ABD istiyor...
Yazının başlığı Oral Çalışlar’ın 19 Ağustos tarihli yazısıyla aynı. Çalışlar, solun Kürt açılımına nasıl baktığını ortaya koymak için seçmiş bu başlığı ve yazı boyunca da bu bakışı eleştirmiş. İlginç olansa Çalışlar’ın açılımın böyle değerlendirilmesine özsel olarak itirazı bulunmaması; yani Çalışlar da aslında açılımın ABD’nin bölgedeki çıkarlarıyla örtüştüğünün farkında. Aksini düşünüyor olsaydı şu satırları da yazmaması gerekmez miydi: “Hükümetin harekete geçmesinde, ABD’nin ve de Avrupa Birliği’nin olumlu bir tutum almalarının da etkisi olduğu kesin. ABD önümüzdeki yıl Irak’tan çekilmeyi planlıyor. Irak’tan çekilirken, bu ülkede istikrarın sağlanması da gerekiyor. Böyle bir istikrarın sağlanabilmesi için bölge ülkelerinin de bu hedefe uygun hareket etmeleri önem kazanıyor. Bölgenin en istikrarlı ve güvenli ülkesi olarak Türkiye’nin bu sürece katılması kaçınılmaz bir ihtiyaç olarak öne çıkıyor.”
Peki hal böyleyken, yani kendisi de bunu kabul ediyorken, Çalışlar yazısına neden Türkiyeli solcuların, her türlü sorunu emperyalizmin oyunu olarak gördüklerini ve açılımı da bu şekilde değerlendirdiklerini söyleyerek başlıyor? Sorunun yanıtı Çalışlar’ın yazının ilerleyen satırlarında sorduğu bir soruda gizli aslında. Çalışlar diyor ki, “Emperyalizmin çıkarları her zaman çözümün çıkarlarıyla ters düşecek diye bir kural mı var?” “Çözümün çıkarları” Türkçede ne anlama geliyor bilmiyoruz ama Çalışlar’ın Türkiye soluna söylediği şey belli: emperyalizm her zaman kötü değildir, emperyalistler aslında kötü değillerdir, zaman zaman emperyalist planlar, o planların nesnesi olanların da işine yarayabilir. Gayet tanıdık bir söylemin bir parçası bu aslında; “beyaz adamın uygarlaştırıcı misyonundan, sömürge olmaları kendi çıkarlarına olan halklar”a kadar uzanan sömürgeci, kolonyalist bir söylemin.
Çalışlar devam ediyor: “Ülkemiz sol hareketinin gerçekten her kötülüğün altında emperyalizmi görmesi, bazen en temel gerçekleri algılamasına engel oluyor. Türkiye’deki Kürt meselesinin bugünkü hale gelmesinde sadece Batılıların sorumlu olduğunu söyleyerek kendimizi rahatlatabiliriz ama asıl gerçeği anlamadığımız için çözüm de üretemeyiz.” En temel gerçekleri kimin algılamadığı meselesini tartışmak gerekiyor. Çalışlar, Kürtlerin bu topraklardaki var olma mücadelelerine Türkiye solunun vermiş olduğu desteği unutmuşçasına, solcuların meselenin bugünkü haline gelmesinde batılıların sorumluluğundan bahsettiğini söylüyor. Oysa solcular meselenin “emperyalizmin bir oyunu” olduğunu hiç söylemedi, şimdi de söylemiyor. Söyledikleri, meselenin emperyalist projelerin bir parçası haline getirilmeye çalışıldığı ve istenenin gerçek değil bu projelere uygun bir çözüm olduğu. Çalışlar devamında son yılların moda sol-liberal tezini de tekrar ediyor: “...son yıllarda geleneksel milliyetçilerle, ulusalcılar da bu türden bir ‘emperyalizmle mücadele’ anlayışı üzerinde birleştiler. Sosyalistlerin önemli bir kesimi de onların peşine takıldı.” Böylelikle bakla ağızdan çıkıvermiş oluyor: ulusalcı ve milliyetçiler emperyalizme karşıyız diyorlar, sosyalistler de anti-emperyalist. Demek ki sosyalistler de ulusalcı/milliyetçi.
Fethullah destek veriyor...
