Anasayfa İçerik Derlemeler Ortadoğu Ayaklanan halk devrim de yapar! - A. Cihan Soylu

Ayaklanan halk devrim de yapar! - A. Cihan Soylu

“Devrimler çağı”nın sona erdiğini ve sınıflar ile onların mücadelelerinin “Tarihe karıştığı” ya da artık bir daha gündeme gelmeyecek şekilde geride kaldığını ileri süren burjuva ve liberal propaganda, burjuvazi adına buna duyulan inancın ifadesi miydi? Buna inanan avanaklar muhtemeldir ki oldular, vardılar. Ama burjuva-emperyalist cepheden ve onun dümen suyunda yürüyen liberal-neoliberal kapitalizm savunuculuğu “sathı”ndan böyle bir inancın olduğu çok büyük oranda kuşku götürür.

Burjuvazi ve her türden temsilcisi tarafından on yıllar boyu sürdürülen bu propagandayla amaçlanan; işçi sınıfı başta olmak üzere halkların kendi talepleri için ve sömürüden kurtulmak üzere sermaye diktasına karşı devrimci girişkenliği ve başkaldırılarının önünü almaktı. İşçi ve emekçiler burjuvaziye karşı; onun dişinden tırnağına silahlı devlet aygıtına ve iktisadi-politik tüm alanlardaki egemenliğine rağmen başarabilecekleri hayalini dahi beslememeli; sosyal-iktisadi ve politik hak ve özgürlük için ayaklanma cüretini asla göstermemeliydiler. Bunun için kendilerine, kendi güçlerine, örgütlü eylemlerinin yıkıcı ve yapıcı kuvvetine inançlarını yitirmeli; mevcut sömürü sisteminde egemenler tarafından uygun görülen ne ise onu kabullenme dışında bir alternatifleri olduğunu düşünmemeliydiler. İktidar olduğu yerlerde işçi iktidarları yıkılmış; üretim araçlarının kolektif-toplumsal mülkiyetiyle sağlanan üstün toplumsal gelişmeye büyük darbeler vurularak izleri dahi ortadan kaldırılmış iken, başka türlü “Hayaller kurmak” boşunaydı(!)

Sınıf gerçeği ve süren mücadele

Bu burjuva propagandası tümüyle kof ve dayanaksızdı. Maddi toplumsal gerçeklerle ve toplum yaşamında kaynağını bulan sınıf mücadeleleriyle bağdaşmaz ve ona karşıttı. Gücü ve etkisi, inandırıcı dayanaklara sahip olmasından değil, uluslararası sermayenin muazzam büyüklükte ve genişlikteki olanaklarıyla yürütülmesindeydi. Ancak bu özelliğinin de sonu gelmez bir başarı sağlaması mümkün değildi.

Toplum çünkü, hiçbir ülkede, burjuvazinin ileri sürdüğü üzere, “Ulusal zenginlikten birlikte yararlanan, eşit haklara sahip bireylerin toplamı”ndan ibaret, “Çelişkisiz bir bütün” değildi. Kapitalist üretim sistemi koşullarında buna ne olanak vardı ne de gerçekleşmesi mümkündü. Kanıt mı? İşte tüm bir kapitalizm tarihi! Ve yine burjuvazi ve yalanlarına rağmen, hiçbir ülkede ve hiçbir zaman işçi ve emekçiler üzerindeki burjuva baskısı eksik olmadı. Biçimi ve dozu değişmesine rağmen özüyle sermayenin işçi sınıfı ve tüm halk üzerindeki diktatörlüğü olmaya devam etti. Batılı sözüm ona modern entelektüellerle “neocon”cu emperyalizm liberallerinin çok demokratik olarak gösterdikleri “parlamenter sistem”lerin tümünde de halk, şayet hakları için meydanlara dökülüyorsa, karşısında hakim sınıfın silahlı gücünü, politikacılarını, hükümet ve partilerini, mahkemelerini ve diğer kurumlarını gördü. Onların “aşağı halklar”; “cahiller sürüsü”, “demokrasiden bihaber geri topluluklar” olarak gördükleri bağımlı ülkelerin halkları üzerindeki diktatörlükler ise, bunlar ister Arap ülkelerindeki gibi “Kıral-Şah-Sultan” unvanlı ‘diktatörler’ tarafından isterse “cumhuriyet”-”demokrasi” payesi biçilmiş burjuva tekelci gericiliğin kurumlarınca temsil edilsinler, en gelişmiş, “en uygar”(!) denilen emperyalist “demokrasi”lerin koruması altında oldular. Onların yardakçılığını yapacak şekilde ‘ikbal’ ile ödüllendirildiler.

