Anasayfa İçerik Derlemeler Ortadoğu Kaddafi var, Kadife devrim yok - Özcan Özen

Kaddafi var, Kadife devrim yok - Özcan Özen

Kaddafi iktidardan çekilmekte ayak diretince Birleşmiş Milletler ve NATO olağanüstü toplantı kararı aldı. Oysa Tunus ve Mısır’da kalkışmalar olduğunda kimse bu denli telaşlı ve endişeli değildi. Kaddafi’nin diğerlerinden daha ciddi bir ruh hastası olduğunu iddia etmek daha da ileri giderek gıyabında paranoyak, manyak ya da şizofren teşhisi koymak ancak Bin Ali ya da Mübarek’e övgü düzmek anlamına gelir: Onlar değil, sadece Kaddafi ayaklanan insanların üzerine kurşun yağdırıp tankları sürebilir, evlerini bombalayıp toplu mezarlar için çukur kazabilir. Dolayısıyla, uygar dünyanın nadide kurumlarının acilen toplanmasının nedenini anlayabiliyoruz: “Libya’da halkın katledilmesi halinde alınacak tutumu belirlemek.” Aslında böyle bir olasılık halinde BM ve NATO örgütlenmeleri nezdinde uygar dünyanın ne yapacağını kestirmek güç değil: Yaptırım, ambargo ve savaş (genellikle “askeri müdahale” olarak adlandırılarak yumuşatılır). Tabii hırçın seçeneğin yanında daha makul ve mazbut olan bir ikinci seçenek daha var:

“Deliler doluşmuş bakıyor birer birer...”
Liderlerinin akli melekelerini temel alarak siyasi öngörülerde bulunanlar, örneğin Netanyahu ya da bir başka İsrail liderinin Kaddafi’nin karşılaştığı türden bir siyasi sorun karşısında nasıl hareket edeceğini asla öngöremeyeceklerdir, tabii bunların da deli olduğunu iddia etmedikten sonra. “Aklı başında” Netanyahu bırakın ayaklanmayı sıradan protesto gösterisi düzenleyen Filistinlileri gözünü kırpmadan katlederken uygar dünya ne yaptıysa şimdi “deli” Kaddafi’nin olası katliamları karşısında da aynı tavrı alması beklenmez mi? Ancak Kaddafi, Netanyahu’nun Gazze’de fosfor bombaları kullanması; 2000’e yakın insanı öldürmesi; evleri, okulları, hastaneleri yerle bir etmesini aşacak “önlemlere” başvurursa uygar dünyanın tutumunda bir değişiklik bekleyebilir miyiz?

Pakistan’ın kendi topraklarını hava bombardımanına tutması, Rusya’nın Çeçen vatandaşlarına karşı bir savaş hali ilan ederek, kendi kaderini tayin etmelerine izin vermediği 250.000 yurttaşını öldürmesi ve 500.000’ini de sürmesi, Çeçenistan şehirlerini moloz yığını haline getirmesi örneklerine bakarsak Kaddafi’nin yurttaşlarına karşı olası müdahale dozajını arttırması halinde de uygar dünyanın Rusya ve İsrail’e yönelik munis tutumunu Libya’dan esirgemeyeceği beklentisini yaratıyor. Diğerleri gibi Kaddafi’nin de katliamları karşısında emperyalizmin makul ve mazbut davranarak bir iki kınama ile yetinmesi gerekirdi kuşkusuz.

Irak’ı hatırlıyor musunuz?
Ancak Halepçe’de Kürt vatandaşlarına karşı kimyasal silah kullanarak katliam yapan Saddam Hüseyin, tam tersine bir örnek oluşturmuyor muydu? Kesinlikle hayır; uygar dünya Saddam Hüseyin’i kendi vatandaşlarını katlettiği için ya da Kürt halkının kendi kaderini tayin etme hakkını gasp etiği için asla cezalandırmadı ve iktidarından etmedi. Gerekçe kesinlikle insani değildi; öyle olsaydı 500.000 Iraklı çocuğun ilaç yokluğundan ölmesine neden olan Irak’a karşı ambargo yıllarca sürdürülmezdi.

Şimdi artık gerekçelerin hiçbir önemi yok. Uygar dünya, BM ve NATO örgütleriyle Saddam Hüseyin ve Irak’a karşı yukarıda andığımız ilk seçeneği uygulamış ve zafer kazanmıştır. Bugün ve yarın Kaddafi ve Libya’ya karşı da aynı seçeneği uygulama kararı almıştır ve -Kaddafi geri adım atmazsa- uygulayacaktır. O yüzden dün nasıl Bush ile Saddam Hüseyin’i zeka testine tabii tutmamıza ihtiyaç duymadıysak bugün de Obama ile Kaddafi için teste gerek yok. Şüphesiz katliam konusunda birbirinin eline su dökemezler ve biri diğerine yeğlenecek gibi değildir, dolayısıyla “deli” olup olmadıklarını tartışmanın ve bunun gerekçe olup olamayacağını belirlemenin kimseye faydası yoktur.

