Anasayfa İçerik Derlemeler Ortadoğu İran'da Haziran ayaklanmalarının ardından - Kaan Evren Başaran

İran'da Haziran ayaklanmalarının ardından - Kaan Evren Başaran

Geçtiğimiz Haziran ayı boyunca dünyanın her tarafından insanlar, İran'da gerçekleştirilmiş olan Cumhurbaşkanlığı Seçimlerini takiben haftalarca süren kitlesel protesto gösterileri, şiddetli çatışmalar ve rejimi sarsan boyutlara varan kısmi ayaklanmalara dair haber ve görüntüleri büyük bir ilgi ve merakla takip ettiler. Kitlesel protesto gösterilerini bastırmak üzere rejim tarafından uygulanan baskı ve şiddet dalgası önce bir miktar haber konusu edilmiş olsa da, hem İran İslam Cumhuriyeti rejiminin uluslarası ve yerel haber kaynaklarına yönelik uyguladığı sansürün etkili oluşu, hem de yaygın şiddet dalgası karşısında protesto hareketinin ilk bir-iki haftaki kitlesel görünürlüğünü kaybetmesi sonucunda İran'da ciddi bir rejim değişikliğine gebe olan ayaklanma süreci gündemden düşmeye yüz tuttu. Ancak kitlesel protestoları ve rejimin karşı karşıya olduğu tıkanıklığı doğuran dinamikler henüz değişmediği için Haziran ayı boyunca süren kısmi ayaklanmalar sürecini yeniden incelemek, bu geniş ve çalkantılı coğrafyadaki değişim potansiyellerini iyi değerlendirebilmek için oldukça önemli gözüküyor.

Bilindiği üzere söz konusu ayaklanma süreci 12 Haziran günü düzenlenmiş olan seçimlerin sonuçlarının şüphe uyandıracak şekilde sandıklar kapandıktan oldukça kısa bir süre sonra, halihazırdaki Cumhurbaşkanı Ahmedinejad'ın lehine açıklanmasının ardından başlamış; 13 ve 14 Haziran günlerinde protesto gösterilerinin şiddeti artmış; seçim sonucunda yenilmiş olan adayların bu protesto gösterilerini kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya niyetli oldukları ortaya çıktıktan sonra 15 Haziran'da en kitlesel haline ulaşarak milyonlarca insanın katıldığı yürüyüşlere sahne olmuştu. Giderek büyüyen eylemlerin önünü almak üzere 16 Haziran'da rejim kurumları seçim sonuçlarına dair şikayetleri değerlendirmeye ve kısmi düzeltmeler yapmaya hazır olduklarını açıklamıştı; ancak kitlesel gösteriler hem yaygınlaşarak devam etti hem de giderek daha radikal ve yer yer çatışmacı bir kimlik kazanmaya başladı.

Bir yandan kitlesel gösterilerin, diğer yandan ise özellikle Tahran ve diğer büyük kent merkezlerinde kısmi ayaklanmaların yaşandığı süreç açısından önemli bir dönüm noktası 19 Haziran günü rejimin sözde ruhani 'yüce lider'i Ayetullah Hamaney'in yıllardan beridir ilk kez verdiği bir Cuma hutbesinde seçim sonuçlarının tanrı'nın iradesini yansıttığını, Ahmedinejad'ın zaferinin kesin olduğunu ve protestolara daha fazla müsamaha gösterilmeyeceğini vurgulamasıyla yaşandı. Bu tehtidkar konuşmanın protesto gösterilerini yatıştırmasını bekleyenlerin aksine, kitlesel gösterilerdeki çatışmalar hızla yaygınlaştı ve rejim güçleri göstericilerin üzerine daha büyük bir etkiyle saldırmaya başladı.

