Kültür - Bilim
Panoptikon'da isyan! - Ender Helvacıoğlu
Panoptikon'da isyan! - Ender Helvacıoğlu
Cuma, 03 Temmuz 2009 16:36
Deniliyor ki, her hareketimiz izlenebilir, her davranışımız tespit edilebilir, hakkımızdaki her türlü bilgi edinilebilir. Bilişim teknolojisinin hâkim sınıflara sunduğu olanaklar, bütün dünyayı bir “Küresel Panoptikon”a dönüştürmüştür. İnsanı ürküten, paranoyaya sürükleyen bir durum. Ama bu, madalyonun bir yüzüdür; karamsar yüzü. Gelin konuya farklı bir bakış açısıyla yaklaşmaya çalışalım; karamsarlığın içindeki iyimserliği bulmayı deneyelim. Düşünün ki, “Panoptikon”dayız ve o koşullarda dahi bir isyan örgütlemeye uğraşıyoruz.
Elinizdeki sayının kapak dosyasının konusu, Gözetim Toplumu. Sistemin hâkim güçlerinin, bilgisayar ve iletişim teknolojilerindeki gelişmeleri kullanarak toplumu, hatta bütün dünyayı nasıl bir “Küresel Panoptikon”a dönüştürdükleri anlatılıyor. Bilişim teknolojisinin hâkim sınıflara sunduğu olanaklar ve ulaşılan nokta, Zamyatin’in, hatta Orwell’ın bile dudaklarını uçuklatabilir. Deniliyor ki, her hareketimiz izlenebilir, her davranışımız tespit edilebilir, hakkımızdaki her türlü bilgi edinilebilir. İnsanı ürküten, paranoyaya sürükleyen bir durum.
Ama bu, madalyonun bir yüzüdür; karamsar yüzü. Gelin konuya farklı bir bakış açısıyla yaklaşmaya çalışalım; karamsarlığın içindeki iyimserliği bulmayı deneyelim. Düşünün ki, “Panoptikon”dayız ve o koşullarda dahi bir isyan örgütlemeye uğraşıyoruz. Mahkûm arkadaşlarımızı nasıl bir kuramla isyana teşvik edebiliriz?
Big Brother nerede?
Gözetleme eyleminin kendi başına bir değeri yoktur. Sistemin egemenliğinin bir aracıdır gözetleme. Sistem kendisini ne sadece baskı araçlarıyla ne de gözetleme mekanizmalarıyla koruyabilir. En önemlisi, sistemin kitleleri kazanma gücü, yani ideolojik hegemonyasıdır. İnsanlar, sistem tarafından gözetlenmeye ikna edilirler, hatta gönüllü olarak gözetlenmek isterler. Gözetleme eyleminde huzur vardır, güven vardır; Big Brother gece gündüz onları tehlikelerden korumaya çalışmaktadır. Big Brother’a hava gibi, su gibi ihtiyacımız vardır; onsuz olamayız! İşte sistemin asıl gücü buradadır, yoksa gözetim teknolojilerinin gelişmişliğinde değil. Yani sorun esas olarak teknik bir sorun değil, bir ideolojik hegemonya sorunudur.
Panoptikon’un mantığı da budur. Orada bir gözetleyen bile yoktur; mahkûmların beynine gözetlenme şüphesi şırınga edilmiştir sadece. İnsanlar aslında kendi kendilerini gözetlerler. Sistem insanların içine işlemiştir, onların maymunluğundadır. Gözetim toplumu denen toplum, bir “Big Brother”ın herkesi gözetlediği bir toplum değildir. Gözetim toplumu, herkesin birer “Big Brother” olduğu bir toplumdur. En başta da kendi kendisinin Big Brother’ı.
