Anasayfa İçerik Derlemeler Ortadoğu Herkesin hesabı kanla - Fehim Taştekin

Herkesin hesabı kanla - Fehim Taştekin

“Martta duvarlara ‘İrhal, irhal; yeskutu nizam’ (Git, git; rejim yıkılıyor) sloganını yazdıkları için tırnakları sökülen Deralı çocukların hikâyesini yazmıştım. Bu rejimin idam fermanıydı. Çocuklar babaları adına korku duvarını yıkmıştı. Bu olay gösterileri tetikledi. Ve isyan sivildi. Rejim kan dökerek sükûneti aradı, olmadı. Mayısta Lazkiyeli Ayhan’ın hikâyesini de yazmıştım. Çocukları işkence görmüş 15-20 ailenin kapılarına geceleri silah bırakılmıştı. Aileler silahları toplayıp istihbaratın önüne atarak ‘Alın silahlarınızı’ demişti. Müthiş bir basiretti, halk tuzağa düşmemişti. Muhaliflerin İstanbul’daki ilk toplantısında bana da söz verildiğinde şunu söylemiştim: ‘Barışçıl devrim sürecini zehirleyen 4 şey var: Dış müdahale, dış müdahaleye davetiye çıkaran şiddet, şiddeti besleyen mezhepçilik ve etnik çatışma.” Bu uyarının 4 madde olarak sonuç bildirisine girmesi muhalefetin sağduyusuna dair umutlarımı arttırmıştı. Maalesef birileri şiddetin cazibesine kapıldı, intikam ateşine yenildi. Silahlı direniş hücreleri türedi. Şiddet palazlandıkça mezhepçilik ve etnik fay hatları harekete geçti. Bunun sonucunda muhalifler isyanı yeterince kitleselleştiremedi. Sokağın gücüyle rejimi deviremeyince asi askerlere umut bağlandı. Hesapta ordu parçalanacak ve rejim içerden çökecekti! Ancak kışlalarda beklenen hızda çözülme olmayınca muhalifler dış müdahaleyi çözüm olarak görmeye başladı. Ve kartlar iç savaş için açıldı. Şimdi hesap şu: ‘Ülke iç savaşa sürüklendikçe Rusya ve Çin veto kartını masada daha fazla tutmayacak. Ve Libya’daki gibi uluslararası güçler ‘özgürlük savaşçılarıyla’ birlikte Esad’ı tarihin çöplüğüne gönderecek… Türkiye Esad’la dostluğuna güvenerek Suriye’yi radikal manevralarla reform yoluna sokabileceği iyimserliğine kapıldı. Kendine aşırı güvenin verdiği rahatlıkla Esad’a 15 gün süre tanırken aslında kendi kredibilitesini riske attı. Darbe artığı Türkiye Anayasası’ndan 30 yıldır kurtulamayan Türkiye, Esad’dan bir çırpıda her şeyini borçlu olduğu Baas rejimini çöpe atmasını bekledi. Vaat edilmiş sözler tutulmayınca da Türkiye kandırılmış bir ülke kızgınlığıyla Esad’ı defterden sildi. Böylece Batılı dostlarının istediği yere savruldu. Liderler şiddetle reddetse de Türkiye bundan böyle operasyonun ihale edildiği ülke konumunda.”

Bir yazı hikâyesi

Bu girişi 24 Kasım’da Alman Die Zeit gazetesine yazmıştım. Benden “Makale Esad rejiminin haksızlığına karşı haykırış olabilir, aynı zamanda Türk hükümetine ‘harekete geçin’ diyebilir” notuyla yazı istediler. Duruşumun farklı olduğunu söyledim. “Size içerik dayatmıyoruz” diyerek çark ettiler. Yazıyı gönderince itiraz edip ‘diplomasi’ olarak öne sürdüğüm çözüm önerimi açmamı istediler. “Özgür Suriye Ordusu’na Türkiye’ye himaye sağlayarak iç savaşın pasif tarafı oluverdi. Türkiye Özgür Suriye Ordusu’nu dizginleyebilir, Esad’ın bütün dostlarını toplayıp Şam’a çıkarma yapabilir” diyen eklemeler yaptım. Başka izahatlar istediler, istifimi bozmadan yeni ilaveler yaptım. Yazı basılmadan önce şu not geldi: “Hiç kimse görüşlerini paylaşmıyor ama yayımlıyoruz.”

Sahada kasımdan bu yana gidişat değişmedi. Muhalifler 6 bin, Esad güçleri 2500 kayıp verdi. Rejim bir ölüm makinesine dönüştü, bunda kuşku yok. Silahlı direnişin ana müsebbibi de kendisi. Mesele akan kanın durdurulmasıysa ölüm makinesini kışkırtan etkene de değinilmeli. BM Güvenlik Konseyi’nde tasarı lehine oy kullananlar için soruyorum: “Kentleri silahlı grupların eline geçince tank paletlerini çalıştırmayan kaç ülke kalır? Akan kan artık çift taraflı.

Bir tezgâh mı?

