Ortadoğu'nun kaybedeni

 

Özer Or

Son iki ayda tarihin büyük yalanlarından biri tekrar deşifre oldu. Bir coğrafyanın insanları sistemli olarak yok edilmeye çalışıldı. Afganistan’ın, Irak’ın işgaline benzer bir olay değil. Bir savaş değil. Biz insan olduğumuz için dış politika retorikçileri gibi “oransız güç kullanımı” diyemiyoruz. Bir tecavüzü izledik. Tecavüzün ötesinde, mağdurların dışındakiler için de bir tehditti aynı zamanda. Bir ülke gözlerimizin önünde, cebren ve hile ile komşusu olduğu başka bir ülkenin vatandaşları üzerinde kendi kaba kuvvetini sınadı. İsrail, zalimleşme kabiliyetini sınadı

İsrail’in Lübnan saldırısı ve sonuçları üzerine Cengiz Çandar, Mehmet Barlas misali sükûnetle, “cool” bir değerlendirme yapmaya hazırlanıyorduk ki Nasrallah 22 Eylül’de 1 milyon kişinin karşısına çıkarak tarihi bir “zafer” kazanıldığını söyledi. Bu zaferin Lübnan, Filistin ve tüm Arap dünyası için anlamı konusunda insanlığı uyardı. Ortada bir zaferin varlığı yokluğu, zafer varsa galibin kim olduğu pek belirgin değil aslında fakat 1 ay süren saldırının mağlubu belli. Kaybeden ne İsrail, ne ABD, ne de Birleşmiş Milletler. Şahit olduğumuz daha trajik bir mağlubiyet. Kaybeden 20. yüzyıl emperyalizmi. Hatırlamak istemediği bir yüzyılı geride bıraktıktan sonra sürekli, 21. asra, yeni yüzyıla, bilgi çağına, teknolojiye vurgu yapan, her fırsatta tarihin sonunu, ideolojilerin sonunu ilan etmeye çabalayan 20. yüzyılın insan hakları ve demokrasi emperyalizmi

Ortadoğu’daki faaliyetiyle, burada ve tüm dünyada kendi ideolojisinin sonunu getirdi.
Son iki ayda tarihin büyük yalanlarından biri tekrar deşifre oldu. Bir coğrafyanın insanları sistemli olarak yok edilmeye çalışıldı. Afganistan’ın, Irak’ın işgaline benzer bir olay değil. Bir savaş değil. Biz insan olduğumuz için dış politika retorikçileri gibi “oransız güç kullanımı” diyemiyoruz. Bir tecavüzü izledik. Tecavüzün ötesinde, mağdurların dışındakiler için de bir tehditti aynı zamanda. Bir ülke gözlerimizin önünde, cebren ve hile ile komşusu olduğu başka bir ülkenin vatandaşları üzerinde kendi kaba kuvvetini sınadı. İsrail, zalimleşme kabiliyetini sınadı; Birleşik Devletler, Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler seyrettiler. Seyrederek, teşvik ve himaye ettiler. Hani sınırlar ortadan kalkıyordu! Özgürlük, kardeşlik, insan hakları devri başlıyordu. Yeni dünya düzeninin gelip, tıkandığı, “zırt” dediği yer Büyük Ortadoğu Projesi oldu. Mağlubiyet burada aranmalı.
Nasrallah’ın zafer ilanını İsrail komik bulmuş. Bizim gazetelerimizin de habere verdikleri yerle, “objektif” metinler içinde gizlenmiş Beyrut’un saldırı sonrası haline yönelik imalarla komik buldukları her hallerinden belli oluyor. Anlayamadıkları da belli. Savaş zararlarını uçak, tank, top, tüfek, asker sayarak tespit etmeye çalışanlar kaybettiler. Çünkü savaştan insanlıklarını terk ederek çıktılar. Savaşın mağlubu, evleri yıkılanlar, köprüleri uçurulanlar, bombaların altında kalanlar değil, bombaların üzerine espri yazabilecek çocukları yetiştiren insanlık anlayışı. Böyle çocukluk anılarına sahip “yarının büyükleri” egemen bile olsalar, insaniyet namına, medeniyet namına ne yapabilirler? İnsan haklarını, demokrasiyi kendisine kalkan yapan emperyalizmin sesi, nefesi tükendi. Medeniyet adına edecek tek kelimesi kalmadı. İdeoloji bittiyse hakimiyetin sürdürülmesi için savaş zorunludur. Emperyalizm, sözü bittiği için, kültürel hegemonyası sona erdiği için savaşmak zorunda. Dünyanın her yerinde özellikle de Ortadoğu’da şiddete başvurmak zorunda. Zor kullanmadan durumunu muhafaza etmesi mümkün değil. Mağlubiyet içine düşülen bu durumun ta kendisi.