Rejimin dinsel meşruiyetinin genel kabul gördüğünü varsayanlar 20 Haziran'daki ilk büyük gösterileri 'yüce lider'in otoritesinin sarsılması olduğunu düşünerek şaşırdılar. Yine aynı gün bir protesto gösterisi esnasında vurulan Nida Sultan isimli genç kadının dünya televizyonlarında anı anına yayınlanan ölümü takip eden günlerde İran'daki göstericileri bekleyen dehşetin habercisi oldu. Ayaklanma ve gösterilerin ikinci haftası boyunca rejim güçleri gösterilerin üzerine daha büyük ve yaygın bir şiddetle saldırarak, sayıları binlere varan insanın yaralanmasına, kimi kaynaklara göre toplamda üçyüze yakın insanın ölümüne yol açacak şekilde hedef gözeterek ateş açmaya başladı. Bu süreçte bir yandan kitlesel protesto hareketleri bastırılır ve Musavi ile diğer yenik Cumhurbaşkanı adayları itidal ve gösterilere ara verilmesi çağrıları yaparlarken, ayaklanma benzeri şiddetli direnişler ve rejimin en güçlü pozisyonunu temsil eden Hamaney'i kasteden “Dikatatöre Ölüm!”, “Mollalara Ölüm!”, “İslam Cumhuriyeti'ne Ölüm!” sloganları yaygınlık kazandı.

Haftalar süren belirsizliklerin ardından, Hamaney'in 26 Haziran'da konu ile ilgili ikinci Cuma Hutbesinde ayaklanmaları bastırmak için daha fazla şiddet uygulanacağını, sürecin seçimlerle ilgili olmadığını ve protesto gösterilerine katılanların tümünün rejim düşmanı olduğunu belirtmesinden sonra rejim güçleri kitlesel tutuklamalara, paramiliter güçlere ilaveten sivil faşist unsurların da örgütlendiği, ayrım gözetmeyen bir şiddet kampanyasının uygulanmasına başladılar. Rastgele ve yaygın şekilde gerçekleştirilen saldırılar insanları terörize ederek protesto hareketini bastırmayı hedefliyordu. Şiddet, cinayet, tutuklama, yakalananlara uygulanan yaygın işkenceler, üniversitelerin kapatılarak sınavların (şimdilik) Eylül ayına ertelenmesi, sokağa çıkma yasağı gibi olağanüstü tedbirlerle sıkı yönetim koşulları dayatılmaya çalışılsa bile hala hem kitlesel gösteri düzenleme çabalarının hem de rejim güçleri ile çatışmaların yer yer devam ettiği haberlerine tanık oluyoruz.

İran İslam Cumhuriyeti Rejiminin Niteliği

1979'dan beri benzeri görülmemiş ve İran'daki İslam Rejimini sarsmakta olan bu gösterilerin niteliği hakkında neler söylenebilir? İslam Rejimi'ne yönelmiş olan bu gösterilerin toplumsal temellerinin hangi tarihsel süreçlerce beslendiği ve hangi güncel sorunlar tarafından şekillendirildiği konusuna biraz eğildiğimizde, İran İslam Cumhuriyeti'nin 'olağanüstü' karakterinin rejimin yapısını belirlediği gerçeği ile karşılaşıyoruz. İslam Cumhuriyeti 1979 yılında İran'da Şah rejimini deviren kitlesel ayaklanmalar ve radikal işçi sınıfı hareketini zor yolu ile bastırmak ve yeniden kapitalist düzen içerisine sıkıştırabilmek üzere başlangıçta uluslarası burjuvazinin desteği ile tarihi ve bölgesel şartların ortaya çıkarttığı belirleyiciler içerisinde oldukça özel bir baskı rejimi olarak şekillenmişti.

Mollalar, 1979 devrimi akabinde Radikal Sol'a yönelik geniş kapsamlı kıyım harekatı dışında; Irak ile girişilen savaş sürecinde, savaşın hemen başlarında Irak teslim olmayı önermiş olmasına rağmen, İslami iktidarı kurmak ve pekiştirebilmek amacıyla savaşın uzun yıllara yayılmasına ve toplumsal altyapıyı ve dinamik nüfusun büyük bir kesimini bertaraf etmesine sebep olarak açık ve göstergesel şiddetin yaygın olarak uıygulandığı bir baskı rejimini yerleştirmeyi başardılar. Bugünün sözde reformcusu Musavi'nin başbakanlığında, Irak'la olan savaşın bitimine yakın 30 bin siyasi makumun idam edilmesi her türlü bağımsız siyasi faaliyetin zor yoluyla bastırıldığı bu yoğun baskı rejiminin süregiden 'olağanüstü' karakterinin önemli bir tanıtlayıcısı oldu.

