Milletlerin birleşmesinden başka her şey


Çağlar Kılınç - 

Üzerinde daha fazla durulmayı hak eden esas tez İsrail saldırganlığını mahkum eden ancak BM’nin ABD tarafından yönlendirilmesi ve içinde bulunduğu acizliği bir tür şaşkınlıkla eleştiren muhalif fikirler. Türkiye’de işbirlikçilik yeni bir olgu olmadığından ilk tezin savunucularına ve felsefi arka planına yabancı değiliz. Ancak BM karşıtı söylemin gerisi daha ciddi kafa karışıklıklarıyla dolu.

2006 yazı İsrail saldırılarının etkisi altında geçti. Çatışmalar boyunca kimin haklı kimin haksız olduğu, bir yazının konusu olamayacak kadar basit bir mevzu. Ancak saldırıların başlamasından bitişine dek ve bundan sonra da sürecek bir tartışma konusu gündemimize girmeyi hak ediyor; Birleşmiş Milletler. Bu konu üzerine yazılanları iki ana başlık altında toplamak mümkün. Birincisi İsrail’in alçaklığını dile getirmekte çekimser davranan ve şimdi BM Barış Gücü’nün meşruiyetine tapınarak emperyalist politikanın silahşörlüğünü yapan işbirlikçi tezdir. Üzerinde daha fazla durulmayı hak eden diğeri ise İsrail saldırganlığını mahkum eden ancak BM’nin ABD tarafından yönlendirilmesi ve içinde bulunduğu acizliği bir tür şaşkınlıkla eleştiren muhalif fikirler. Türkiye’de işbirlikçilik yeni bir olgu olmadığından ilk tezin savunucularına ve felsefi arka planına yabancı değiliz. Ancak BM karşıtı söylemin gerisi daha ciddi kafa karışıklıklarıyla dolu.

Dünyamızın Meşruiyet Timsali!
Önümüzdeki dönem Lübnan’da yaşanması muhtemel kimi gelişmeler karşısında ilk tezin tekrar tekrar servis edileceğinden kuşku yok.

BM İran’a nükleer programını durdurması için 31 Ağustosa kadar süre vermiş ve hiç de aciz olmayan bir biçimde yaptırım uygulamakla tehdit etmişti. Bu kararı gayrımeşrudur çünkü dünyayı yıkabilecek ölçüde nükleer silaha sahip olan İsrail’in, komşusu Lübnan’a kirli bir saldırı düzenlediği günlerde alınmış olmasıdır. Yakın geçmişte İsrail Almanya’dan 200 başlık taşıyabilen 2 nükleer denizaltı satın aldı. İsrail’e susup İran’a kükremek için bir gerekçe olmalı.
Kana’da 37’si çocuk 60’a yakın sivil ölürken susmak, aynı uçaklardan atılmış başka bombalarla 4 BM gözlemcisi öldüğünde kınayamamak için de ciddi gerekçelere ihtiyaç var.

Aslında böyle ciddi ve tanıdık bir gerekçe de mevcut: ABD. İran konusunda bin bir dolambaçla karar çıkartan ancak İsrail aleyhine tek bir karar bile çıkarttırmayan gerekçe budur. Tam da burada gözler ‘BM şemsiyesi’in Türkiye distribütörlerini arıyor. Hem BM’nin adının hakkını veren bir milletler birleşmesi olduğunu ve meşruiyetini buradan aldığını söyleyeceksiniz hem de dünyanın gözü önünde gerçekleşen katliamlara sessiz kalınmasını aklınız alacak. Hem iki lafınızdan biri demokrasi olacak hem de tek bir ülkenin oyunun diğer 200 ülke oyundan daha kıymetli olduğu bir topluluk gözünüz demokrasiyi seçecek. Hem BM 24 Ocak 1946 tarihinde aldığı ilk kararda “atom enerjisinin barışcı kullanımı ve atom bombası ile öteki kitlesel imha silahlarının yasaklanması”ndan bahsedecek hem de atom bombasını kullanan tel ülke o kararı veto hakkına sahip olacak. Demokrasi dedikleri buysa ortaçağdakilerin günahı neydi?

