Jean Robert ile suyun ekonomi politiği üzerine

 

Söyleşi: Musa Toprak

Gerçekte kıtlık, nesnel bir konu değildir; bir ilişki biçimidir. Girdiğiniz ilişki; bir şeyi, bir mal veya hizmete -alınıp satılabilen bir metaya- çevirir. Aslında nadir (kıt) sözcüğü, ekonomik (değeri olan) sözcüğünün eşanlamlısıdır. Kıt olan ekonomik anlamda maldır ve ekonomik anlamda mal olan şey ise, kıttır. Eğer bir şeyin ekonomik anlamda değerli olmasını istiyorsanız, onu kıtlaştırın. Kıtlık konusunda bir sahtecilik olduğunu düşünüyorum. Bu gerçekte varolan değil, üretilmiş bir kıtlıktır. Çünkü su, tarih boyunca esas olarak bedava olmuştur.

Meksikalı aydın Jean Robert (Juan Roberto) eşi Sylvia Marcos ile birlikte Türkiye’deydi. Ankara’da Özgür Üniversite ile Dipnot Kitabevi’nde okurlarla tanışma toplantılarına katılan ve konferanslar veren Robert ile, arkadaşımız Musa Toprak bir söyleşi yaptı.

Su tüketimi empoze edilen bir şey

Buraya gelmeden önce kitaplarınıza göz atma fırsatı buldum. Şehir plancılığı, hidropolitik ve genel anlamda su kaynaklarının kullanımı üzerine yazıyorsunuz. Ortadoğu Bölgesi, Amerikan terimleriyle söylersek, “yeniden şekillendiriliyor ve inşa ediliyor”. Bölgemizin yeniden şekillendirilmesi çabalarında, yeni sınırlar için verilen kararlarda, su kaynakları ve nehir yataklarının konumlarının da etkili olduğuna inanıyoruz. Su kaynakları kıt olduğundan, yapılanların kendi mantığı içinde haklı olduğu ileri sürülüyor, oysa siz kaynaklarımızı akılcı kullanırsak, varolan kaynakların yüzlerce yıl boyunca yeteceğini söylüyorsunuz. Bu durumda su kaynaklarının bölgenin yeniden şekillendirilmesinde etkili olduğu doğru mu, yoksa bu bir bahane mi?


Öncelikle sözde “su ihtiyacı” diye nitelenen kavramın tanımına bakmamız gerekiyor. Bu bir yaşam tarzının yarattığı bir imgeye dayanmaktadır. Kaynakların israf edilmesi bu yaşam tarzına bağlıdır; her sabah duş alma zorunluluğuyla başlayan bir insan, günde belki de 500 litre su harcamaktadır. Sahra Çölü’nde yaşayan insanlara baktığımızda, doğal yaşam alanlarının sunduğu imkânlardan yararlanarak yaşamayı öğrendiklerini görüyoruz. Sadece içmek için ihtiyaç duydukları suya sahipler ve daha fazlasına sahip olmaları gerektiğini düşünmüyorlar. Oysa modern yaşamın bir parçası olan insana, günde en az 500 litre suya ihtiyaç duyduğu empoze edilmektedir. Sadece bu değil; bir arabaya, bir işe sahip olmalıdır, çocuklarını uzun bir süre okula yollamak zorundadır. Bu insanlara bir paket halinde sunulmaktadır. Bu paketin içinde suya da ihtiyacınız vardır.

İki yıl önce Filistin’inin güneyinde, Bedeviler’in yaşadığı bölgedeydik. Bu bölge İsrail’in iki katından daha büyüktür ve İsrail’e aittir. Bölgenin yeni göçlere uygun hale gelmesini istiyorlar, Ürdün Nehri’ni sömürerek bu bölgede yeşil alanlar, yerleşim bölgeleri oluşturmaya çalışıyorlar. Kaliforniya’nın güneyindeki gibi, San Diego’daki gibi bir arazi yapısı oluşturmaya çalışıyorlar. Orada kumun üzerinde her şeyi yetiştiriyorlar biliyorsunuz. Ama bu doğal iklimin, doğal arazi yapısının ihlalidir. Geleneksel yaşam şeklinin, yaşama sanatının ihlalidir. Bedeviler’i, habitatlarından koparıyor, onları sürüyor ve yapay olarak kurulmuş şehirlerde yaşamaya zorluyorlar. Bir yanda geleneksel yaşam biçimleri var, ki bunlar sorunlar karşısında her zaman yeni olanaklar sunar. Bu yönüyle Bedeviler’e gıpta etmeliyiz; onlar her zaman çözüm üretebiliyorlar. Ben su kıtlığı çeken toplumlara her zaman gıpta ediyorum, çünkü bu topluluklar su kullanımı konusunda en gelişmiş kurallara sahip olur. Bir fellah, çölde kaybolmuş, susuzluktan ölmek üzere olan bir şeyh görürse, matarasındaki suyun yarısını vermek için onun topraklarının yarısını isteyemez. Ona suyundan vermek zorundadır. Yani geleneksel olarak su, tarafları eşitleyen bir şeydir.