Toplumsal cinsiyet ayrımcılığına, ceza hukukunda kısas ilkesi ve örgütlü şiddetin taşlayarak öldürme gibi en vahşi biçimlerine dayanan bu rejim toplum içerisinde geniş bir huzursuzluğu besliyor; dışa kapalı ve politik özgürlükleri kısıtlayıcı yapısı ve 1979 devrimi zamanından kalan kapatılmamış hesapların etkisi ile ciddi bir nefret birikimine sebep oluyordu. Rejim zayıflama belirtileri gösterdiği her kavşakta kitlesel ayaklanmalarla karşılaşıyor, uluslarası kapitalist düzenin diğer unsurları ile uyumlanma ihtiyacı karşısında her 'normalleşme' girişimi kendisine yönelik öfkeyi şiddete dayalı bir şekilde bastırma gereği karşısında bocalayarak başarısız oluyordu.

‘Normalleşme ihtiyacı’ ve ‘zora dayanan olağanüstü yapı’ arasındaki bu çekişme 90’lı yılların sonlarına doğru yeni rejimin birikim mekanizmalarının ürünü olan yeni bir türedi burjuva kesimi ile devlet yapısının tepesine çöreklenmiş, her ne pahasına olursa olsun var olan iktidar yapısını korumaya niyetli olan gelenekselci mollalar arasındaki kutuplaşmada ifadesini bulmaya başladı. 1999 yılında büyük bir kampanya ile Cumhurbaşkanı seçilen Hatemi’nin temsil ettiği ‘reformcu’ hareket, rejimin yapısında büyük bir değişim, demokratikleşme, İran toplumunun dışarıya açılması vaatleri ile yelkenlerini şişiriyor; ancak her adımlarında rejimi kontrol eden iktidar yapılarını elinde tutan gelenekselci kanat tarafından iş göremez hale getiriliyordu.

Sözde ‘reformcu’ cephe, İran’daki birikim rejiminin tıkanma potansiyelleri karşısında uluslarası yapı içerisine daha fazla entegre olması gerektiğinden yola çıkarak bir yandan aşırı sömürüye dayalı sınıfsal iktidar yapısını koruyabilmek için İslam Rejiminin ideolojik çerçevesini koruyarak diğer yandan rejimin örgütlenişinde biçimsel değişiklikler yaparak dışa açık ve serbest rekabetçi bir ortam hazırlamayı hedefliyordu. Rejimin tepesindeki gelenekselci mollalar ise bir yandan rejimin totaliter ve baskıcı yapısındaki olası herhangi bir açılımın aşağıdan gelebilecek şiddetli kalkışma tehdidini kızıştıracağından, diğer taraftan ise bu türedi burjuvazinin serbest rekabetçi projesinin devlet mülkiyetine dayalı birikim modelinde kendi kanalları ile Avrupa’daki bankaların kasalarına akan sermaye birikiminin düzenini bozacağından korkarak rejimin en tepelerindeki avantajlarını elden kaçırmamak için ellerinden geleni yapıyorlardı.