Irak’tan Libya’ya emperyalizmde değişen nedir?
Irak Savaşı öncesinde Tarık Ali, Türkiye’de (diğer konuşmacıların Noam Chomsky ve Gilbert Achcar olduğu) bir panelde yaptığı konuşmada Saddam Hüseyin’in bir “orospu çocuğu” olduğunu söylüyordu. Hiç kuşku yok ki hem o salonu dolduranlarla hem de salonun dışındaki pek çok kişi onunla aynı fikirdeydi. Fakat ekliyordu Tarik Ali “evet, Saddam böyledir ama bu bizim emperyalizmin Irak’a savaş açmasına, işgal etmesine karşı çıkmamızı engellemez.” Bu eklemeye de katılanların çok olduğunu biliyoruz.

Bugün karşımızda bir başka Saddam Hüseyin bulunmaktadır. (Tarık Ali bu kez emperyalizmi bir kenara koyup Kaddafi’ye yüklenmektedir.) Emperyalizm Irak’a olduğu gibi Libya’ya karşı da yaptırım kararı almıştır; yıllardır bir ananın evladını bağrında beslerken tuttuğu gibi sıcak, sımsıcak kıldığı banka hesapları dondurulmakta, emperyalizmin bağrındaki Libya paralarına ve varlıklarına el konulmaktadır. (Emperyalizm bunların Kaddafi ailesinin olduğunu iddia ederken, Kaddafi sülalesi bankalarda yatan paralarının olmadığını söylemektedir.) Kaddafi ailesi ve yönetimdekilerin insanlık suçu işlemekten yargılanacaklarını ilan etmektedirler. (Tüm dünya kurumsal medyası Kaddafi’nin muhaliflerini uçaklarla bombaladığını söylerken Libya’dan gelen Türkiyeliler böyle bir şeye tanık olmadıklarını, duymadıklarını hayretle ifade etmektedirler. Türkiye’de hükümet ve medya tarafından, Libya’dan tahliyelerin fazlasıyla işlendiği ve bir senaryo kıvamında sunulduğu dikkate alınırsa bir “Kurtlar Vadisi, Libya” filminin çekimine başlanmış olabileceği akla gelmiyor değil. Kim bilir belki de seyrettik.)

Fakat muhtemelen ambargo aşaması atlanıp muhaliflere yardım bahanesiyle küçük kara birliklerinin desteğinde askeri bir harekat gündeme gelecektir. Zaten benzer siyasi-askeri taktiklere neredeyse tam olarak yüzyıl önce tam da bu topraklarda uygulanmış, malum Teşkilat-ı Mahsusa bir anlamda Libya’da inşa edilmişti. Tabii bugün Kurtlar Vadisi’ne bir Amerikan-NATO uçak gemisinden kalkan uçakların birkaç nokta vuruşu yapmak için eşlik etmesi işleri kolaylaştıracaktır. Bu operasyonun aynısı Afganistan’da Taliban’a karşı uygulandı: Muhalif güçlerin silahla desteklenmesi, birkaç Amerikan özel operasyonlar birliğinin (hatta, özellikle üniformasız olarak) sevk ve idare sorumluluğunu üstlenmesi ve uçakların havadan imansız bombardımanı... (Bu arada Pakistan hava kuvvetlerinin Taliban’a desteğini kesmesini unutmamak gerek.) Sonuç: Üç gün içinde asayiş berkemal. Libya’da olası operasyon Afganistan’dakine benzeyecektir Irak’takine değil, fakat daha da kolay olacaktır. Bu kez amaç işgal değildir ve ihtiyaç duyulmamaktadır.

Muhalefet mi işbirlikçiler mi?
Benzerlikler kurmak aynılığı ifade etmek değildir. Libya’da Kaddafi diktatörlüğüne karşı canlı bir muhalefetin varlığını (her ne kadar iktidara rakip aşiretler olsa da- yine Afganistan ile bir benzerlik) bunların bir kalkışma içinde olduğunu, ve Libya’nın da Kuzey Afrika devrimleri halkasına katıldığını unutmamak gerekiyor. Bu yönüyle Libya, Irak’tan bir farklılığı ifade ediyor. Bundan emin miyiz?

Gerçi Irak’ta Saddam Hüseyin’e tıpkı Libya’da Kaddafi’ye olduğu gibi muhalefet edenler vardı: Şiiler ve Kürtler. Fakat bunların çoğu işbirlikçiydi. Yoksa değil miydi? Özellikle Kürtler emperyalizmin işbirlikçisi ilan edilmişti hatırlanacaksa. Şiiler böylesine utanç verici bir suçlamadan biraz olsun kurtulmuşlardı, en azından bir kısmı. Çünkü onlar önemli ölçüde İran’a yakındılar –hiç olmazsa ideolojik bir yakınlık içinde oldukları aşikârdı mezhepsel aynılığın yanında. Kurgu o kadar abartıldı ki gerçekler ters yüz edildi: Örneğin emperyalizm ile en çok kol kola olan Mukteda el Sadr en çok emperyalizm karşıtı olarak popüler edildi ve Şii hareketini ve dolayısıyla emperyalizme muhalefeti böldüğü görülmek istenmedi. Önemli değil, çünkü algı, emperyalizme horozlananın emperyalizmden bağımsız olacağı yargısına dayanıyor. Evvelsi gün Saddam Hüseyin horozlanmıştı, dün Sadr. Peki bugün Kaddafi’nin horozlanmasını neden saymıyoruz? Yoksa Kaddafi’nin emperyalist bankalardaki paracıkları Saddam Hüseyin’inki gibi anasının ak sütü kadar helal değil mi?

