Üstelik, bunlardan çoğuna elense çekip güreştiğim de söylenebilir. Bir uzman sıfatıyla sevgili adaylara el sıkışıp öpüşürken çok dikkatli olmalarını tavsiye ederim. Bir defa, kalabalıklar arasında ellerinizi daima hazır tutacaksınız. Elinizin parmak kısmını hiçbir şekilde muhatabınıza kaptırmayacak; bilakis onun elinin parmak kısmını sıkmaya çalışacaksınız. Yoksa maazallah eliniz bir anda eziliverir.

El sıkışırken, anasının gözü Cem Uzan gibi, karşınızdaki elin ucuna mübarek elceğizinizle dokunmayacaksınız. Muhatabınızın elini kavrayıp ta gözlerinin içine gülümseyerek sevgiyle bakacaksınız (Meselâ, Demirel elinizi sıkarken havalara bakar. Mesut Yılmaz da kaşları çatık timsah gibi güler). Öpüşürken ‘trafiğe’ dikkat etmeniz gerekir. Öpüşmeye siz sağ yanaktan başlarken, muhatabınız sol yanaktan girişirse, elin adamıyla dudak dudağa gelmeniz işten bile değildir. En kötüsü de ağustos sıcağında adamcağızın terli burnunu getirip ağzınıza sokmasıdır. Benim başıma bu tür trafik kazaları çok geldi... İşte, bendenizin ‘elense usulü’nü geliştirmemin sebebi de budur. Karşınızdakinin ensesinden yakalayınca, hem elinizi haşat olmaktan kurtarır, hem de seksi öpüşmelere maruz kalmazsınız.”
Belki siz şu anda gülüyor olabilirsiniz ama ben okuduğumda nasıl moralim bozuldu bilemezsiniz. Yaratım sürecini bilmeyenleriniz anlayamaz elbette, ancak daktilonun başında oturarak geçen acılı saatlerin sonunda, kağıda nazlı nazlı dökülen kelimeleri izlemenin mazoşizme benzeyen zevkini tatmış olanlarınız anlayabilir. Sizin eserinizle boy ölçüşecek şeyler, nasıl da rahatsız eder sizi. Sanki evren yeteneğinize meydan okuyordur. Malum büyük sanatçılar doğanın eserleriyle kendilerininkini karşılaştırıp böyle hissederlermiş, Haluk kulunuz Oran’la Güzel’e bakıp böyle hissediyor.

Batılı ayrım yapmaz
Sayın Oran almış sazı eline; “Mesela Türkiyeli tabirini kullanmayıp da “Herkes Türktür” dediğin anda sen bölücülük yapıyorsundur. Şöyle anlatmaya çalışayım. Batı Trakya’da 120 bin Müslüman Türk var. Yunan devleti bunlara “Yunan” dese, nasıl karşılarız?” Elbette Türkiye’nin batısındaki bir ülkenin kötü bir şey yapması ihtimal dışıdır ancak, her şeyi bilen Baskın beyin Yunanistan’ın “Onlar Türk değil, Müslüman Yunan vatandaşlarıdır” dediğini, adında “Türk” ibaresi geçtiği için bir sivil toplum kuruluşunu kapattığını bilmiyor oluşu içimi birazcık rahatlattı. Ama mutluluğum ne yazık ki kısa sürdü. Bana iki dakikalık saadeti çok gören bir arkadaşım “emeğin avrupası birliğinden şimdi döndüm, geçerken uğradım” diye damladı eve. “Haluk’çuğum, biliyorum yazı günün ama seninle çok önemli bir şeyi konuşmam gerek” dedi. Proje falan vardır diye sevindim, “ne demek Necaticiğim yazı kolay, sen otur hele” dedim. Gelir gelmez lafa girdi, “senin” dedi “çevren geniştir. Okuyucuların senin sözünü pek ciddiye alırlar, sen ne dersen ondan şaşmazlar.” Böyle zamanlarda üstüme gelen entel havamla, burnumdan “yıh, yıh” diye sesler çıkararak güldüm. “Estağfurullah, söyle söyle” dedim. Ben övmeye devam et manasında “söyle” demiştim ama o “hemen lafa gir, yağcılığa lüzum yok” manasında anladı. Hiç bozulmamış gibi lafa başladı, ben de onun övgüleri kısa kesmesinden ötürü hevesim kursağımda kalmamış gibi dinlemeye başladım. “Aman üstad bu ay köşende ilan et, oyumuz AKP’ye yaz” dedi. Karşımda konuşan adam otuz yıl önce solcu olmuş, takribi onbeş sene önce solculukla müteahhitliğin ve reklam yazarlığının nasıl bağdaşacağını keşfetmiş bir adam olmasa şaşıracağım. Tecrübeliyim, şaşırmadım.