Nitekim Hatemi’nin başını çektiği ‘reform’cu hareketin rejimin yoğun baskıcı yapısına karşı olası bir gevşemeye sebep olabileceği düşüncesi 1999 ve 2003 yıllarının yaz aylarında iki ayrı ayaklanmalar dalgasına yol açtı. Bu ayaklanmalar bir yandan rejim açısından zor yolu ile bastırma pratiklerini şiddetlendirerek gelenekselcilerin gücünü arttırdı. Diğer yandan, bu esnada ABD’nin Ortadoğu coğrafyasına yönelik müdahaleciliğindeki artış, bölgedeki askeri varlığının ve çatışmacı potansiyelinin Irak’ın işgali ile birlikte yeni bir boyuta taşınması, özel olarak da İran’ın adını zikrederek bu ülkeye yönelik tehdit düzeyini arttırması hem bu ülkenin uluslarası sistem içerisindeki izolasyonunu şiddetlendirdi. Bu durum İran içerisinde insanların varoluşuna dışaradan yönelmekte olan tehdit histerisi ile birlikte güvenlik paronayasını arttırarak Ahmedinejad gibi çatışmacı ve tehlikeli bir karakter nezdinde gelekselci molla cephesinin toplumu yeniden esir almasına olanak verdi.

Ancak Ahmedinejad’ın popülist politikaları petrol fiyatlarının hızla yükseldiği yıllarda İran ekonomisine finansal bir şişkinlik sağlasa bile, küresel ekonomideki durgunluğa bağlı olarak hammadde fiyatlarındaki gerileme sonucu İran ekonomisi giderek daha çok gerilemiş, işsizlik ve kapitalist birikim açısından verimsizlik son iki yıl içerisinde toplumsal yapıyı kırılma noktasına kadar getirmişti. Devletin elindeki birikmiş ve kullanılamaz durumdaki varlıkların değerlerinin yağmalanarak yeniden dolaşıma sokulması zorunluluğu İran’daki burjuva kampların her ikisi tarafından kabul ediliyor olsa dahi Ahmedinejad ve rejimin devamını faşizan örgütlenmenin şiddetini arttırmakta gören çetesi bu varlıkları giderek askeri-sınai bir oligarşi halini almakta olan paramiliter örgütlenmelere aktarmak; Hatemi gibi İslam rejiminin başından beri ağır sınıfsal sömürüden iyi bir pay alabilmeyi başarmış olan türedi burjuva kesimi ise kendi ceplerine doldurmak istediğinden 2009’daki seçimlere gelinceye kadar her iki kesim de birbirlerinin boğazlarına yapışmış; olaylı geçen seçim kampanyalarında, oldukça büyük çaplı bir Doğan-Erdoğan çekişmesinde olabileceği gibi birbirlerine dair yolsuzluk, usulsüzlük, talan ve yağma iddialarını ortaya dökmüşlerdi.

12 Haziran’daki seçimler İran’daki burjuvazinin karşıt kamplarının hesaplaşmalarında yeni bir aşama olarak, bir yandan hızla çökmekte olan ekonomisini yönetemeyen; bir yandan uluslarası sistem içerisinde karşı karşıya olduğu izolasyonu aşmayı beceremeyen ve aklı sıra ulusalarası sisteme yeniden eklemlenme süreci içerisinde kendi açısından daha avantajlı şartlar elde edebilmek için nükleer enerji konusundaki diretmeleri ile kendisine yönelik askeri müdahale tehdidinin cenderesini habire daraltan; işgücünü daha vasıflı ve üretken hale getirebilmek için bir yandan eğitim ve demokratik etkileşim kanallarını açmak zorunda kalırken öbür yandan zora dayalı iktidarını korumak için siyasal özgürlüklerin bastırılmasını, kadına yönelik ayrımcılık ve baskıyı şiddetlendirmek zorunda hisseden bir devlet aygıtının yeni idarecilerini meşrulaştırmak amacı ile düzenlendi. Ancak hem rejimin karşı karşıya olduğu sıkışmanın hem de burjuvazinin içerisindeki yarılmanın boyutlarının büyüklüğünden dolayı; seçimler bu kapışmanın yeni bir dengede devam etmesinden ziyade, kitle hareketinin de ortaya çıkmasıyla birlikte büyük çaplı bir dönüşüme gebe sistem içerisinde ciddi bir yarılmanın ortaya çıkmasına sebep oldu.