“Dün dündür, bugün bugündür,” sözü bu topraklarda söylenmişti ve neredeyse her uluslararası ve toplumsal olayda yankılanıveriyor. Dün Saddam’a muhalefet eden Kürtler ve Şiiler devrimci değildi fakat şimdi Kaddafi’ye muhalefet eden ancak basiretsiz ve cesaretsiz olduğundan ya da punduna getirip de darbe yapamamış ve dolayısıyla yeni bir Kaddafi olamamış aşiret reislerinin önderliği devrimci! Hiç olmazsa biraz şüphe duymamız gerekmiyor mu, tabii emperyalizm karşıtlığıyla gözü kör olmuşlardan değilsek?

Sürekli sıkıntılı devrimler
Libya, Kuzey Afrika “devrimlerinde” bir farklılığı işaret ediyor. Bu kez diktatör “deli” çıktı. Fakat bu deliliği muhaliflerini, “yurttaşlarını” katletmeye cüret edebileceğini ilan ediyor olmasından kaynaklanmıyor, onun deliliği hak edişinin sebebi emperyalizme horozlanmaya kalkmasındandır. Kaddafi diğerleri gibi katletmedi (henüz), katledeceğini ilan etti ama diğerlerinden asıl farkı, onun, tıpkı emperyalizmin Afganistan, Irak, Kürdistan, Çeçenistan, Kosova da yaptığı gibi ölü sayısını sadece bir istatistik olarak göreceğini söylemesidir. Kaddafi, ne kadar Filistinli öldürürse öldürsün, tüm insani kaygı çığlıklarını ve tepkilerini kulak arkası eden Netanyahu gibi davranacağını söylediği ve emperyalizm de onun ciddiyetini anladığı için Libya farklılık taşıyor.

Libya’da, uygar dünyayı ve onun tepkilerini tıpkı Putin gibi umursamayan, Kaddafi olduğu için Kadife Devrim gerçekleşmiyor.

Fakat Libya’nın asıl gösterdiği kadim bir dersin tekrarıdır: Ayaklanan kitleler silahsız devrim yapamaz. Tunus ve Mısır’da yaşanan tam olarak buydu. Fakat onların gösterdiği bir diğer gerçek ise silahın kimin elinde olduğu ve namlunun ucunun nereye doğrultulacağını gösterenin kim olacağı idi. Önderlik olmadan devrim olmaz. Beceriksiz de olsa bir önderliğe ihtiyaç duyar her devrim. Ayrıca her önderlik peşinden gidebileceğimiz gibi değildir; ancak bu da başkalarının gitmesine engel de değil!

Tunus ve Mısır’da bir ilk yaşandı: Tarihte ilk kez er ve erbaşlar değil bir ülkenin ordusu, Genelkurmay’ından çavuşuna kadar emir ve komuta zincirini koruyup kollayarak, topyekun devrim saflarına geçti, hatta devrime önderlik etti. Mısır’da ülke ekonomisinin yüzde 10’undan fazlasını elinde bulunduran ordudan söz ediyoruz. Eğer Türkiye’de olsaydı, bu, aşağı yukarı bir OYAK devriminden söz etmek gibi bir şey olurdu.

Savaş esnasında, şiddet araçları tekeli sahibi devletin, şiddet aygıtı içinde (üniformalı proleterlere “silahlarınızı subaylara doğrultun”) propaganda yaparak bu aygıtın (ordunun) devrimin karşısına dikilmemesinde başat rol oynayan Bolşevizme ve taktiklerine gerek yoktur artık; günümüzde ordular, genelkurmayları liderliğinde devrim saflarına katılmaktadır; hatta devrime önderlik etmektedir, deniliyor bize kısacası.

Apoletleri sırma püsküllü genelkurmay başkanı Kaddafi “devrimi” durdurduğunda, Libya’da sınıfların yanında aşiretler de çözümlemelere dahil ediliverdi birden; burada işçi sınıfının aslında uluslararası bir proletaryadan oluştuğu ve onlarından gemilere binerek ülkelerine kaçarken devrim yapamayacakları; “Arap devriminde” bir sapma yaşandığı vb. keşfedildi. Sürekli devrimler sıkıntıya girdi, kesintisiz devrimler aksadı.

Kuzey Afrika devrimlerinden dersler çıkaran ve Bolşevizmin naaşıyla yetinmeyen kimi Marksistler tıpkı 1989 Doğu Avrupa devrimlerinde olduğu gibi özgün bestelerini söylüyorlar:

Devrimler Marksizmi öldürür!

6 Mart 2011/Sendika.org

{jcomments on}