Kırmızı ve güneşli topraklardaki büyük yangınlar

 

Duygu Küçük - 

Daniel Barenboim’in çocuklarının can verdiği Doğu Batı Divanı Orkestrası çalıyor, o büyük “görüntüsüzlük” bana bu sözleri fısıldıyor. Batının haritasında, batının doğusunda olan topraklarına döndüğü yüzünü kemanına gömmüş çocuk çalıyor. Çamurlu, postallı, sapa yollarıyla toprağına dönüp yüzünü, Arap olan elleriyle çalıyor. Yıllardır bitmek bilmeyen bütün karanlığına bağırıyor sanki. Ben o karanlığın seyirci koltuğuna oturmuşum, Arap ellerden akıp gelen Alman armonilere dalıyorum. Koşarak kaçan barışın peşinden gidiyor müzik.

“Ben vardığım yeri bırakmak istemiyorum, benimle birlikte, benim yanımda olabilmen için seni değiştireceğim. Altında nefeslendiğin gökyüzünün, üzerinde ağladığın yeryüzünün başka isimlerini vereceğim sana. Tuttuğun ellerin, baktığın gözlerin güzelliğini çizeceğim sana yeniden. Anladığını sandığın varlığını kurcalayıp, kocaman yokluğuna bırakıvereceğim seni. Varsan; varsın, bunu diyeceğim. Her seferinde yeni, her seferinde başka, her seferinde senin olan gerçekliğe inat, eteğinde taşıyıp durduğun taşlarından rahatsız olacaksın. İnsan olacaksın, bilinebileceksin, kokacaksın, korkacaksın. Bu korkunun sıcaklığı kokutacak seni. Beni görecek, beni kendi gerçekliğine benzetmek isteyecek, benzetemeyecek ama bu benzetme uğraşına yardımcı olduğunu anladığın her imgeyi hayretle ve hayranlıkla izleyeceksin, taklit edeceksin. Fark edilmesen de her şeyinle fark edeceksin. Değirmenimin sularından içeceksin. Bu “görüntüsüzlük” benim en “güzel demeye değer” halimdir. Kapat gözlerini, sen artık bir başkasısın. ”

Daniel Barenboim’in çocuklarının can verdiği Doğu Batı Divanı Orkestrası çalıyor, o büyük “görüntüsüzlük” bana bu sözleri fısıldıyor. Batının haritasında, batının doğusunda olan topraklarına döndüğü yüzünü kemanına gömmüş çocuk çalıyor. Çamurlu, postallı, sapa yollarıyla toprağına dönüp yüzünü, Arap olan elleriyle çalıyor. Yıllardır bitmek bilmeyen bütün karanlığına bağırıyor sanki. Ben o karanlığın seyirci koltuğuna oturmuşum, Arap ellerden akıp gelen Alman armonilere dalıyorum. Koşarak kaçan barışın peşinden gidiyor müzik. Eşlikçi sazlar, o kemanın salgıladığı huzursuzluğu teskin edecek gibi değil, son ölçüye dek umarsızca bir ışık arıyorum, ancak içimde mecralanan nehir karanlık içinde akmakta ısrar ediyor. Canım, aklım, her zaman soğukkanlılıkla sarılıverdiğim kaçışlarım hemen gülümsetecek bir civeleklik istiyor bu müziğin başka bi yerlerinde. Aramakla ve bulamamakla kalakalıyor. İnsan oluşumun adresi olan kırmızı ve güneşli topraklardaki büyük yangınları gösteriyor kemancı, kocaman bir korkuyla kokuyorum.