Gösteri ve ayaklanmaların özellikleri

Burjuva kamplaşmanın rejimin kurumsal yapısını neredeyse işlemez hale getirdiği böylesi bir durumda, hoşnutsuzluk ve öfkeleri birikmiş olan insanlar da hızla hareketlenmeye başladılar. Başlangıçta seçim sonuçlarından hoşnutsuzluk şeklinde açığa çıkan gösteriler; seçim sonuçlarını takip eden günlerde devlet aygıtının adeti olduğu üzere gösterilere hızlı ve etkili bir şekilde müdahale etmediği görüldükçe kitleselleşti. Seçimden yenik çıktığı ilan edilen tarafların seçim sonuçlarını kabul etmediklerini ve gösterileri desteklediklerini açıkladıklarında, burjuva kamplaşmanın geldiği yeni aşamada devlet aygıtının işleyişini tamamen kitleyebilme ihtimali ile ilgili olarak büyük bir belirsizlik oluştu ve zor aygıtını oluşturan insanların da yer yer gösterilere müdahale etmekten geri durmaya başlayıp, süreci gözlemleyerek yapılması gerekenin ne olduğunu anlama çabası içerisine girdikleri görüldü. Bu şartlar altında sokağa çıkan insan seli milyonları aştı.

Elbette seçimi takip eden ilk günlerde hızla harekete geçen ve İran toplumunu ciddi bir şekilde değiştirmeye niyetlenen milyonlarca insanın bir kuytuda fırsat kollayan adanmış devrimciler olduğunu düşünmek safdillik olur. Öyleyse böylesine büyük bir kitleyi harekete geçiren güdüleyiciler ne olmuş olabilir? ‘Yüce lider’ Hamaney’in konuşmasında belirttiği gibi bu insanlar eğer seçimlerin galibinin Musavi olduğu açıklanmış olsaydı da gösteri yapıyor olacaklardıysa eğer, bu kadar geniş çaplı toplumsal kesimlerin işaret ettikleri toplumsal değişim talepleri neler olabilir?

Yazının buraya kadar olan kısmında İran İslam Cumhuriyeti Rejiminin niteliğini belirleyen özelliklerin niteliği ve rejimin sıkışmışlıklarından kaynaklı olarak çıkarılabileceği gibi İran’daki insanların kitlesel itirazının ve değişim isteklerinin arkasında temel olarak üç unsur yatmaktadır. Bunlardan ilki giderek kötüleşmekte olan ekonomik duruma bağlı olarak ortaya çıkan yoksullaşma, işsizliğin yaygınlaşması, yaşam koşullarındaki bozulma ve bu sorunlara yönelik her iki kampın da etraflı bir çözüm önerisini ortaya koyamaması. İran’daki insanlar bugün artık İran ekonomisinin uluslarası alanda karşı karşıya olduğu yalıtılmışlık içerisinde; doğal zenginliklere kısıtlı bir zümrenin el koyması ve buradan elde edilen gelirin popülist yöntemlerle dağıtılması yolları ile günümüzdeki ve gelecekteki yaşam koşullarının iyileşeceğine olan inancını kaybetmiş durumda.

Kitlelerin itirazını güdüleyici ikinci temel unsur, uluslarası yalıtılmışlık konusu ile bağlantılı olarak süregiden savaş tehdidine karşı rahatsızlık tarafından belirleniyor. Hem seçim kampanyaları zamanında hem de Ahmedinejad’ın yeniden Cumhurbaşkanı koltuğuna oturtulmasına yönelik itirazlarda en önemli konu başlıklarından biri uluslarası alanda var olan savaş tehdidini bertaraf etme kapasitesinin yokluğu idi. Seçim kampanyaları boyunca hangi adayın İran’ın barış elini dünyaya daha inandırıcı şekilde uzatabileceği tartışılırken, nükleer enerji diretmesine dair ‘bombaya karşı hayatın daha önemli olduğu’ önermesi yıllardır yaygın olarak tartışılmakta. 1980’li yıllar boyunca Irak ile yapılmış olan yıkıcı savaşın bedelleri hala insanların hafızalarında taze olduğundan radikal mollaların yeniden İran’da yaşayan insanların tepelerinden bomba yağmasına sebebiyet verecek maceracılıklarına karşı ciddi bir direnç olması da kaçınılmazdı.