Panoptikon iktidarının zayıflığı: Yüzde 100 olma zorunluluğu
Demek ki, Big Brother her yerdedir. Peki, çok mu karamsar bir tablodur bu; hiç de değil... Nereden baktığımıza bağlı. Her yerde olan, aslında bir anda hiçbir yerde olmayabilir. Heryerdeliğin diyalektiğidir bu. Her yerde olan, aslında yoktur; tıpkı Tanrı gibi. Her yerde olanı yok etmek için, tek bir yerde olmadığını göstermek yeterlidir. Her şeye muktedir olan Tanrı, tek bir şeye muktedir değilse, o artık bir Tanrı olabilir mi? Heryerdelik, hiçbiryerdeliğin eşiğidir. Heryerdelik, iktidarını ancak her yerde olabilirse koruyabilir. Mutlak bir güce, uç noktaya ulaşmanın bedelidir bu: Yok olmak. Heryerdeliğe yaklaşan, aslında yok oluşuna yaklaşmaktadır.
1984’ün sistemi, neden tek bir aykırı kişiye, kendisine değil bir başka kişiye yönelen tek bir aşka dahi tahammül edemiyor? Orwell’ın, sisteme muhalefeti cinsel aşk ile simgelemesi de ilginçtir. Big Brother’laşan sistem, tıpkı aşka benzer. Yüzde 99.99...’u olmaz. Yüzde 100 olmak zorundadır. Yüzde 100 olamadığı an, yüzde sıfırdır. Bu nedenle bir küçük aşk bile Big Brother sistemi için yıkıcı olabilir. Tek bir aykırı kişiye bile müsaade etmeyen bir sistem ne kadar güçlü bir sistemdir. Ama bir de şöyle düşünelim: Tek bir aykırı kişiye bile tahammül edemeyen bir sistem, aslında ne kadar zayıf bir sistemdir. Yıkılması için bir kişinin “Kral çıplak!” demesi yeterlidir.
Panoptikon’da isyan hem çok zordur, hem de çok kolay. Çok zordur; ama bir eşiğe kadar. Belki de Panoptikon’dan firar etmek için elini kolunu sallayarak çıkıp gitmeye cesaret etmek yeterlidir. O noktada varsın, çıplak zor devreye giriversin; Panoptikon mantığı yıkılmıştır bir kere. Yıkılışın somutlaşması, artık sadece bir mücadele meselesidir. Panoptikon (Big Brother) iktidarı aslında en zayıf iktidardır.
Hey Big Brother! Hadi bizi gözetle; tükenişini ve yıkılışını gör!
Neden gözetleriz? Şüphe duyduğumuz ve korktuğumuz için. Gözetlemeye gerek duyan, aslında kaybetmeye başlamıştır. Egemenliğinden emin olan, gözetlemeye ihtiyaç duymaz. Gözetleme, egemenliğin zayıfladığı noktada başlar. Zayıflayan ve gerileyen güçlerin eylemidir gözetleme. Bir toplum gözetim toplumu haline gelmişse, o artık hâkim sınıflarının ilerletici dinamizmlerini yitirdiği, doğal yollarla yönetemediği bir toplum demektir. Yönetilenler, artık gönüllü olarak yönetilmek istemedikleri için, gözetlenmeleri ve maymunlaştırılmaları gerekiyordur. Gözetleme aslında, sistemin dinamiklerinin zayıflamaya, mızrağın çuvala sığmamaya başladığı noktada yoğun olarak devreye girer. Gözetim ne kadar büyük bir ihtiyaç haline gelirse, gözetleyenler için son o kadar yakın demektir. Demek ki, son tahlilde, gözetlemek hiçbir işe yaramaz. “Acı gerçeği” engellemez, sadece onun bilincine varmaya yarar. Gözetleyen, eninde sonunda tükenişini ve yıkılışını görür. Gözetim toplumu çürüyen bir toplumdur, yıkılışı veya çöküşü yakındır.