Böylece ne sosyalizmin bir toplumsal sistem olarak varlığını sürdürdüğü ve sömürülen sınıf ve halklar için örnek oluşturduğu koşullarda ne de tasfiye edildiği ve bu tasfiye ile en önemli desteklerinden birini kaybetmiş işçi sınıfının her bir ülkede mücadelede geriye düşürüldüğü son on yıllarda sınıf mücadelesi ve devrimci girişkenlik hep var olageldi. Başka türlüsü olanaksızdı: işsizliğin, açlık ve yoksulluğun, baskı, eşitsizlik ve hak yoksunluğunun olduğu yerde mücadele de var olacaktı. Hemen her ülkede, bu mücadele bazen geri düzeye düşerek bazen büyük ve ileri hamleler göstererek devam etti. Sadece bu da değil; işçi ve emekçilerin en ileri kesimleriyle onların mücadelesiyle birleşmiş devrimci aydınların bir devrim ve halkın devrimci kalkışmasıyla sermaye diktatörlüklerini alaşağı etme çabaları da var olageldi. Tarihe kazınan, ne olursa olsun tarihten silinemezdi.

‘En geri' diye horgörülen halklar ayaklandı!

Tunus ve Mısır başta olmak üzere bazı Arap ülkelerinde yaşanan ayaklanmalar ile bu ayaklanmaların halkın demokratik yönetimine doğru genişletme çabaları karşısında alınan tutumları önce iki başlık altında ve sonra da ikincisini iki alt başlık altında ayırmak mümkündür. Bu ayaklanmaların, kapitalist baskı ve zorbalığın en yoğun, sömürü, işsizlik, yoksulluk ve hak yoksunluğu kaynaklı çelişkilerin keskin olduğu yer ve halkalar arasında yer alan ülkelerde patlak vermesi, nerede yaşıyor olursa olsunlar işçi ve emekçiler ile onların kurtuluşu için mücadele eden gerçek devrimciler tarafından coşkuyla desteklenmeleri doğaldı. Öyle de oldu. İşin bu yanı üzerinde burada etraflıca durmak gerekmiyor. Bu konuda olsa olsa daha fazla neler yapılabilirdi diye görev ve sorumluluklar üzerine düşünülebilir.

İkincisi sermaye güçlerinin tutumudur: bir devrim olasılığını hiçbir zaman hesap dışı tutmayan ve bunu önlemek için tüm güçleriyle savaşan burjuva emperyalist cephe ile liberal vs. “avadanlıkları”, birbiriyle dolaysız bağlı, birbirini tamamlayan ancak bazı yönleriyle de ayrışan tutum içinde oldular.

Başından itibaren ABD, AB(Fransa-Almanya-İtalya ve diğerleri), İsrail ve Türkiye yönetimleri ayaklanan halkların iktidarı yıkacak kadar ileriye gitmemeleri taktiği izlediler. Yüz binlerin-milyonların sokaklara dökülüp “diktatör defol!” nidalarıyla iktidarları tehdit ettikleri bir ortamda, “Halkın talepleri dikkate alınmalı, demokratikleşme için ne gerekiyorsa yapılmalı” vaazı kaçınılmaz ve gerekliydi. Halkların “Teskin edilmesi”-oyalanması ve kabul edilebilir bir sınır içinde tutulmaları için “taviz politikası” izlenmeli, ancak ne pahasına olursa olsun iktidar da kaybedilmemeliydi. Emperyalist koruma altında tutulan ve onlar aracıyla bu ülkelerin kaynaklarını yağmalayanlar çıkarlarının aleti diktatörleri gerektiğinde gözden çıkarabilirlerdi. Esas olan bu ülkelerin sömürü alanı olarak tutulması ve rakip emperyalistlerle pazar dalaşında mevzi kaybetmemekti. ABD, WikiLeaks belgelerinde yazılı olduğu üzere daha öncesinde “kötü günler” için Ömer Süleyman’ı hazırlamıştı. Eski istihbarat şefi general Filistin halkının mücadelesinin daha fazla kana boyanması için gerektiğinde İsrail askerlerinin Mısır topraklarına girebilmelerini dahi teklif edecek kadar kendi ülkesi ve Arap halklarının düşmanı bir CIA-Mossad patentliydi. Mübarek’in yerine onun gelmesiyle “daha diri bir at”a binilmiş olunacaktı! ABD ve AB için hayati diğer konu-ilkiyle iç içe olmak üzere-İsrail gericiliğinin ayakta tutulması ve korunaklı halde olmasıydı. Yılda 1.3 milyar dolarla beslenen Ordu ve generallerin desteğinde Ö. Süleyman ile İsrail siyonistlerinin iş birliğini sağlamlaştırmak; Suudi gericiliği ve Ürdün Kırallığıyla iş birliğini güçlü tutmak için harekete geçildi. İsrail ise, Netanyahu ile genelkurmay başkanının açıktan ilan ettikleri üzere “çok yönlü savaş” için alarma geçti! Suudi kıralı, Berlusconi ile birlikte, halkın “defol hain!” diye dışa attığı Mübarek’i “candan” sahiplendiler. Ve Türkiye, Başbakanın “tellal çağırarak” yaptığı açıklamalar ile perde arkası pazarlıklarda ABD ve İsrail ile birlikte Ömer Süleyman üzerinde anlaşma yapması gibi ikili oyunu “başarıyla” oynadı.
Bütün gerici ‘‘aktör’ler, “istikrarın sağlanması ve korunması” konusunda hemfikirdiler. “İstikrar” Ortadoğu-Kuzey Afrika bölgesinde mevcut iş birlikçi gerici “düzen”in ayakta tutulması; emperyalistler ile İsrail aleyhine bir durumun ortaya çıkmasının engellenmesiydi.

