Henüz teori üreten bir toplum değiliz. Yaşamın boyutlarını kurgulayabilen, bu kurgulara göre kararlar alabilen ve hayata geçiren bir tarza sahip değiliz.
Nerden geldiği, nasıl oluştuğu konusunda çok da farkında olmadığımız yaşam anlayışımız, ruh yapımız, alışkanlıklarımız öngörüden uzak, müdahil olmaktan, iradi yapıyı kullanmaktan men edilmiş durumda.
Kendimize, birbirimize, geleceğimize bakışımız güdülerin etkisinde. Hırs, arzu, istek ya da kıskançlık, nefret ve çekemezlik duyguları hakim. Aklın yeri, duygular ve alışkanlıklar karşısında ruhi ve toplumsal şekillenişimizde çok az yer edinmiştir.
Demografik özelliklerimiz bunun gölgesinde şekilleniyor. Habire çocuk yapıyoruz. Yani ürüyoruz. Ama bu çocuklara ne bir barınak, ne bir ekmek ne de bir duygu ve ruh verebiliyoruz. Kent ortamında kadının pozisyonunu belirleyemiyoruz. Ya öldürüyor, ya eve, ya türbana kapatıyoruz. Onun toplumsal, iktisadi düşünsel katılımını görmezden geliyoruz. Sokakta büyümüş çocuklar gençlik çağında kendilerini tanımlayabilecekleri bir iş, bir mesleki eğitim imkanına sahip olamayınca, ezik ve komplekslidirler.
Bu haliyle tipik geri kalmış bir toplumuz. Ki bu söylem bile yeterli değil. Toplumsal kökenleri parçalanmış, başkaları eliyle yeniden şekillendirilmeye eklemlenmeye başlanmış ama bu uygulamada kötü sonuçlar vermiş.
Böylesi bir durumda kültürel doku, buna bağlı olarak etik, hukuk, benlik ve bilinç iğdiş olmuş. Paramparça edilmiş bir kollektif toplumsal dokudan etrafa sıçrayan ne idiğü belirsiz bireyler ve gruplar topluluğu ortaya çıkmış.
Kriminal ekonomimin aktörlerinin insan malzemesini besleyen bataklığın besleyicileriyiz. İmkan olsa da suç istatistikleri ortaya çıkarılsa. Görülecektir ki;
Mafya'nın tetikçilerinin önemli bir bölümü
Tarikatların ve fundementalist yapıların müritlerinin önemli bir bölümü
Radikal sol gurupların büyük çoğunluğu
Rüşvet, iltimas, hırsızlık, tehdit eylemlerinin hatırı sayılır tetikçilerinin veya uygulayıcılarının önemli bir sayısı bizim toplumumuzun ögeleridir.
Psikolojik yanı olan, daha özgün biçimiyle entegre olamayışın yarattığı stres ve depresif hastalıklar, şizofreni, ülser, melankolik rahatsızlıklar çok yaygın. Ama daha farkına varılmamış, tedavi edilmesi bilincine kavuşulmamış, günlük yaşamın bir parçası ya da tam deyimiyle kadere ter edilmiş. Beklenmedik, aşırı reaksiyoner ilişkiler, eşini, çocuğunu, ailesini öldürmeye varacak düzeyde çatışmalar bunun bariz göstergeleridir.
Bu bir çığlıktır.
Bilinçli, örgütlü ve akla dayalı olmayınca, programlı bir biçimde dile getirilmeyince, kollektif anlamda tavır ortaya konulmayınca reaksiyonlar böyle ortaya çıkar.
Bu bir isyandır.
Eğer yasal ve meşru zeminlerin içine çekilmezse, ki bu da o toplumun ifadesi olan haklarının teslimiyle ilintilidir, bu isyan bugün olduğu gibi döner kendine şiddet uygular. Uygularken kendiyle birlikte yaşayanı da yakar.
Yüksek dağlarda binlerce yıl yaşamış, şekillenmiş bir ferdi zorla denize sıfır bir mekana sürgüne zorlarsanız, gittiği yerde yaşama tutunamaz. Tutunmasını sağlayacak, mesleki, ahlaki, kültürel dayanakları yoktur.
Yapacağı tek şey vardır. Fiziksel olarak ayakta kalmaya çalışmak. Bir değerden yoksun, sadece fiziki istekleri tatmine yönelik bir yapılanmanın ürününün çok da ahlaki, yasal ve meşru davranması beklenemez. İşte o zaman mafyaya, hırsızlığa, zorbalığa, cana kast etmeye yönelik bir yaşam ve bundan da çıkar kollayan bir davranışın nüveleri ortaya çıkar.
Bugün ki Türkiye'nin militer, bürokratik ve siyasal aktörlerinin yıllar önce biz Kürtler arasında ektikleri tohumlar böyle filizlendi. Bu toplumun yeniden bir düzene kavuşması, sakinleşmesi çok daha zordur. Hele hele temelli bir katılımının sağlanmaması, onlara rağmen bir düzen oturtulmak istenmesi daha bir şiddetli cevap bulur.
1 Mart 2010/Günlük
{jcomments on}