Bu, işin “ABD istiyor” kısmı. Peki ya “Fethullah destek veriyor” kısmı? Çalışlar bu konuda sessiz kalmayı tercih ediyor ama konuşanlar da var ve onlar bu desteği açık bir şekilde dile getiriyorlar. Örneğin Rasim Ozan Kütahyalı desteğin de ötesinde bir ittifaktan söz ediyor. Kütahyalı’ya göre “Türkiye’nin İslami hassasiyete sahip insanları”nı AKP ve Gülen hareketi temsil ediyor. DTP ve Öcalan ise Kürtlerin önemlice bir bölümünün temsilcisi konumunda. Kütahyalı her iki kesimin de “Türk devlet zihniyetinin gözünde makbul olmayan ‘zenci yurttaş’ tipini temsil ettiği söylüyor ve ekliyor: “Yeni kuşakların mutluluğu için ayrılıkları şimdilik paranteze alan bir erdem ittifakı zamanıdır...” İhsan Dağı ise Zaman’daki köşesinde, özellikle dindarları sürece ikna etmek için, şöyle diyor: “...vatandaşın başörtüsüne yasak getiren anlayış ile anadilini yasaklayan, halkın kullandığı köy, kasaba, şehir isimlerini değiştiren, insanların çocuklarına hangi ismi vereceklerini buyuran, nerede hangi dili konuşacaklarını belirlemeye yeltenen devlet ve anlayış arasında bir fark yok. Mübarek Ramazan ayına girerken dindarların bunu biraz düşünmesinde fayda var.” Sanki ortada sınıfsal kimliği olmayan, küresel kapitalizmin dışında, emperyalizmle herhangi bir bağlantısı bulunmayan bir devlet var ve her ne yapıyorsa kötülüğünden, zalimliğinden yapıyor, icraatlarının sömürü düzeni ile herhangi bir bağlantısı bulunmuyor, demek ki Kürdü de Müslüman’ı da, kendisinin işçi, köylü, ücretli, yoksul olduğuna bakmaksızın bu zalim devlete karşı zengin Müslüman’la ya da zengin Kürt’le bir arada olabilir, ortak çıkarlarını savunabilir.
Dünyaya liberalizmin ve muhafazakârlığın gözlükleriyle bakanların sınıf körü olmalarından doğal bir şey yok elbette. Bu kadar ısrarlı bir şekilde yalan söylemelerinin ise doğal olup olmadığını bilmiyoruz. Yalanla kastettiğim ise şu: bugün Kürt açılımı denen süreç, son MGK bildirisinden de gayet iyi anlaşılabileceği üzere, bizzat o kendisine karşı ittifak çağrısı yapılan devlet tarafından yürütülüyor. Bu isimlerin aklına devlet dediğinde hala CHP’li/tek partili yıllar geliyor olabilir ama bugün devlet bizzat AKP ve cemaatin ta kendisidir ve Kütahyalı da Dağı da ve öteki liberal-muhafazakâr kalemler de, bu devlete karşı bir ittifak çağrısı yapıyor olamazlar, öyle değil mi? Demek ki ortada karşısında ittifak yapabilecekleri bir devlet bulunmuyor ve demek ki yalan söylüyorlar.
Mehmet Altan da Öcalan’ın yaptığı son açıklamadan sonra köşesinde Murat Belge ve Eser Karakaş’a da atıfta bulunarak Öcalan’ın artık ikinci cumhuriyetçi olduğunu söylüyor. Mehmet Altan’ın ve diğerlerinin Öcalan’dan ikinci cumhuriyetçi diye bahsetmelerinin sembolik açıdan büyük bir önemi bulunuyor. Böylelikle Kürt halkı liberal-muhafazakâr entelijansiyanın büyük rol oynadığı yeni bir rejim inşası sürecine katkı koymaya, liberal-muhafazakâr ittifaka dâhil edilmeye çalışılıyor, Öcalan’a da ABD’nin ve cemaatin hoş geldin mesajı iletilmiş oluyor.
“ABD istiyor Fethullah Destek Veriyor.” Çalışlar’ın cümlesi sahiden de süreci veciz bir şekilde anlatıyor. Kürt hareketi içerisinde de tıpkı karşı tarafta olduğu gibi, Kürt halkını ABD ve cemaatin projesinin bir parçası haline getirmek isteyenler, Kürt hareketinin ilerici unsurlarını tasfiye etmek ve bir Kürt-İslam sentezini hayata geçirmek isteyenler olabilir, olacaktır. Ancak bunu isteyenlerin Kürt emekçilerini ve yoksullarını kolaylıkla ikna edebilecekleri konusunda kendilerine fazla güvenmemeleri iyi olacaktır. Bu topraklarda her şeye rağmen Kürt emekçilerinin ve yoksullarının da yüzünün dönük olduğu bir sol damar vardır ve bu sol damar şimdilik zayıf da olsa atmaya devam etmektedir. Türkiye solunun görevi Türk ve Kürt emekçilerini örgütleyerek bu damarın hızlı bir biçimde atmasını sağlamaktır. Sendika.Org’un Aktüel Gündem yazısında da belirtilmiş olduğu üzere, “Gerçek bir toplumsal iyimserlik yaratmak için sürecin doğru okunması ve yaratılan büyük beklentilere kapılmadan Türk ve Kürt emekçilerinin küçük adımlarla öreceği uzun erimli bir mücadele sürecinin göze alınması” gerekmektedir. Süreç, solunu aramaktadır.
sendika.org{jcomments on}