Gözetleme eyleminin öznesi mi daha çok korkmaktadır, yoksa nesnesi mi? Her ikisi de... Ama hangisi daha fazla? Hangisinin korkusu büyümekte, hangisinin küçülmektedir? Gözetleme eylemini gerçekleştiren o muazzam mekanizma, aslında bir fiske ile yıkılabilir: Gözetlenmekten korkmayarak. İşte bu eşik aşıldığında, gözetleme eylemi artık gözetlenen için değil, gözetleyen için bir karabasana dönüşür. Gözetlenen, artık gözetlenmekten korkmuyorsa, gözetleme eylemi değersizleşmiş demektir.
Tarihteki en büyük Big Brother: Tanrı
Bütün sınıflı toplumlar, gün gelir birer gözetim toplumu haline gelirler; bu sadece kapitalizme özgü bir olgu değildir. Dinamizmlerini yitiren, toplumu ilerletemeyen, kitleleri kaybetmeye başlayan hâkim sınıflar, ister istemez gözetim mekanizmalarını devreye sokarlar. Bu noktada artık halklarının öncüsü değildirler, halklarına karşı konumlanmaya (yani kaybetmeye) başlamışlardır.
Tarihteki en büyük ve en etkili Big Brother, Tanrı’dır. O, her şeyi bilen, her şeyi gören ve denetleyendir. Onun bulunmadığı, etkilemediği hiçbir alan yoktur. Kapitalizmin “elektronik göz”ü (David Lyon’un kavramı), Tanrı ile karşılaştırıldığında, deyim yerindeyse komik kalır. Aslında Tanrı da zaman içinde Big Brother’laşmıştır. Tanrı en başlarda, inananların destekçisi, mücadelelerindeki azim kaynağıydı. Tanrı’nın kitlelerin gözündeki evrimine kabaca göz attığımızda, “Tanrı sevgisi”nin giderek “Tanrı korkusu”na dönüştüğünü görürüz. Sevginin korkuya dönüşümü, Tanrı’nın Big Brother’laşma sürecidir. Tabii aslında, Big Brother’laşan Tanrı değil, toplumu Tanrı adına yönettiklerini savlayan aristokrat hâkim sınıflardır.
Yeni Ortaçağ ve burjuvazinin Tanrısı
Burjuvazi, ideolojik düzlemde, bu Big Brother’ı (yani Tanrı’yı) yıkarak iktidara geldi. Burjuvazinin devrimci döneminin filozoflarına baktığımızda sürekli Tanrı’yla savaştıklarını görürüz. Aydınlanma ve demokratik devrimler çağının burjuvazisinin bir Big Brother’a ihtiyacı yoktu; o zaten kitlelerin öncüsüydü. Fakat sömürücü, dolayısıyla emekçi kitlelerle arasında uzlaşmaz çelişkilerin bulunduğu bir sistemin (kapitalizmin) temsilcisi olan burjuvazinin ideolojik düzlemdeki evrimi de feodalizmin Tanrı’sının kaderini paylaşmıştır. Burjuva sistemi de Big Brother’laşmak zorunda kalmıştır. Bu yeni, laik Big Brother, kapitalist teknolojidir. Gözetim toplumunun altyapısını oluşturan bilişim devrimi, kapitalizm koşullarında, farklı bir düzlemde yeni bir Ortaçağ yaratmaya başlamıştır. Eski Ortaçağ Tanrı’nın panoptikonuydu; yeni Ortaçağ ise teknolojinin panoptikonudur. Bu anlamda günümüz kapitalizmi artık, bir zamanlar öncülüğünü yaptığı Aydınlanma ile savaşmaktadır. Devrimci kapitalizmde Aydınlanmanın ve özgürleşmenin araçları olan bilim ve teknoloji, çürüyen kapitalizmde yıkıcılığın aracı haline dönüşmüştür.