Solcuyum ama...
“Necaticiğim, sen solculukla nice şeyi birleştirmiş adamsın. Fakat güzel kardeşim sen bile solcuyum deyip, AKP’ye oy vermeyi izah edemezsin şeker kardeşim” dedim. Fakat baktım Necati ciddi, “aman abi” dedi “ocağına düştük, AKP’ye verilmeyen her oy orduya verilmiş demektir” dedi. Başladı ağlamaya, “ordu iktidara gelecek ağabey, CHP, MHP, Genç Parti, Demokrat Parti ne varsa hep birleşmişler, Ak Parti’ye karşı savaş veriyorlar. AKP kazandı, kazandı, yoksa ordu kazanacak abi” deyip hıçkırıklara boğuldu. Sesi kesik kesik geliyor, arada çatlamış sümüklü bir sesle “ordu, AB, AKP” diye söze başlayacak oluyor ama hıçkırıklara boğulduğundan bir türlü başlayamıyor. Kibarca “lan Necati” dedim “oğlum, işin gücün kalmadı benimle eğleşmeye mi geldin. Ordu nasıl gelecek iktidara, sen ayda mı yaşıyorsun çocuğum.” Biraz sakinleşti, “Abi ben 12 Eylül’ü yaşadım” dedi, önündeki sehpada oluşmuş tepeciğe sümüklü bir selpak daha bırakıp yenisini aldı, “ben 12 Eylül’ü yaşadım abi, AKP’ye verilmeyen oy orduya verilmiştir. Bizim burada bağımsızların şansı yok, olsa hadi neyse ama yok. O yüzden Ak Parti yaz köşene de ordu kazanmasın seçimi.”

Beni tanıyanlar bilir kolay sinirlenmem, sakince cevap verişimde soylu bir hava bulurum. Sesime o sakin buğulu tınıyı yerleştirmeye çalışıp, “demek 12 Eylül’ü yaşadın Necaticiğim” dedim ama sesim umduğum soylulukta çıkmadı. Kıllı kara bir Türk gibi höykürerek bağırmayı kendime yakıştıramadığım için son bir çabayla Hulk gibi uyardım Necoyu; “hemen kalk, güzelce git kendini dövdürtmeden canım kardeşim benim” dedim. Anlayamadı tabi, “abi Ak Parti ...” diyecek oldu. “Kardeşim, ben kendimi liboş bellemişim, beni bile şirazeden çıkarıyorsunuz. Ordu mu, AKP mi diye seçim mi olur zübük. Sen insan değil misin, senin partin yok mu, milletle alay mı ediyordunuz koca koca parti tabelası asıp, düdük çala çala eylem yaparken. Madem seçimde gözünüz yoktu, parti kuracağınıza AB ve AKP’yi Güzelleştirme Derneği kuruverseydiniz ya” dedim. “Memlekette bir sen mi yaşadın 12 Eylül’ü? Tayyip’in babası Erbakan hoca 12 Eylül’ün çocuğu değil mi? Sen 12 Eylül’ü yaşadın da; Maraş’ı, Çorum’u, Sivas’ı niye yaşamadın a küfürlerin en alasını hak edenlerin çocuğu” diye sordum. Şizofren bir edayla “Abi şeriat falan diye seni de kandırmışlar. Genelkurmay yazarı olmuşsun sen, andıç girmiş içine. Şeriat yapay korkusuyla AKP’yi iktidardan uzaklaştıracaklar. Sen de bu oyunun bir parçasısın” dedi.

Argüman devreye giriyor
İçimden “madem beyaz türklüğü bir tarafa bıraktık, bari tam olsun” deyip, eski zamanlardan bir arkadaşı yanıma almaya karar verdim. Olanca kibarlığımla, “Yanlış anladın Necocuğum, sen beni iki dakika bekleyiver. Seni ikna edecek bir argümanla geri döneceğim” deyip, çatı arasında beyaz türk olduğumdan beri tekrar kullanılacağı günü bekleyen argümanı almaya gittim. Argümanın biraz tozlanması dışında sapasağlam olması beni çok rahatlattı. Hızlı ama nazik hareketlerle argümanın tozunu aldım, dönerken banyo musluğunda biraz ıslatıp, argümanı tam anlamıyla kullanılmaya hazır hale getirdim. Elimde argümanla salona girdiğimde Neco, kaçınılmaz sonun farkın varmıştı. Argümanı seri darbelerle etkin şekilde kullanırken “şeriat tehlikesi yapay he mi, İran’da homoseksüel diye astıkları çocuklar da yalan değil mi, İstanbul’da mini etekli diye trenden attıkları kız yapay, Hizbullahın Takaroflarıyla öldürülen halk önderleri, örgüt görevlileri, domuz bağları hepsi yapay gündem değil mi?” diye sordum. Elimdeki argümanı etkili kullanıyor olmam nedeniyle Neco cevap veremiyordu. “Bu ülkede herkes gözünü AB’ye dikmiş demokrasi bekliyor öyle mi? Orduyla şeriatı, ABD’yle AB’yi, CHP ile AKP’yi ayırmak gerekir öyle mi? Bozuk düzende sağlam çark olabilir he mi Necati?” deyip artık kolum yorulduğu için argümanı kullanmayı bıraktım. Beni dinlemeye hazır olduğunu gözlerinden anladığım Necati’ye artık hatırlamadığımı sandığım çok eski zamanlardan bir sesle seslendim; “sen yananlar yanıma gel dediğinde fersah fersah kaçar, gelmek için her adımda türlü bahane uydurur, yakın gel yamacıma deyince koşa koşa gidersen olmaz canım kardeşim” dedim. Başka bir seçenek olmalı, seçenek yoksa onu inşa etmeye başlama olanağı da mı yok?{jcomments on}