Türkiye’nin ve dünyanın birçok ülkesinin-Batı Avrupa, ABD ve İsrail başı çekiyor- ‘sağcı’ sözüm ona liberalleri-Taha Akyol bunlardan biridir- yaşananları “Eski totaliter ve sosyalizan geleneğin yıkılmaya devam etmesi”(!) olarak tarif etmeye çalışırlarken, yine sözüm ona “laik ve liberal” solcu- demokratlar maskeli modern ırkçılar, yaşanan devrimci durum ile halk ayaklanmalarını, Arap halklarını ırkçı küçümsemeyi elden bırakmaksızın değerlendirmeye yöneldiler. Bunlara göre de, “yeterince aydınlanamamış”, “dini ideolojinin etkisindeki” Arapların ayaklanmasından “Bir şey çıkmaz”dı(!) Tutumlarının Batılı emperyalist aşağı görmeyle birleştiğinin ne denli farkında oldukları tartışılır.

İş, ekmek, sosyal ve politik haklar, yaşamın iyileştirilmesi talepleriyle “dindar” emekçilerin ayaklanmaları “olanaksız”lığa aykırı sayılıp aşağılandı. Siyonist barbarlık, Filistin işgalini ve orada giriştiği katliamcı politikayı sürdürmekte zorlanacak ve Amerikan çıkarlarının bekçi köpekliğini yapmakta eli-kolu serbest olamayacak bir İsrail’e tercih edildi, vb.

Yeninin niteliğini mücadelenin düzeyi belirler

Tunus ve Mısır halklarının, taleplerinin bir kısmını elde ettikleri ve daha ileriye gitmek üzere direnişi çeşitli biçimlerde sürdürdükleri bugünkü koşullarda, bu ayaklanmaların sermaye ve gericiliğe karşı mücadelenin, fikri ve örgütsel-eylemsel güçlendirilmesi açısından kalıcı izler bırakacağından kuşku duyulamaz. Ayaklananlar şimdi “Kaos ülkeye de size de zarar verir” umacısıyla durdurulmaya, sakinleşmeye ikna edilmeye çalışılıyorlar. Ne kadar etkili olacağını önümüzdeki günler daha net olarak gösterecek.

Ancak eski tarz gidilmesinin önünde çok ciddi engeller oluştuğu da bir gerçektir. Emekçilerin “Eski tarz yaşama”yı istemedikleri görüldü. Buna karşın zor ve hileyle buna yeniden ikna edilebilirler(!) Bu durumda da, yine kazanmışlardır ya da daha doğru deyişle nasıl kazanacaklarına dair muazzam bir deneye daha imza atmışlardır.

Dipten kaynayıp gelen dalgaların yüzeyi sarstığı böyle bir ‘toprak’ta, sarsıntıların önümüzdeki dönemde nereleri vuracağını da yaşayarak göreceğiz. Gelişmeleri bundan böyle esas olarak emekçilerin ve tüm ezilenlerin kararlılıkları ve taleplerini elde etme azmi belirleyecektir. “Yeter, diktatör defol!” diye dövüşe kalkanların iktidarı da isteyecekleri ve istediklerinde de almak için kuvvetle savaşacakları bu gibi zamanlarda, mücadeleyi tüm ülkelerde en ileriden örgütlemeye çalışmak geriye atılamayacak bir sorumluluktur.

10 Şubat 2011/Evrensel

{jcomments on}