Güzel bir geleceğe açılan kapının arkasında güzel bir geleceğe açılan başka bir kapı var


Haluk T. Canatay - 

İlköğretim sonunda sınavlar yapıldı, kanlı çarpışmalardan çıkmış muzaffer lejyonerler gibi oturdular, önce seçme liselerin sonra en iyi üniversitelerin sıralarına. İş bulamayacak olanlar, kabak kafalı olanlardı, diğerleri çalışıyor, çalışıyor ve çalışıyorlardı. Ellerinde “yalnızca” bir üniversite diploması olmanın iş bulmaya elbette yetmeyeceğini biliyordu onlar, nitekim diplomalarını aldıklarında CV’leri; sertifikalar, staj belgeleri, dil belgeleri vs. ile dolmuştu. Geriye sadece iş sınavlarından yüksek puan almak kalmıştı, -kabak kafalı değillerdi- onu da aldılar.

İlköğretim bittiğinde, çoktan sınav ve seçme düzenine alışmış hale gelmiş oluyoruz. Dün gibi aklımda, canımdan çok sevdiğim öğretmenim işaret parmağını bükmüş, orta parmağını da büküp işaret parmağının üstüne oturtmuş kafamı dürtüyor, “ah Haluk ah, sen daha dört işlem sorularını yapamıyorsun benim kabak oğlum” diyor gözlerini devirerek -gözlerini devirme hızıyla kafamı dürten parmakların ivmesi arasında mükemmel bir uyum var, böylece benim küçük kafam da onun gözleriyle aynı hızda dönmekte.- Açıkça söylemeliyim ki bu uyumu yaratan yılların tecrübesidir; ritmik bir ses kafamın içinde dönüyor “sen daha dört işlem sorularını yapamıyorsun benim kabak oğlum”, kafam; ritmik şekilde dürtülüyor ve kafamın içinde dönen sesle aynı hızda dönüyor, bu esnada sesin sahibinin gözleri kafamın dürtülme hızıyla eş uyumlu şekilde dönüyor ve parmakları sesiyle tam uyumlu şekilde alçalıp yükseliyor; kafamı dürterken “sen daha” diyor, kafam dürtülmüş olmanın etkisiyle kendi kendine sallanmaya devam ederken ses biraz yumuşuyor “dört işlem sorularını yapamıyorsun”, sonunda dürtme etkisi tamamen yok olurken, ses yumuşacık bir hal alıyor “benim kabak oğlum”.

Her şey benim geleceğim içindi, geleceğimi şekillendirmek benim ellerimdeydi ama ben en basit matematik sorularını bile yapamıyordum. Devlet baba bana, üretmenin ve vatanıma-milletime hizmet etmenin hazzını yaşarken aynı zamanda bol para kazanıp, çok mutlu olacağım bir yer hazırlamıştı çalışanlar ordusunun içinde, benim tek yapacağım şey çalışmak ve devlet babaya hazırladığı o süpersonik yere layık olduğumu göstermekti o kadar. Gel gelelim ben kabak kafalı çıkmıştım, canım öğretmenim -öğretmenler odasındaki çaydanlığın bittiği zamanlarda yaptığı gibi- kafama kararlı darbelerle vurarak, içindeki azıcık bilginin bir araya gelmesini umuyordu. Kafama mütemadiyen, düşük şiddette ama kararlı, darbeler iniyordu. IQ düzeyimde bir yükselme olmasını beklemiyordu elbette, sadece var olanları bir araya toplarsa, teneffüsün sonunda içtiği açık ve soğumuş çaya bezeyen bir sonuç elde edeceğini umuyordu. Hiç yoktan iyidir denecek bir hal alacaktım, beni bekleyen süpersonik yere ulaşmasam da, “hiç yoktan iyidir” diyeceklerdi benim için. “O kabak kafalı Haluk, zaten daha fazlasını yapamazdı” diyecekleri bir işim olurdu en azından.