İran’daki insanların ortaya koydukları toplumsal itirazın en önemli üçüncü ayağını ise özgür ve eşit bir toplumsal hayat sürebilme özlemi oluşturuyor. Özellikle Ahmedinejad döneminde artan kadın düşmanı uygulamalar, din polisinin örtünme zorunluluğunun uygulanma biçimine dair artan zorlamaları, rejimin artan korkusu ile bağlantılı olarak sıklaşan hunhar infaz biçimlerinin yarattığı öfke; gösteri ve ayaklanmalarda kitlesel olarak başı çeken kadınların radikal hareketinden de anlaşılabileceği üzere artık dayanılmaz bir boyut kazanmıştı. Zoraki ‘refomcu’, Hatemi gibi daha büyük isimlerin olası bir hesaplaşma sürecini düşünerek seçim yarışından son dakikada çekilerek öner sürdükleri, reform cilası ile parlattıkları Musavi isimli azılı katil de kampanyasının seyri boyunca giderek daha fazla kadınların hakları konularına değinmek zorunda kalmış, yükselmekte olan toplumsal hareketin kendi etrafında toplandığını gördükçe daha fazla eşitlik ve toplumsal haklar konularını gündeme getirmeye başlamıştı.

Ağır baskı koşullarının olduğu ve bağımsız siyasi örgütlenmenin yasak olduğu İslam Cumhuriyeti’nde rejim en derin çekirdekleri içerisinden gelen Musavi’nin seçimleri takiben toplumsal itiraz hareketinin önderliğine soyunması kitleler açısından protesto hareketi içerisinde yer alırken bir yandan da rejimin saldırılarından korunmanın bir olanağını ortaya çıkartmıştı. Rejime yönelik öfke önce somut bir konu etrafında Ahmedinejad’ın yeniden Cumhurbaşkanı ilan edilmesine yönelik bir itiraz ile dile getirilmeye başlamış, ancak gösterilerin kontrolden çıkacağından korkan ‘yüce lider’ Hamaney’in ilan edilmiş seçim sonuçlarının geçerliliğini savunarak ağırlığını koyması ile hızla bu en büyük temsilcisi nezdinde rejimin ve molla iktidarının tümüne yönelik bir itiraza dönüşmüştü. ‘Yüce Lider’in sözde ruhani yol gösterici oluşundan da kaynaklı olarak rejim içi çatışmalarda böylesi açıktan bir tavır alması kendisini de siyasi tartışmanın ortasına yerleştiren bir hamle oldu.

İran’daki insanları bekleyen olasılıklar

İran İslam Cumhuriyeti’de iktidarı elinde bulunduran elitler açısından en önemli unsur korku ve şiddete dayalı bu iktidar yapısının devam ettirilmesi olduğundan, İran’da hakim durumdaki burjuva kesiminin Haziran’daki ayaklanma süreci ile başa çıkma yöntemi yine ağır şiddet yöntemlerini uygulamak oldu. Özellike Haziran ayının sonlarından itibaren gösteriler çok ağır şekilde silahlandırılmış güvenlik kuvvetleri tarafından sert şekilde dağıtıldı, yaygın ve yer yer rasgele de uygulanan şiddet toplumsal itirazlarını dile getirebilmek için sokaklara çıkan insanları sinmeye zorlandı; gözaltına alınan binlerce kişi yoğun işkencelerden geçirilerek sahte itirafları imzalamaları sağlandı; politik tutukluları sindirebilmek için rasgele idamlar yapıldı; sokaklarda ve gösterilerde infaz edilenlerin cesetleri bile ailelerine teslim edilmeyerek ailelerinin böylesine büyük acılar içerisindeyken süründürülür duruma getirilmeleri ile birer örnek haline getirilmeye çalışıldı.

