Hangi Mülkiye?

 

Ayhan Yalçınkaya

Her durumda akademiyle toplumun, kendi toplumumuzun, bağı kesiliyor. Bu bağı koruyan belki son kalelerden biridir SBF. Gelenek arayacaksak işte burada arayalım. onun dışındaki hayali şeyleri abartmak yerine, bunda ısrar etmeliyiz. Bence Siyasal’dan bize miras kalan şey sadece budur.

Devletin çıkarlarını en üstün sayarak korumaya, dolayısıyla da devletin giderek, derin devletin ya da Genelkurmayın sesi olmaya soyunan bir Mülkiye mi; yoksa halkın çıkarlarını kendi çıkarlarıyla bir gören, onları savunmaya ve olabildiğince muhalif bir ses olarak kendi özerkliğini korumaya çalışan bir Mülkiye mi; yoksa tümüyle artık liberal, neredeyse vahşi kapitalizmin bütün kurallarını içselleştirme eğilimine giren ve bu yönlü çıkarları için Mülkiyenin adını ya da benzeri şeyleri kullanmaktan çekinmeyen bir kol mu Mülkiye’yi temsil ediyor? Bunların üçü de Mülkiye’nin içinde. O açıdan “Mülkiye geleneğine uygun davranalım, şöyle yapalım” demek bence yanlış. Hangi Mülkiye geleneğine göre?

Bir Mülkiye düşünün ki dekanlığını bilmem kaç yıldır bir işletmeci yürütüyor. Bunu kınamak için söylemiyorum, o abartılan Mülkiye mitosu bir balon olduğu için. Bu kişi seçimle geliyor, kimse atamıyor onu, Türkiye’de sosyal bilimler alanında bu kadar iddialı olup (ki iddialı bir yerdir SBF, bunu da gururla taşıyabilir, kof bir iddia değildir) sosyal bilimler içinde nasıl yer aldığı bile tartışmalı olan işletme bölümünden birinin yönetmesi bence ciddi bir problem olduğunu gösteriyor. Tersinden de düşünebiliriz, şöyle ki tam da bu nedenle Mülkiye gerçek anlamda bir sosyal bilimler fakültesidir, çünkü sosyal bilimlerde akademik namusu içinde çalışan akademisyenler zaten akademik yöneticiliği ellerinin kiri olarak görüyor. Örneğin bizim dekanı bu anlamda ben takdir ederim. Çünkü böylesi bir fırtınalı okyanusta 20 yıldır burayı yönetebiliyorsa iyi bir akademik politikacı mıdır bilemem ama iyi bir politikacı olduğu kesin. Fakat bu 20 yıllık süreç içinde SBF’deki sorunlar giderek ağırlaşıyorsa bunun açık anlamı bu yönetimin bu sorunların hafifletilmesi yönündeki girişimlerde pek de fazla bulunmadığı, anladığı, kavradığı haliyle yürüttüğü politikaların sorunların daha da ağırlaşmasına neden olduğu.

Siyasal’ın bir tek özelliği varsa, tarih boyunca somut bir özelliği, o da içerden beslenmektir. Bu çok büyük üniversitenin de temel özelliğiydi zaten. Yani Siyasal, kendisine hoca olacak adamı kendisi yetiştirir. Böylece belirli bir kurumsallık, bir devamlılık sağlar. Böylece Anayasa Hukuku dersi 52 yıldır hangi anlayışta veriliyorsa, yeni katılımlarla birlikte bir taraftan o çizgi zenginleştirilirken, öbür taraftan ana esaslar sadık bir biçimde aktarılabilmektedir. Belki istenmeyen budur. Çünkü bu içerden beslemenin sağladığı en büyük yarar ve belki tehdit olarak algılanmasının en büyük nedeni budur. Mülkiye yüzünü -bu anlamda hangi dal içinde, hangi zihniyetten gelen hocalardan söz edersek edelim- kendi ülkesine, kendi coğrafyasına dönmüş ve onun sorunlarından derlemiştir kendi çalışma alanlarını. Ona karşı yüksek bir duyarlılık göstermiştir. Farklı nedenlerle. Üç ayrı gelenek farklı nedenlerle. Birinci gelenek, yani devleti üstün tutan gelenekte yer alan birisi, mesela Doğu’da bir sorun çıktığında “buradaki sorun devleti ne kadar ilgilendirir” diye meselenin üstüne gider. Öteki “buradaki sorun kamusal çıkarı parçalayabilir mi, o kolektif birliği parçalayabilir mi?” Bir diğeri belki şöyle “burada araştırma yaparsam yazacağım bir kitap çok satabilir.” Ama dikkat edin üçü de farklı nedenlerle aynı soruna yönelmiştir. Belki de istenmeyen budur. Oysa şimdi eğer Doğu sorunu (çok arkaik bir deyim oldu), üniversitenin ya da Siyasal’ın gündemine girecekse önce İngiltere, ABD üniversitelerinin gündemine girmesi gerekiyor ki sonra bizim gündemimize girsin. Yani onların ihtiyacı varsa, örneğin verilere, bu bölgedeki nüfus dağılımına, adam şak çıkartıyor fonu üniversiteden, kendi üniversitesinden, Cambridge’den Harward’dan. Türkiye’den bir partner buluyor, bastırıyor parayı ve diyor ki, “Bana arkadaş şurdaki demografik dağılımı inceleyen bir rapor hazırlayın”. Buyur. Ve kimse düşünmüyor bu rapor ne için kullanılacak. Ve asla da bunun teorik politik kısımlarına bizim akademisyenler müdahil olamıyor. Yabancı yayınlarda da böyle. O ihtiyaca göre yayın üretiyorsun. Onların dünyayı nasıl yorumladığına göre. Her durumda akademiyle toplumun, kendi toplumumuzun, bağı kesiliyor. Bu bağı koruyan belki son kalelerden biridir SBF. Gelenek arayacaksak işte burada arayalım. Onun dışındaki hayali şeyleri abartmak yerine, bunda ısrar etmeliyiz. Bence Siyasal’dan bize miras kalan şey sadece budur. Akademi, içinde bulunduğu toplumsal koşullara yüksek ölçüde duyarlıdır ve en çok duyarlılık göstermesi gereken kurumların başında gelir. Bu anlamda da bunu didik didik edebilmeli eleyebilmeli. Belki de bu yapılmasın isteniyor. Bu nedenle kamu üniversiteleri ve sosyal Bilim eğitimi veren fakültelerin fonları habire kısılıyor. Özel üniversitelerdeki sosyal bilim eğitimine bakın, bir de bizimkilere bakın. Bütün olanaksızlıklara rağmen hala kamu üniversiteleri sosyal bilimler içinde en iyisidir.{jcomments on}

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99