Fallaci şimdi nerede yatıyor?

 

Yarınlar - 

Fallaci’nin kültürel çerçevesi Aleko’yu kabul ediyordu ama daha fazlasını değil. Aslında tutarlı bir anti-emperyalizme ulaşmayan metropol solculuğunun sınırlarını sergiliyordu. Uzaktan sempati duyduğu üçüncü dünyalı direnişe yakından bakmaya pek dayanamıyordu.

İslamcı bir haber sitesi Fallaci’nin ölümünü “İslam düşmanı faşist yazar Fallaci öldü” manşetiyle duyurdu. Okurları “Bakalım öbür tarafta düşmanlık edebilecek mi? Ebu Leheb’le komşuluk eder artık” yorumlarıyla desteklediler haberi yazanı. İslamcı sitenin Fallaci tahlili, birçok solcuyla benzeşiyordu: “Politik olarak soldan İslam düşmanlığına geçen Fallaci”. Kendisini Fallaci’nin ölümüne değinmek zorunda hisseden pek çok solcumtrak yazar da “yaşlandı bunadı”ya indirgenecek bir değerlendirmeyle idare etmediler mi zaten? Hatta “Son yıllarda Fallaci’yi zaman zaman şaşkınlıkla izliyordum. 11 Eylül’den sonra ruh kimyası bozulmuştu. 1972’de röportaj yaptığı ABD Dışişleri Bakanı Kissinger’a (Vietnam’dan konuşmak istemediği için) ‘seni gidi piç, faşist’ diyebilen bu kadın dünyaya faşizan gözlerle bakan biri olup çıkmıştı.” diye yazan Haşmet Babaoğlu, Fallaci’nin son dönemini onun tutkulu kişiliğine bağlamakta bir zarar görmemişti.
Oysa Fallaci’nin solculuk zamanları ile sağcılık zamanları arasındaki sürekliliği gözden kaçırmak pek mümkün değildir. “Her ne kadar yürüttüğü davayı” haklı bulmasa da zamanın İsrail Başbakanı Golda Meir’e kişisel hayranlığını ifade ederken de Yaser Arafat’ın hasbelkader Filistin hareketinin başına geçmiş olmasına rağmen aslında hiçbir olumlu meziyete sahip olmadığını iddia ederken de 11 Eylül sonrasında parladığı iddia edilen bir kültürel çerçeve içerisinde hareket ediyordu. Kısa ve kara Arafat nasıl olur da bir kurtuluş hareketinin önderi olurdu? Uzun ve sarışın korumasının Fallaci’ye çok daha sempatik göründüğü anlaşılıyordu röportajı okuduğumuzda. Aslında en solcu zamanlarında bile Fallaci ancak ancak İsveç sosyalizmi diye ifade edilen reformist bir metropol solculuğunun çok ötesine geçmemişti.

Gazeteciydi elbette, dünyayı yönetenlerin karşısına çıktığında avıyla karşılaşan bir aslandan daha duygulu olmadı. Bir gazeteci olarak destansı ünü, karşısına aldığı politik figürlerin ağırlığı karşısında hiç bükülmeden en rahatsız edici soruları ısrarla sormasına ve öylesine söylenenleri görmezden gelip gerçek sorulara yönelmesine dayanıyordu. Çünkü bu insanlara o kadar yakınlaşmak her insan için olduğu kadar gazeteci için de tehlikeli mesafeydi. Şunu Fallaci’den öğreniyoruz: “Yeterince yakından bakıldığında tüm diktatörlerde insani bir yön görülür”.

Fallaci’nin gazeteci sorumluluğunu elden bıraktığı yer, diktatörlerin yanı değil, Albaylar Cuntasının başı Papadopoulos’a yönelik başarısız suikast girişiminden sonra yakalanarak ağır işkencelere katlanan ve hiçbir zaman teslim olmayan Yunanlı devrimci Alekos Panagoulis’in yanı oldu. Aleko çok iyi planlandığı halde bombanın patlamayışını, bomba patlasın diye güvenliği bir kenara bıraktığını fakat fark edilerek kaçmak zorunda kaldığını ve yakalandığını anlattı. Sonra da onu Yunan halkının devrimci direnişinin bir sembolü haline getiren direnişini… Bitmeyen işkencelerden birinde gardiyanına “Seni beş dakika elime geçirsem annenin bir fahişe olduğunu bile itiraf ettiririm” demişti Aleko. Teslim olmamak onların elindeyken bile meydan okumak demekti. “Uzun yaşamak istiyorum. Herkesten çok yaşamak için değil, herkesten çok vermek için” diyen devrimci Aleko’nun yanı… “Zaten insan dediğin nedir ki?” diye soruyordu Aleko, kendini devrimci bir amaca adamıyorsa. “İnsan sence nedir?” diye sordu Fallaci’ye, “Sen” cevabını aldı.

Fallaci’nin kültürel çerçevesi Aleko’yu kabul ediyordu ama daha fazlasını değil. Aslında tutarlı bir anti-emperyalizme ulaşmayan metropol solculuğunun sınırlarını sergiliyordu. Uzaktan sempati duyduğu üçüncü dünyalı direnişe yakından bakmaya pek dayanamıyordu. Vietkong komutanı ile ABD destekli Güney Vietnam’ın başbakanına aynı mesafeyle baktı. Arafat’la temas etmese olurdu ve kendi eliyle çay servisi yapan Meir, Siyonist de olsa hanımefendiliğiyle Fallaci’nin kalbini kazanmayı başardı.

Sonunda olan oldu. Uzakta oldukları sürece katlanılır olan yakına geldi. Ve o zamana kadar yarım bıraktığı sözünü tamamladı Fallaci. Floransa’ya bir cami yapılırsa onu kendi elleriyle havaya uçuracaktı. Hayat, Fallaci’nin gözden kaçırılmış eksikli bir portreyle veda etmesine izin vermedi. Sağlam bir anti emperyalizm olmadan solcu olarak da kalınamayacağını gösteriyordu. Anti emperyalizmin sadece ezilen ülke devrimcilerine değil belki de daha fazla metropol aydınlarına gerekli olduğunu…
{jcomments on}

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99