Bütün bu yöntemlerle kitlesel gösteriler şimdilik durdurulabildiyse de insanların itirazlarını dile getirme azmi engellenemeyerek, şiddetli çatışmalara rağmen düzenlenen radikal eylemlilikler, her gece apartmanların çatılarına çıkılarak atılan çığlıklar ve buna benzer farklı biçimlerde ortaya çıkan protesto eylemlerinde kendilerini ifade etme çabası sürmektedir. Bu esnada sözde ‘reformcu’ türedi burjuva kesim Rafsancani gibi isimlerin etrafında ise din adamları hiyerarşisi içerisinde kendi toplumsal projelerine sempati ile bakan kesimleri zorlayarak Ahmedinejad’ın çeteleri ile devlet yapısında kısmi yeniliklere gidecek ve kendilerine belli alanları açacak bir ittifakın arayışı içersindeymiş gibi gözüküyor.

Bu yoğun baskı ve olağanüstü hal koşullarının birikmiş olan ve bir kez ortaya çıkmaya başlamış olan kitlesel öfkeyi tamamen ortadan kaldırabilmesi şu aşamada zor gözükmektedir. Eğer rejim yapısı, ‘reform’cu cephenin elini güçlendirmek üzere; Türkiye’deki devrimcilerin aşamalı devrim anlayışına gönülden bağlı oluşlarından ötürü olası tek olumlu seçenek olarak gördükleri ‘demokratik açılımlar’ın gerçekleştirilmesinden ziyade; kesin olarak zor ve baskının uygulanmasının devam ettirilmesi tercih ederlerse, şiddetin yaygın kullanımına dair olanaklarının etkinliğine rağmen hem rejimin ideolojik zeminini yeniden güçlendirecek hem de çıkışsızlık hissiyatını güçlendirerek insanların sindirilmesine, fiziksel olarak da yok edilmelerine olanak sağlayacak çatışmacı bir ortamı da körüklemek zorunda kalacaklardır. İran İslam Cumhuriyeti rejiminin böylesi bir çatışmalı ortamı yaratma ve tırmandırma çabası ise hem İran’da yaşayan hem de bölgenin ve insanlığın geneli açısından ciddi bir felakete sebep olabilir.

İran’daki rejimin yaygın baskı uygulamalarını tercih ettiği açıklaştıktan sonra ABD dışişleri bakanlığının İsrail’in İran’a yönelik tek taraflı saldırısını gündeme getirecek açıklamalar yapması da bu paralelde değerlendirilebilir. Nitekim ABD ekonomik, askeri, uluslarası ve iç siyaseti bağlamındaki koşullarından kaynaklı olarak yeni bir cephede savaşa girişmeyi göze alamayabiliyor olabilir. Ancak İran rejiminin muktedirleri ise İsrail ile girişilebilecek füzelere dayalı bölgesel bir kapışmanın yıkım potansiyelleri açısından kendi iktidarını perçinlemeye yarayacak bir son çıkış olarak görüyor olabilir.

Bütün bu şartlar değerlendirildikten sonra İran İslam Cumhuriyeti’ndeki rejimi devirecek bir hareketin başarıya ulaşmasını belirleyecek şartlara dair de bir iki cümle edilebilir. İktidar sahipleri arasındaki kamplaşma, kurulu düzenin işlemesini engelleyen tıkanıklıklar, yaygın bir öfke ve hoşnutsuzluk, kitle hareketinin varlığı gibi devrimci koşulları belirleyen birçok unsurun var olmasına rağmen rejimin iktidarını hala koruyabiliyor olması belki de işçi sınıfının henüz sınıf karakterini ortaya koyacak şekilde harekete geçmemiş olmasından kaynaklanıyor olabilir. İşçi sınıfının bağımsız bir şekilde ve düzenin gündelik işleyişini durdurabilecek bir kapasitede ortaya çıkmasının rejimin zor aygıtını kullanma kapasitesini ortadan kaldırabilecek yegane unsur olduğu düşünülebilir.