Önceki gün BM Güvenlik Konseyi’ndeki oylama öncesi Humus’ta korkunç bir katliam yaşandı. Katliam bir tezgah mıydı? Önce asi askerlerin, kontrol noktalarına saldırarak 12 askeri öldürdüğü söyleniyor. Kışkırtıcı ilk darbeden bahseden yok. İlk kareleri sansürlenmiş filmle haber bombardımanı altındayız. Muhalif kaynaklar ölü sayısını 345’e, yaralı sayısını 1600’e kadar çıkarttı. Sonra BBC, bir muhalif gruba dayanarak ölü sayısını 55’e çekti. Şam ise meydana dizilen cesetlerin muhaliflerin kaçırıp öldürdüğü kişilere ait olduğunu iddia etti. Mermilerin Hatay’da Güveççi köyüne düştüğü de söylendi. Buna bir Türk kanalına çıkan Suriye Ulusal Konseyi üyelerinin “PKK’lılar Esad güçlerinin yanında yer alıp halka ateş açıyor” iddiası eklendi. Hem BM’deki aktörleri askeri müdahaleye razı etme, hem de Türkiye’yi savaşın içine çekme yönünde tehlikeli bir oyun bu. Türk kamuoyu da bu kışkırtmaya çok açık. Özellikle İslamcı kesimlerde bir gazavat havasıdır gidiyor. Birkaç ay önce muhaliflerin bir başka konferansında konuşmacıydım. Bir tarih profesörü “Suriye’den Filistin’e kadar bütün bu coğrafyayı kurtarmak üzere inşallah ‘Birinci Tayyip’ dönemi ilan ederiz” deyince kulaklarıma inanamadım. Bir başkası Başbakan Erdoğan’a ‘Selahaddin Eyyubi’ rolü biçti. Ötekisi “Kurtuluş Sünni Türkiye’nin liderliğinde” dedi. Bu parolaya ‘amenna’ demeyen yoktu. Ankara’nın aldığı pozisyonun tabandaki karşılığı bu.

Eksik Libya senaryosu

Tarafların şiddete son vermesini ve Esad’ın yetkiyi devretmesini isteyip aksi halde başka önlemler alınacağını vaaz eden BM tasarısına tam destek sunan Türkiye dönüşü çok zor bir noktaya geldi. Bu pozisyon Özgür Suriye Ordusu üyeleri dahil tüm Suriyelilere kucak açmayı da içeriyor. Bu, tampon bölgenin Suriye değil Türkiye sınırlarında olacağı anlamına geliyor. Batı-Arap kampının Özgür Suriye Ordusu’nun iç savaşı büyüterek rejimi devirmesi seçeneğine oynadığı açık. Nitekim Türkiye’nin himayesindeki Özgür Suriye Ordusu lideri Riyad Esad saldırıları arttıracaklarını ilan etti. Bundan sonra Libya’daki gibi Araplar eliyle muhaliflerin silahlandırılması süreci hızlanabilir. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın ‘Libya Temas Grubu’na benzer şekilde Suriyeli muhaliflere destek grubu oluşturulması çağrısı, Amerikalı Senatör Joe Lieberman’ın “Muhalifleri silahlandırmalıyız” çıkışı bunun işareti.

Bundan sonra şiddetlenen iç savaşın faturası da Esad’a kalkan oldukları gerekçesiyle Rusya ve Çin’e kesilecek. Rus dış politikasının yeniden Putinleştiğine dair tespitleri çok duyacağız. Adil bir fotoğraf çıkarmak için vetocu kanadın endişelerine de bakmak gerekiyor. Her şeyden önce müdahaleci kanat Libya’da inandırıcılığını yitirdi. ‘Uçuşa yasak bölge kararı’ askeri müdahaleyle rejim değişikliği için kullanıldı. Suriye’ye karşı cephede başı, Bahreyn’de özgürlük arayışını tanklarla bastıran Suudiler çekiyor. “Kadınlara futbol izlemeyi yasaklayan Suudi Arabistan’ın demokrasiden bahsetme hakkı yok” diyen Suriye’nin BM Daimi Temsilcisi Beşar Caferi’ye kim itiraz edebilir? Dış müdahaleden özgürlük bekleyenler, Irak’ın 1 milyon insanını toprağa verdiğini, iktidarı da Saddamcıklara teslim ettiğini unutmamalı. İşin bir de stratejik yönü var ki akan, kan olunca bu da teferruata dönüşüyor. Bu noktada İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Salihi’nin “Suriye direnişin bedelini ödüyor” sözünü, İsrail Başbakan Yardımcısı Moşe Yaloon’un “Esad rejimi yıkılırsa şeytan ekseni zayıflar” tespiti ile eşleştirince Suriye’deki hesap daha anlaşılır hale geliyor. ‘Rusya veto kartıyla iyi mi yaptı kötü mü yaptı’ tartışması bir yana Batı-Arap ittifakının kötü sicili ve silah zoruyla rejim değiştirme yönelimi Esad rejiminin elini güçlendiriyor.

6 Şubat 2012/Radikal