Su meta olursa, “kıt”laşır!..


Yanlış anlamadıysam, sorunların çözümü için o bölgenin yerli halkına bakmamız, onların sorunlar karşısındaki tutumlarını izlememiz gerektiğini söylüyorsunuz.


Evet, yerli halklara, onların geleneksel yöntemlerine, adetlerine ve yaşadıkları bölgenin doğal yapısına saygı göstermeliyiz. Bunların üzerine yapay oluşumlar kurmaya, onları değiştirmeye çabalamamalıyız. Şu ifadeyi biliyor musunuz; “Dam the river, damn the people” (Nehre baraj kur ve halkını mahvet, Türkçe’ye belki “nehre set, halkı mahvet” diye çevrilebilir). Pek çok bölge barajlar yüzünden tahrip edilmiştir, yüz binlerce kişi göç etmek zorunda kalmıştır.

Diğer argümana gelirsek, duymaya alışkın olduğumuz şey şu, yüzyıllar boyunca bizim atalarımız naif insanlardı, suyun nadir bir mal olduğunun farkında değillerdi; oysa artık biz suyun kıt bir mal olduğunun farkındayız. Bu yüzden de su kaynaklarının paylaşılmasının, kıt malların tahsisi konusunda en iyi kurum olan piyasa tarafından gerçekleştirilmesine izin vermek suya bir fiyat koymak zorundayız. 15 yıl önce yazdığım bir kitapta bu konuya değindim, suyun geleneksel olarak kıt olduğu iddiasına karşı yazma zorunluluğu hissettim. Geleneksel olarak su için bir ücret ödemeniz gerekmez, suyu getiren boruların inşası veya işler halde tutulması için bir katkı payı verebilirsiniz ama; bu şimdikiyle aynı şey değildir. Günümüzde suyun kendisi satılmaktadır, hatta şişelenmiş su, benzinle veya coca cola ile aynı fiyata satılmaktadır. Oysa bahsettiğimiz şey sadece su. Burada ayrı bir konuya, kıtlık iddiasına geliyoruz. Bilmiyorum bu konuya girmek ister misiniz?

Tabii isteriz…


Bir malın kıt olduğunu söylediğinizde, o malın sunumunda veya bulunmasında bir zorluk olduğu, varolan miktarlarının yetersiz olduğu anlamına gelir. Oysa gerçekte kıtlık, nesnel bir konu değildir; bir ilişki biçimidir. Girdiğiniz ilişki; bir şeyi, bir mal veya hizmete -alınıp satılabilen bir metaya- çevirir. Aslında nadir (kıt) sözcüğü, ekonomik (değeri olan) sözcüğünün eşanlamlısıdır. Kıt olan ekonomik anlamda maldır ve ekonomik anlamda mal olan şey ise, kıttır. Eğer bir şeyin ekonomik anlamda değerli olmasını istiyorsanız, onu kıtlaştırın. Kıtlık konusunda bir sahtecilik olduğunu düşünüyorum. Bu gerçekte varolan değil, üretilmiş bir kıtlıktır. Çünkü su, tarih boyunca esas olarak bedava olmuştur. Karl Marks, -gülerek soruyor: bilmiyorum hâlâ onu okuyan var mı?- bu konuya etraflıca değinmişti.

İsrailliler’e yeşil çimler, yüzme havuzları; Filistinliler’e dakikayla su



Son sorum, gene su konusu üzerine. Kitabınızda, normal şartlar altında İsrail tarımının uluslararası pazarda boy göstermeye uygun olmadığını anlatıyorsunuz. Ürün maliyetlerinin uluslararası rekabette var olmalarını engelleyecek düzeyde olduğunu, ancak Araplar’ın suyunu ve Araplar’ın olanaklarını gasp ederek fiyat avantajı sağladıklarını, uluslararası pazarda var olabildiklerini söylüyorsunuz. Oysa, İsral’in üstün teknolojiye sahip olduğu, pekiştirilmiş tarım metotlarıyla, gelişmiş sulama ve su arıtma tesisleriyle tarımda başarıya ulaştığı söylenmektedir…


Filistin’de hiç bulundunuz mu? Arap köylerinin yakınında İsrail yerleşimleri var. Buralarda, yeşil çim bahçeler ve yüzme havuzları görüyorsunuz. Oysa Filistin bölümünde her şey kuru. Adına mülteci kampı denilen yerlere sıkışmış Araplar’ın suyu, günde ancak dakikalarla ifade edilen bir zaman diliminde akıyor. Bazen su iki günde bir geliyor ve genellikle bu da gece vakti oluyor. Eğer kullanacağınız suyu biriktirmek istiyorsanız, saatinizi gece 3:00’a kurmak ve uyanmak zorundasınız. Bu ilk nokta, suyun paylaşımındaki korkunç adaletsizlik. Ürdün Nehri’nin sularının büyük bölümü İsrail yerleşimleri için kullanılıyor.