İsrail’le yanyana ‘sıkanlar’
Kaybeden, bir ideoloji olduğu için bu mağlubiyeti başka ülkelerde olduğu gibi memleketimizde de paylaşanlar var; birincisi medya. BBC’de, CNN’de ilk sıraları işgal eden Ortadoğu haberleri gazetelerimizin “ilgili” sayfalarında dahi yer bulmakta zorlandı. Kadınların, çocukların üzerine düşen İsrail bombalarının üzeri Sibel Can, Hülya Avşar haberleriyle örtüldü. Örtenler, Aydın Doğan, Turgay Ciner, Ertuğrul Özkök, Serdar Turgut medyası, birlikte tükendiler. Okunmalarına, takip edilmelerine lüzum kalmadı. Haber arayanlar başka yerlere bakacaklar. Başka yerlere bakmak zorundalar. Bu aynı zamanda haber tekelinin, tek yönlü iletişimin son bulması demek. İnsanların kulaklarının, zihinlerinin başka kanallara, başka seslere de açılması demek. Anlamlıdır. Memleket medyası, muhabiriyle, köşe yazarıyla tecavüze ortak oldu. Dinlenecek sözü kalmadı. Acıdır. Üzülemiyoruz.

Daha önemsiz bir kayıp var; AKP hükümeti. Önemsizlik, bu hükümetin çekip gitmek için son iki aya neredeyse hiç ihtiyaç duymamasından kaynaklanıyor. İsrail saldırısı, sahtekarlıkla, din istismarıyla iktidara gelenlerin maskesini düşürdü. Türkiye Cumhuriyeti hükümeti, kendi coğrafyası Ortadoğu ile dünyanın öbür ucu Güney Amerika kadar bile ilgili olmadığını gösterdi. Tayip Erdoğan kekelerken Ortadoğu direnişine destek Venezüella’dan geldi. AKP ancak Hizbullah’ı silahsızlandırmak amacıyla Mehmetçiği İsrail sınırına göndermesi için tezkere çıkarması icap edince hatırladı ve hatırlattı Osmanlı’nın sınırlarını. AKP, Emperyalizmle birlikte Araplara karşı Ortadoğu’ya girmeye çalışırken bir tür yeni Osmanlılık söylemi diriltmeye çalışıyor. Tarih de bilmediklerini ispat ediyorlar. Osmanlı’nın böyle olmadığını, Ortadoğu’ya ABD gibi, İsrail gibi gitmediğini, varolduğu topraklarda böyle hükümet etmediğini bilmiyorlar. Batı, Ortadoğu’da “uygarlık” adına insanlık suçu işlerken AKP’den bu coğrafya ile ortak geçmişi hatırlatan, ima eden, tarihsel bağlara dikkat çeken tek söz duyulmadı. Tarihimizde, kültürümüzde Ortadoğu’nun yerini, önemini ifade eden, bu kültürü müdafaa eden bir tavrı, hareketi görülmedi. Tam aksine, AKP hükümeti uluslararası piyasada askerimizin birim fiyatı arttı diye seviniyor. Başbakan “risk hesabı” yapıyor. Türkiye’nin dış politikasını borsa terminolojisi ile kuruyor. Stratejik önemimizin artmış olmasını, ABD’nin Ortadoğu’da “yerli” müttefiklere, kompradorlara ihtiyaç duymasını tarihsel bir fırsat olarak görüyorlar, pazarlık güçlerinin artmış olmasına seviniyorlar. Hükümetin bittiğini, artık hükümet edemediğini aslında hiç edememiş olduğunu görüyoruz. Tükenmesinin zamanıdır.

