"Wallerstein ODTŪ'ye müracat etse geri çevrilir"

 

Metin Özuğurlu

Bilginin metalaşması, eğitimin ticarileşmesi ve paralı hale gelmesi şeklindeki eğilimler, bu gibi araçlarla üniversitelerde vücut buluyor. Bu süreçte yer alan meslektaşlara sorduğunuzda “ücretler düşük geçinemiyoruz” diyorlar, yönetime sorduğunuzda da “kaynak yok, yönetemiyoruz” diyorlar.

Maliye ve Çalışma Ekonomisi bölümlerini İktisat ve Kamu bölümleri içine alarak kaldırmak politikası, Siyasal Bilgiler Fakültesinde, Fakülte yönetiminin uzun süre gündemindeydi. Çalışma Ekonomisi bölümü kısa zamanda çok büyüdü ve şimdilik gündem dışı kaldı; ancak, Maliye bölümünün tasfiyesiyle ilgili tavır sürüyor. Bunun da gerisinde Dekanlığın pragmatik bir yaklaşımı bulunuyor: “Çalışma ve Maliye’yi kaldırırsak Fakülte’de dört bölüm kalır. Dolayısıyla lisans öğrencisi sayısında en azından 120 kişilik bir tasarruf gerçekleşir, bu da hem fiziki mekan kullanımını rahatlatır hem de öğretim üyesi başına öğrenci sayısı düşeceği için öğrenimin kalitesini arttırır.” Görüldüğü gibi karşımızda sosyal bilimler disiplinlerindeki dönüşümleri dikkate almayan saf bir işletme yöneticisi mantığı var.

Çalışma Ekonomisi bölümünü İnsan Kaynakları adı altında yeniden yapılandırma şeklindeki bir eğilimin varlığı da unutulmamalı. Bir önceki YÖK Başkanı (Profesör Kemal Gürüz) döneminde bu yöndeki bir girişim YÖK bünyesinde gündeme gelmiş, ÇEEİ Bölüm Başkanı Profesör Alpaslan Işıklı’nın YÖK üyesi sıfatıyla yaptığı çalışmalarla ancak engellenebilmişti. İnsan Kaynakları Yönetimi bölümü şeklindeki değişiklik talebi İstanbul Üniversitesi bünyesindeki ÇEEİ bölümünden gelmişti. Bu gerçekleşmeyince İÜ ÇEEİ bölümü bünyesine beşinci anabilim dalı olarak insan kaynaklarını da yerleştirdi.

AÜ SBF’de ise bu program, Dünya Bankası projesi kapsamında ve Sosyal Bilimler Enstitüsüne bağlı olarak gündeme geldi. Tezsiz Yüksek Lisans programı olarak üç yıl önce başlanan İnsan Kaynakları Yönetimi programı bu yıl ikinci öğretim kapsamına alınarak paralı hale de getirildi. Bu programda yer alabilmeniz için belirtilen koşulların yanı sıra cebinizde 6 bin YTL’nin de bulunması gerekiyor. Tüm bunlar sizin de eleştirel baktığınız neoliberal sürecin üniversiter sistemdeki yansımalarıdır. Bilginin metalaşması, eğitimin ticarileşmesi ve paralı hale gelmesi şeklindeki eğilimler, bu gibi araçlarla üniversitelerde vücut buluyor. Bu süreçte yer alan meslektaşlara sorduğunuzda “ücretler düşük geçinemiyoruz” diyorlar, yönetime sorduğunuzda da “kaynak yok, yönetemiyoruz” diyorlar. Bu gerekçeler de sorunun özünün bölüşüm ilişkilerindeki çarpıklıkla ilgili olduğunu fazlasıyla gösteriyor. Bölüşüm ilişkilerinin kamusal öğretim lehine düzeltilmesi yönündeki bir çabayı ortaya koymak yerine şikayetçisi olduğumuz sürecin bir parçası ve hatta aktif öznesi olmak için çırpınıp duruyoruz. Bu yaman bir çelişkidir ve çelişkinin basıncı başta öğrenciler olmak üzere akademik hiyerarşinin altlarında yer alanların tepesinde patlamaktadır. Akademideki yeni yükselme kriterleri buna örnektir. Bizlerden ishal olmuşçasına makale üretmemiz ve bunların bir bölümünü de yabancı dilde kaleme almamız beklenmektedir. Çünkü her yıl yayımlanan başarılı üniversiteler sıralaması, yabancı atıf endekslerince taranan dergilerde hangi sayıda makalenin yer aldığı ölçütüne göre yapılmaktadır. Rektörler, kendi üniversitelerini bu listenin en tepesinde görmek istediği için, asistan ve yardımcı doçentler üzerinde büyük bir baskı oluşturarak yabancı yayın sayısını arttırmaya çalışmaktadır. Üniversitelerarası Kurul’dan Doçent unvanını alan biri, yabancı yayın koşulunu yerine getiremediği için tenzil-i rütbe ile karşılaşabilmekte, elindeki yardımcı doçent kadrosu da alınarak öğretim görevliliğine gerisin geri postalanabilmektedir. Bunun örnekleri Fakültemizde de yaşanmaktadır. Ortada öyle saçma bir durum vardır ki, dünyaca ünlü sosyal bilimci I. Wallerstein, örneğin, ODTÜ’ye müracaat etse, profesörlük koşullarını karşılamadığı için müracaatı geri çevrilecektir. Onlarca kitabı ve yüzlerce makalesine binlerce atıf yapılan Wallerstein ne yazık ki SSCI adlı atıf endeksinin taradığı dergilerde dört makaleye sahip değildir.

İnek bayramı
Bu yılki inek bayramında maalesef burada değildim ve gelişmeleri uzaktan izledim. Dekanlığın bayram iptal gerekçesinin güvenlik olduğu, bu yönde de emniyet güçleri tarafından etkili bir şekilde uyarıldığı anlaşılıyor. Bu noktada önemli bir problem var. Şimdi polis üniversite öğrencisine baktığı zaman güvenlik problemini görür, bu işin doğası gereğidir; ancak akademisyen öğrenciye bakınca, kendi potansiyelini özgürce gerçekleştirmek ve geliştirmek durumundaki bir genci görür. Bu da işin doğası gereğidir. Ben öğrenciye polisin gözüyle bakmaya başlarsam, ortada akademi kalmaz, üniversiter yaşam kalmaz. Emniyet öğrenciye ve üniversite bir güvenlik problemi olarak bakmayı sürdürebilir, ancak o bakış kampus duvarının dışında kalmak durumundadır; siz o algıyı alır kampus içine taşırsanız, üniversiteyi tahrip etmiş olursunuz. Dekanlığın kendisini bilgilendiren birimlere “siz dışarıda güvenliğinizi alın, ben öğrencilerime güveniyorum” demesi lazımdı. Bu durumda tabi ki bir risk almış olacaktı; ama bu risk üniversite mi olacağız başka bir şey mi olacağız noktasındaki bir risk olduğu için, her şeye değer kanısındayım.{jcomments on}

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99