Hugo Chavez 8 Eylül 2005’te yapılan BM genel kurulunda bu gerçeği “Güvenlik Konseyi’nde vetonun derhal kaldırılmasını istiyoruz. Bu elitist hatıranın demokrasiyle, bizatihi eşitlik ve demokrasi fikriyle uyuşur bir yanı yoktur” sözleriyle anlattı. Uluslararası politikada yalakalık düzleminden biraz uzaklaşanlar -ki Chavez bundan fazlasıdır- bir görme sorunu yaşamıyor.
Peki BM’nin İsrail saldırısı karşısında susması bir kafa karışıklığını mı işaret ediyor? Coca Cola Şirketi Başkanı Neville Isdell’e göre durum böyle değil. 8 Mart 2006 tarihinde Coca Coca BM’nin ‘kurumsal vatandaş’ı oldu. İmza töreninde konuşan Isdell “Bu anlaşmaya imza atmış olmamız şirketimizin uzun soluklu kurumsal vatandaşlık taahhüdünün doğal bir gelişimidir. Toplumların gelişme hedeflerine ve BM ilkelerinin yayılmasına katkıda bulunmaya devam edeceğiz.” dedi. Eğer mart ayında İsrail Ordusunu finanse ettiği dünyaca bilinen bir şirketi vatandaşlığa alıyorsanız, haziranda o ordunun yaptığı katliamı kınamanız tuhaf olurdu zaten. Bu da gösteriyor ki BM’nin suskunluğu aciziyetinden değil ikrarından geliyor.

Bütün bu tartışma elbette politik bir amaca hizmet ediyor. BM’nin politik saflaşmada özne olduğu her durum gibi Lübnan konusunda söylenen yalanların da bir yönü var elbette. Amaç bölgeyi emperyalizmin hoşuna gitmeyen güçlerden, özel olarak da Hizbullah’tan temizlemek. Türkiye’nin de katkıda bulunduğu BM gücünün Hizbullah’la yaşayacağı muhtemel bir gerginlikte ‘moral’ üstünlük BM meşruiyet üzerinden emperyalizmin eline geçecek, kendisini savunan Hizbullah ise BM gibi meşru bir güce direndiği için bolca kınanacak. İnsanların unutkanlığından başka hiçbir dayanağı olmayan bu koca yalan karşısında ısrarla tekrarlanması gereken bir gerçek varsa o da Birleşmiş Milletler’in Hizbullah’tan daha meşru olmadığıdır.

BM Emperyalizme Hep Sadık Kaldı
Birleşmiş Milletler’in meşruluğunu savunan tez en büyük dayanağını örgütün geçmişine atfedilen bir ‘saygınlıktan’ alıyor. Bunun dışında BM’nın son pozisyonunun meşru olmadığını savunan kesim bile geçmişi özlemle anıyor. ABD - İsrail yörüngesine bu denli girilmesini ve gözlerin apaçık gerçeklere kapatılmasını hayretle eleştiriyor.

Oysa Birleşmiş Milletler emperyalizme hep sadık kaldı. Örgütün ismi ilk olarak ABD Başkanı Roosevelt tarafından II. Dünya Savaşı henüz bitmeden, müttefikler için kullanılmıştı. 1 Ocak 1942 tarihinden itibaren ise müttefikler kendilerini ‘Birleşmiş Milletler Savaş Gücü’ olarak adlandırdı. Gerekçesi dünya kaynaklarının bir avuç emperyalist ülke arasındaki paylaşımını yeniden düzenlemek olan dünya savaşının taraflarından biridir BM’nin asıl kurucuları. Savaşın getirdiği yıkım ve bu türden düzenlemelerin yeniden tekrarlanmaması amaçlandı. BM’nin dünya halklarının kardeşlik özlemi değil Almanya gibi sonradan palazlanmış emperyalistlerin muhtemel oyunbozanlığının önüne geçmek amacıydı. Amacı dünyayı paylaşmak olan bir savaşın tarafları dünyada güvenliği sağlamak iddiasıyla bir konsey kuruyor ve adı Birleşmiş Milletler oluyor. Tarihsel gerçekler, onları çarpıtma gayreti içindekileri rezil etmek için her daim pusudadırlar. Dünyanın %99’’unun dehşetle izlediği bir savaşta dünyayı temsil ettiği söylenen bir örgütün neden %1’i bile temsil edemediği bu gerçeğe bakarak kolayca anlaşılıyor.