Ancak bu tahlilde bizi sıkıntıya düşüren unsur, işçi sınıfının bu şekilde bir müdahalede bulunmasının koşullarının nasıl belirlendiğine dair bilgimizin azlığı. İşçi sınıfı tarihsel deneyimi içerisinde oldukça sınırlı örnekler içerisinde böyle bir davranışı sergilemiş ve her seferinde de kurulu düzenin alaşağı edilmesine sebebiyet vermiştir. İşçi sınıfının bağımsız bir sınıf olarak örgütlenerek toplumsal itirazını kitlesel bir şekilde dile getirdiği koşullar ne yalnızca maddi ve ekonomik koşullara, ne de yalnızca siyasi koşullara bakılarak anlaşılabilir. Genellikle uzun bir vade içerisinde şekillenen bu durum hem maddi olanakların el vermesi hem de siyasi deneyimlerden oluşan bir birikimin deneyimlerinin yaygınlaşmış olması ile ortaya çıkmaktadır.

İran’daki durum açısından toplumsal altüst oluşa hazır koşulların ortaya çıkmış olduğu söylenebilir. Aynı zamanda işçi sınıfının günümüzde İran’da var olan kesimleri hem geniş ve zengin bir mücadele tarihine hem de onlarca yıldır zor koşullara rağmen yürüttükleri mücadele deneyimlerine sahip durumdadır. Dolayısıyla İran’da eşitlik ve özgürlüğün bayraklaştığı devrimci bir dönüşüm sürecinin arifesinde bulunduğumuz söylenebilir. Bu umudun gerçekleşebilmesinin neredeyse tek belirleyeni işçi sınıfının bağımsız ve somut bir güç olarak siyaset sahnesine çıkmasıdır. Bu da olasıdır ki siyasi mücadeleler devam ederek bu mücadelelerin kendi sınıfsal zemini ile uyuşmakta olan taleplerini de bayraklaştıracak siyasi grev dalgalarının yayılması ile gelişecek bir durumdur.

İran dışında yaşamakta olan bizlerin ise bu sürece katkı sağlayabilmek adına rejim karşıtı toplumsal muhalefet hareketinin daha da güçlenebileceği siyasi koşulları hazırlayabilmek adına hem İran’da mücadele içerisinde olan insanlarla dayanışmamızı yükseltmek hem de İran İslam Cumhuriyeti rejiminin hoyratça kullandığı zor ve şiddet yöntemlerini engellemeye çalışmak olabilir. İran’da süregiden idamları durdurmaya çalışmaktan tutarak siyasi tutsakların salıverilmesini sağlamaya çalışmak gibi kampanyalarla şu an iktidarda bulunan molla rejiminin temsilcilerine yaptıkları eylemlerin hesabının sorulacağı düşüncesini dayatamak gerekmektedir. Modern çağ boyunca kitle katliamcıları yaptıklarının yanlarına kar kalmayacağı korkusunu hissettikçe kendilerini geri çekilmek zorunda hissetmişlerdir.

Bugün İran’daki İslami diktatörlüğü devirmek için uğraşanların bir avantajı dünya üstündeki insanların büyük bir çoğunluğunun dikkatlerinin İran’da olup bitenlere dönmüş olmasıdır. Tıpkı 1980’lerde ırk ayrımcılığına dayalı Güney Afrika Cumhuriyeti’nin Apartheid rejiminin dünyada yaşayan milyonlarca insanın baskısı ile izole edilmesi ve sonunda yıkılması gibi bugün de cinsiyet ayrımcılığına dayalı İran İslami Apartheid’ının tarihe gömülmesinin vakti gelmiştir. İran’da rejim karşıtı göstericilerin yoğun bir şiddet dalgası ile karşılaşacaklarını bildirdikleri halde hala sürdürmeye çabaladıkları eylemlere giderken birbirlerini cesaretlendirebilmek için attıkları slogalarda olduğu gibi:

“Mah Hameh Bah Ham Hastim!”: Hepimiz Bu İşin İçinde Beraberiz ve

“Shah Soltan Velayat”: Artık Sonunuz Geldi!

23 Temmuz 2009 tarihinde www.sendika.org adresinde yayınlanmıştır.

{jcomments on}