Goethe’nin asırlar önce tinsel bir güdüyle yazdığı eserinin adı Doğu Batı Divanı. Bu kitap bir sır. Bu kitap bir medeniyet şarkısı. Doğunun batıda yeşillendiği İspanya’nın bir Alman askeri elleriyle Goethe’ye tesadüfen geliverişi. Arayıp durduğu, aradıkça bulduğu bir serüvenin başlayışı. “Küreselleşilememiş” yıllarda, o kadar da uzak olmayan “insan olma” refleksi. Diyecektir ki; “kendini ve diğerlerini anlayabilen, doğunun ve batının, acının ve sevincin birbirinden ayrılamayacağını da anlayacaktır.” Modern olanın azgınca her yere yayıldığı topraklarda yaşayan yazar, zengin bir rüyanın tadına doymayacaktır. “başka” şairlerin büyülü şiirlerine bırakacaktır kendini. Ve bir nihayet olarak adlandırılabilir ki; çekip gitmeyen modernitenin iyice palazlandığı savaşlar çağında, iki “müziksever” adamın cesaretine isim olur Goethe’nin sırrı. İsim babasının 250. doğum gününde, 1999 yılında kurulur Doğu Batı Divanı Orkestrası. Kurulduğu yerin tayini tanıdık bir ironiyi işaret eder bize. Weimar; Nazi ölüm kamplarından Buchenwald’ın , en güzel görünmezliğin babası olan Bach’ın, yaratıcılığına Nazi partisi üyeliğinin bile gölge edemediği Wagner’in toprağıdır. İnsan için barışa, insan için müzikle yürüyen doğulu çocukların kendilerine seçtiği başlangıç yeridir Weimar. Müziğin ve acının şehri, en batılı haliyle, en doğulu icracılara yer olur. İlk olarak kollarını sıvayıp notayı önüne açanlar, aktivist bir entelektüel olan Edward Said ve dehası uzun süredir söylene gelen Yahudi müzisyen Daniel Barenboim. Filistin’in acılarında taşlı kalemli mücadele veren ve yaşamının neredeyse tamamını Ortadoğu için antiemperyalist söylemlerle tüketen Edward Said ile beraber yaşama ve savaşma idealini sanatçı olmanın engin bireyselliğine kurban etmemiş Daniel Barenboim’in akıl ettiği bu karşı duruş, evrensel insani değerlerin izleyicilerin kulağına kararlılıkla çalınıp söylenmesidir. Edward Said’in vatanına ve insanına adadığı aklı, Daniel Barenboim’in parmaklarına ulaşır, ince çubuk anlatan hareketlerle inip kalkar, 17 ülkenin 110 sevdalı müzisyeni herkesin dinlediği, dinledikçe değiştiği müziği yaratır. İsrailli politikacılar ve medya tarafından “provokatör” ilan edilen şefin insanlığın ortak zenginliği olan müziği, birçok toprağı dolaşır, birçok kulağa girer, rüyaları ve gerçekleri yeniden resmeder. Ortadoğu’nun bitmeyen işgalini, batının tanklarına batının müziğiyle anlatır. İnsan yüzünün en küçük parçasından okunacak gözden çıkarılamaz bağımsızlık onurunu gösterir Filistin’de, Lübnan’da, İstanbul’da. Asırlar önce başka topraklarda, başka insanlarla, bambaşka metaforlarla akıldan sese dönüşen müziği sahiplenir, doğu olmadan batının olmayacağını bilerek.
Peki sanatın sırtına, kucağına alıp “sadece insan” olanın önüne atıverdiği bu ışıldayan gerçek nedir? Yaratılanın biricik olduğu o büyük güzellik, çırılçıplak bir çirkinliği nasıl işaret eder? Kitlenin karşısına nasıl çıkar, nasıl bulur sözünün kendine yer yapacağı bereketli zamanları? Sanatçı neyi ne kadar var eder, ne kadar çıkar sesi, “deliliği” neyin karşısına değiştiren bir güç olarak çıkarabilir? Masanın başından ya da tüfeğin namlusundan nasıl geri ister insanlığını, topraklarını, -en az söyleyişle- uykusunu? Böylesi yaşamın içinde midir sanat?{jcomments on}

 

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99