Emperyalizmin ‘Sosyal’ Versiyonu da Mevcut
II. Dünya Savaşı ve Müttefiklerden söz edildiğinde Sovyetler Birliği’ne ayrı bir parantez açmak gerekli. Savaşın galipleri Güvenlik Konseyinde veto hakkına sahip olarak yerlerini alırken SSCB dışarıda kalmadı. Ancak savaş sonrası gelen devrim dalgasıyla dünyanın üçte birinin sosyalist olması BM’ye adalet bahşetmedi. Bu bakımdan BM’nin emperyalizmin hizmetinde olmasını sosyalizmin zayıflığına bağlamak hiç gerçekçi olmadığı gibi doğru da değil. Birincisi sosyalizmin hizmetinde olması beklenebilecek bir örgüt varsa bu BM değil Enternasyonal olmalı. Enternasyonal gibi bir deneyimden geçmiş SSCB’nin BM içinde yer alması ise basit bir unutkanlıkla açıklanamaz. Tıpkı emperyalistlerin kuruculuğunu üstlendiği bir örgütten dünya için barış ve güvenlik ummanın saflıkla açıklanamayacağı gibi. BM - SSCB ilişkisinin arkasında çok daha ciddi ideolojik hatalar mevcut. SSCB yönetimin sonraları daha da açık biçimde ifade bulmuş olan emperyalizm ile sosyalizmin barış içinde bir arada yaşayabileceği fikrinin tohumlarını BM kuruluşunda görmek mümkün. Daha da büyük ve çarpıcı olan hata ise SSCB’nin emperyalist sistemden kopmak yerine onunla yarışmayı tercih etmesiydi. Zaten daha sonraları BM de bu çekişmenin arenalarından biri haline geldi. SSCB’nin sosyal emperyalist bir karakter kazanmasıyla BM ABD için ne ise SSCB için de sadece onu ifade etti. Yoksa BM suskunluğu sadece ABD işgallerine özgü bir durum değil. Örneğin diğer süper güç, SSCB 1978’de Afganistan’ı işgal ettiğinde de BM’nin kıyameti kopardığı söylenemez.

Sadece Bir Mücadele Alanı

Bütün bunları yazmak bizi Irak saldırısında ABD’yi eleştirirken BM’yi tamamen devre dışı bıraktığı gerçeğini söylemekten alıkoymuyor. Bu elbette önemsiz bir nokta ancak Amerikan ikiyüzlülüğünün sergilenmesi bakımından yerinde bir örnek. Yarın BM kazara dünyanın sahip çıkacağı bir karar aldığında bu karara uymayan ülkeyi eleştirirken işin bu kısmından bahsetmeyi de engellemiyor. Ancak dünya ölçeğindeki bir politik tartışmada ya da onun meşruiyet düzeyi belirlenirken BM alınacak en son kriterlerden biri bile olamaz.

BM’nin dünya sorunlarıyla ilgili yazdığı kimi raporlar gerçeklerden söz ediyor olabilir. Dünyanın yakılıp yıkılmasını seyretmek için bazen gerçeklerden söz etmenin sakıncası olmayabilir. Örneğin Filistin konusunda BM tarafından atanmış bir raportör “Gazze’nin elektrik santralinin tahrip edilmesi Gazze’de yaşayan tüm sivillerin sağlık ve güvenliğiyle ve uluslararası İnsan Hakları Bildirgesi tarafından belirlenen ulaşılabilir olan en yüksek sağlık standardı ulaşma hakkıyla temelden çelişmektedir” diyebiliyor. Yani söz konusu olan gerçeklerin ifade edilmesi olduğunda sorun çıkmayabiliyor; ancak sıra o gerçeklerin değiştirilmesine geldiğinde BM merkezinde gözler Beyaz Saray’a dönüyor. Eyleme dönüşmeyecek her söz emperyalizmin demokrasi anlayışı içinde kendisine bir yer bulabiliyor.{jcomments on}

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99