İkinci nokta ise, oradaki pek çok kişiden duyduğum bir konu. Orada pek çok kişi, bahçelerini ekmeyi bırakmayı düşünüyor. Çünkü sebzeleri pazardan almak artık daha ucuz. Bu çok tehlikeli bir durum, Arapları bir düşünün, kendileri içme suyu bulamazken, hemen yanlarında yüzme havuzları var. Sorunuzun İsrail teknolojisiyle ilgili olan diğer boyutuna gelirsek; orada incelemelerde bulundum. Teknoloji ve ekolojide gerçekten oldukça iyi durumdalar. Güneş panelleri ve su arıtma teknolojileri gerçekten ileri, ama denizden su arıtarak tüm çölün sulanabileceği iddiası bir ütopyadan ibaret. Bu imkânsız, büyük miktarlarda su için, verimli çalışabilecek bir yöntem mevcut değil.

En baştaki sorunuza -suyun savaşlara neden olabileceği- konusuna dönersek, su kaynaklarını elde etmek için yakın gelecekte savaşlar olabilir. Bana sorarsanız bu tarihe ihanetten başka bir şey değildir. Çünkü su tarihine çalışırsanız göreceksiniz ki; su geleneksel olarak anlaşmaların temelidir, hukukların, barışın temelidir. Suyun savaş nedeni olacağını söylemek; halkın, sıradan insanların gücü elinde tutanlar tarafından sindirilmesi demektir. Tarih bize gösteriyor ki, geleneksel olarak aynı nehri paylaşan halklar kurallar oluşturmuş, anlaşmaya varmışlardır.

“Güvenlik bahanesiyle, özgürlükler kısıtlanıyor”



Şu anda Türkiye’de de gittikçe yagınlaşan bir sistem var. İsmi MOBESE ve şehirlerde İdare’nin tüm önemli yolları, meydanları ve gerekli gördüğü diğer noktaları izlemesini sağlıyor. Kitabınızda büyük biraderin gözünden ve tiranın kulaklarından hür olabilmekten söz ediyorsunuz…


Türkiye’de de bir büyük birader olduğunu bilmiyordum. Eğer size öneride bulunabilirsem, bu tiranı lanetlemenizi söylerdim. Eğer kameraların nerede olduğunu görebiliyorsanız, üstlerine domates atın. Bilmiyorum bir şeyler yapıyor musunuz; ama sakız yapıştırmak iyi bir çözüm olabilir. Bu korkunç bir şey, bizim zamanımızın korkunçluklarından birisi ve nereye doğru gitmekte olduğundan da emin değiliz. Belki de toplumun tam kontrolüne giden yolda bir ilk adım. Orwell’in 1984’te bahsettiği şey, 50 yıl sonra gerçek olabilir.

Güvenlik ve özgürlük arasında bir takas ilişkisi olduğuna dair görüşler var. Birisini sağlamak için öbüründen taviz vermemiz gerektiği söyleniyor ve özgürlüklerimizi vererek güvenlik ihtiyacımızı karşıladığımız bir alışverişten söz ediliyor. Bu konuda görüşünüz nedir, gerçekten böyle bir karşılıklılık var mı?


Bazı önlemler alınması gerektiğini anlıyorum, ama güvenlik sıklıkla toplumsal sözleşmenin ihlali için bir bahane olarak kullanılıyor. Mesela bugün Meksika’da otobüse binmeden önce fotoğrafınızı çekiyorlar, kişisel olarak ben insanların güvenlik kontrolü kisvesi altında denetlenmesini kabul edemiyorum. Bu kişilerin haklarını ihlal etmek yolunda açık bir kapıdır. İnsanlar güvenliklerinden endişe ettiklerinde, özgürlüklerini terk edecekler ve bu sonunda bir kabusa, Hobbes’un Leviathan’ına dönüşecek. Leviathan’da yurttaşlar düzenin sağlanması ihtiyacına karşılık, özgürlüklerinden fedakârlık etmektedir. Bugünkü durumun gittiği yerse Hobbes’un korkutucu biçimde karikatürize edilmiş halidir. Modern ülkelerde bu durum, kişiler arası ilişkileri de bozmaktadır. Sanıyorum Türkiye’de hâlâ kişiler arası iletişim varlığını sürdürmektedir, Meksika’da da şimdilik öyle. Ama örneğin Birleşik Devletler’de yolda bir insana yaklaşıp onunla konuşabilmek gerçekten çok zordur.

(Sylvia’ya dönerek soruyor) Houston’a gittiğimiz zamanı hatırlıyor musun? İnsanlara 5-6 m uzaktan bağırmak zorunda kalmıştım: “Hey! Benden kaçmana gerek yok, sana bir şey sormak istiyorum”. Ama insanlar kaçıyorlardı.

Teşekkür ederiz.{jcomments on}

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99