Sivil toplumculuk yetmedi

Medya ve hükümet yolun sonuna gelirken kitle hareketlerinin seyrinde hepsinden daha önemli bazı değişiklikler oldu. Siyasi partiler dahi yıllardır dernek mantığıyla, basın toplantısından, dayanışma gecesinden ibaret faaliyet programları yürütmeye alışmışken, sürekli eleştirdiğimiz “sivil toplumcu” söylemin referanslarıyla harekete geçen örgütlü veya örgütsüz kitleler, tarihin akışının hızlanması, ABD ve İsrail gaddarlığının yükselmesi sonucu kendilerine ilham veren söylemin yörüngesinden taşmaya başladılar. Kitle hareketleri kısa sürede siyasallaştılar. Küreselleşmenin gökkuşağı hikayeleri sona erince, barış, kardeşlik, özgürlük, eşitlik taleplerinin adresi hızla değişti. Amerikan büyükelçilerine, diplomatlarına Ortadoğu’yu nasıl yönetebileceklerine dair eleştiri, tavsiye mektupları yazan demokrat, liberal, stratejist köşe yazarlarının artık okunmadığının, ciddiye alınmadığının ispatıdır. Artık mitinglerde, basın açıklamalarında tekil olaylar örnek gösterilerek yapılan pratik yanlışlar eleştirilmiyor. Emperyalizmden, özensizliği, aceleciliği, hataları için özür dilemesi beklenmiyor. ABD’nin müttefikleriyle birlikte bu topraklardan defolup gitmesi açık, net biçimde talep ediliyor. Daha önemlisi kuru emperyalizm karşıtlığı, ABD, İsrail, Batı eleştirisi ayrıntılarla inceltilirken, derinleştirilirken, bu güçlerin yerel hükümetler, medya, örgütler ve benzeri kurumlarla olan ilişkileri analiz ediliyor. Emperyalizmin suç ortakları, ortaklıkları cesurca teşhir ediliyor. “Sivil toplum”, sivil toplumculuğun kontrolünden kurtulmak üzere. Kurtulmak zorunda. AB’ci, ABD’ci sivil toplumculukla gidilebilecek yolun kalmadığı anlaşıldı. Aynı yolda devam edenler kaybeden tarafta yer alacaklar çünkü suçu, suçluyu meşrulaştırıyorlar. Referans verdikleri merkezler, andıkları değerleri temsil kabiliyetlerini çoktan yitirdiler. Partiler, sendikalar, meslek odaları sivil toplumcu perspektiflerden uzaklaşıyorlar. Aralarındaki ilişkileri de geliştirerek birliktelik yolunda daha kalıcı adımlar atıyorlar. Ortak çalışmalar yapılıyor, forumlar düzenleniyor, kitaplar yayımlanıyor, gösteriler tertip ediliyor. Bu topraklarda siyasal tavır derinleşiyor, tarihselleşiyor. Yüzeysellikler aşılıyor. Farklı mecralarda seyreden siyasal hareketler arasında nihayet kısır çekişmeler, düşmanlıklar aşılıp fikirlerin tartışılabildiği bir iklime doğru ilerleniyor.
Ayrıca bir olumlu gelişme daha var. Osmanlı’nın parçalanması ve uluslaşma sürecinde Türk milliyetçiliği tarafından içselleştirilen Arap, Acem, Doğulu karşıtlığı aşılıyor. Medyanın İsrail saldırısı sırasında bu karşıtlıkları, düşmanlıkları kışkırtma uğraşları sonuçsuz kaldı. Ortadoğu halkları barışıyor. Türkiye Ortadoğu halklarıyla barışıyor. Aydınlar, akademisyenler, örgütler, partiler, kısacası insanlar insanlarla bir araya geliyorlar. İletişim kuruyor, birlikte hareket ediyorlar. Ayaklarımız bu topraklara basıyor, fikirlerimiz yerelleşiyor, daha derinlere kök salıyoruz.

Bugün Ortadoğu 12 Temmuz’dan ve öncesinden daha güçlü. Tarihimiz, coğrafyamız, felsefemiz, siyasetimiz, medeniyetimiz üzerine tekrar tekrar düşünmenin, tartışmayı Ortadoğu direnişiyle birlikte sürdürmenin, yolları birleştirmenin zamanı. Bu mücadele insan haysiyeti için.{jcomments on}


Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99