Yenildiğimi olgunca kabullendim ama...
Benim için şaşırtıcı olan sonuç, bırakın dört işlemi, benim diyen matematikçileri kıskandıracak işlemleri yapan arkadaşlarımın da, o süpersonik işleri bulamamaları oldu. Ben zaten en başta havlu attım, “eskiden fen lisesi mi vardı kardeşim, Anadolu lisesi mi vardı, ehe ehe” diyerek yenilgiyi olgunca kabullendim ama arkadaşlarım önlerine çıkan sınavları bir bir alaşağı ettiler. Bence her birine Nasuh Mahruki gibi “kar kaplanı” unvanı vermek gerekirdi. İlköğretim sonunda sınavlar yapıldı, kanlı çarpışmalardan çıkmış muzaffer lejyonerler gibi oturdular, önce seçme liselerin sonra en iyi üniversitelerin sıralarına. İş bulamayacak olanlar, kabak kafalı olanlardı, diğerleri çalışıyor, çalışıyor ve çalışıyorlardı. Ellerinde “yalnızca” bir üniversite diploması olmanın iş bulmaya elbette yetmeyeceğini biliyordu onlar, nitekim diplomalarını aldıklarında CV’leri; sertifikalar, staj belgeleri, dil belgeleri vs. ile dolmuştu. Geriye sadece iş sınavlarından yüksek puan almak kalmıştı, -kabak kafalı değillerdi- onu da aldılar.

Hala işsiz olmaları, çalışanların hiç de süpersonik olmayan işler yapıyor olmaları çoğunda şaşkınlık yarattı. Gelecek güzel günlere inanmayı sürdürüyorlar ama sınavlar hiç bitmiyor. İlkokul biterken Fen lisesi sınavlarının kabak kafalı olanların geride kalacağı bir elek olduğu söylenmişti. O günden sonra güzel geleceğe açılan kapı, ÖSS sınavıydı, kazandın oh pek güzel dediler; ama şimdi güzel geleceğe açılan kapı, yüksek ortalama ile alınmış bir diploma, aldın mı ne güzel; şimdi güzel geleceğe açılan kapı, KPSS’den yüksek puan almak, aldın mı ne güzel, şimdi güzel geleceğe açılan kapı yüksek lisansa başlamak, LES, KPDS, mülakat, tavsiye mektubu, hallettin mi hepsini, vallahi bravo şimdi güzel geleceğe açılan kapı çok ilginç bir konusu olan, basılacak kalitede bir tez yazmak ...

“Kabak kafalı olmayan mühendisler”
“Kabak kafalılar ne yazık ki kolay temizlenmiyor” demişti bir arkadaşım. “Fen lisesine başlarken hepsinin düz liseye gittiğini sanmıştım, oysa üniversiteye girerken hala var olduklarını gördüm, onlardan kurtulmak için çok çalıştım, en iyi teknik üniversiteye girdiğimde tamam dedim, kabak kafaların hepsi dışarıda kaldı, mezun olduğumda baktım ki hala bir sürüler, sürü gibi oldukları için güzel geleceğe ulaşamıyorum, meslek odamız bugüne kadar olanlar az geldi; bir sınav daha yapalım kabak kafalı olmayanlara -“kabak kafalı olmayan mühendisler” demek ayıp olacağından- “yetkin mühendis” diyelim, onlar güzel geleceğe ulaşsın dedi, bu sınavı da verdiğim zaman hiç kabak kafalı kalmayacak etrafımda, güzel geleceğe ulaşmak için son kapının önündeyim” diyordu.

Bazıları işe de başladı; “tamam Haluk haklısın” diyorlardı, “şu anda o bahsettiğim çok süpersonik işi yapmıyor olabilirim ama bir adım uzağındayım”. Son bir kapı kaldı açmam gereken, şu terfiyi bir alayım, şu müdürün gözüne bir gireyim, şu ihaleyi şirket bir alsın ama açılacak kapılar bitmiyordu bir türlü. “Yav şirket ihaleyi aldı ama, şimdi maliyetleri kısmamız lazım, beni ‘iletişimin uzamsal eksantrik teknikleri’ kursuna yolluyor şirket onu bitireyim sen o zaman gör” Düttürü dünya filminde Kemal Sunal’ın söyledikleri geldi aklıma, “şu bestem bir okunsa kasete” diye geçirdim içimden meğer sesli söylemişim; arkadaşım gülmeye başladı, “ulan Haluk, kabak geldin kabak gideceksin. Beste ne yahu, müzikten kim para kazanmış bu ülkede. Bir ara da ‘dergi çıkaracağız’ diye tutturmuştun, oğlum azıcık akıllı ol” dedi, “bak ben son kapının önündeyim onu bir açtım mı yırttım oğlum, sen de böyle boş işlerle uğraş dur”

Ben çok başlarda havlu atmış bir kabak kafa olarak uzaktan izledim, eski arkadaşlarımı; çoğu her kapının önünde en yakın arkadaşını geride bırakarak ilerledi gittikçe daralan o kapılardan. O dar kapının arkasında güzel bir gelecek var sanıyorlardı, oysa kapının arkasında “güzel bir geleceğe açılan bir kapı”dan başka bir şey bulamadılar.{jcomments on}

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99