İnsan-teknoloji savaşı
Maymundan insana geçişin, insan evriminin itici gücü olan teknoloji, günümüzde insanı maymunlaştırmanın bir aracı haline geldi. Kapitalizm, biyolojik anlamda değil ama, zihinsel anlamda insan evrimini tersine çeviriyor. İnsanın binlerce yıllık düşünsel birikimini törpülüyor ve onu bir “imaj”a, sanal bir varlığa, salt biyolojik ve fiziksel bir varlığa dönüştürüyor. İnsanın içi boşalıyor, bir “ambalaj” haline geliyor; öz yok oluyor, biçim öne çıkıyor. Tabi bu ambalajı ve biçimi de sistem belirliyor; iletişim ve bilişim “devrimi”nin yarattığı ileri teknoloji araçlarıyla. Bu bir çürüme dönemidir ve yaşadığımız çağda insan ile teknoloji karşı karşıya gelmiştir. Bu durum, hâkim sistemin ve bu sistemin temsilcisi olan giderek darlaşan sınıfların, insanın ihtiyaçlarından ve hatta evriminden koptuğunun, ona karşıt bir güç haline dönüştüğünün göstergesidir.
Öyle gözüküyor ki, insanlık yakın gelecekte kapitalist teknoloji ile hesaplaşmak zorunda kalacak. Tıpkı geçmiş yüzyıllarda Tanrı ile hesaplaşmak ve kültürel evriminin yolunu açmak için onu aşmak zorunda kaldığı gibi. İnsanlığın kapitalizmle hesaplaşması, bu sistemin biçimlendirdiği teknoloji ile hesaplaşmasını da kapsayacak. Yakın geçmişte gördük ki, sorunun bu teknolojiye kimin sahip olacağı veya daha ilerisini kimin geliştireceği kapsamında ele alınması, ya yeni “Big Brother”ların yaratılması ya da yarışın kaybedilip var olana teslim olunması sonucunu veriyor. Gözetim Toplumunu, gözetim araçlarını ele geçirerek ve onları “ulvi” amaçlar için kullanarak aşamazsınız (İlk adım olarak bu gerekecek tabii; ama ilk adım olduğu bilinerek). Çünkü yukarıda da söylediğimiz gibi, Gözetim Toplumu bir Big Brother’ın bütün insanları gözlediği bir toplum değildir; insanların Big Brother’laştığı bir toplumdur. O halde bütün Big Brother’laştırma mekanizmalarının yok edilmesi, insanın dönüşmesi (kültürel evrimin tıkanan yolunun tekrar açılması) gerekir. Gözetimin değersizleştiği ve giderek gereksizleştiği, dolayısıyla gözetim teknolojilerinin gereksizleştiği bir toplum.
Tanrı’ya karşı Tanrı’yla mücadele edilemez, yepyeni bir paradigma geliştirilmelidir; var olanı köktenci bir biçimde aşma perspektifiyle. Karl Marx bu yolu açmıştı; sistemin iç çelişkilerinin onu nasıl kaçınılmaz olarak çürümeye ve yıkıma götüreceğini gösterdi. Fakat sonuç itibarıyla Marx, kapitalizmin hâlâ ilerici dinamiklerini tüketmediği bir çağda yaşadı; kuramı ve eleştirisi doğal olarak sınırlılıklar taşır. Bugün sistemin tüm ilerici potansiyelini yitirdiği ve çürümeye yüz tuttuğu bir dönemde yaşıyoruz. Dolayısıyla çok daha köktenci ve kapsamlı bir eleştiri geliştirmenin şartları mevcut. Kapitalist teknolojiye karşı eleştiri, bu bağlamda ele alınmalıdır. Gözetimin, imajın, ambalajın değersizleştiği; tüketim budalalığının, maymunlaşmanın tersine döndüğü bir toplumun teknolojilerinin ve normlarının, günümüz teknolojileriyle ve normlarıyla hiçbir benzerliği kalmayacaktır.
Ütopya en derin gerçektir
Bugünkünden tamamen farklı bir dünya düşüncesi bir ütopya mı? Evet bir ütopya; ama bu noktada ütopya kavramının içeriğinin zaman içinde çeşitli kesimlerce nasıl doldurulduğunu sorgulamak gerekir. Köken itibarıyla “olmayan yer” anlamına gelen ütopya, gericileşen sistemin sahipleri tarafından “boş bir hayal”, en fazla bir “avuntu” olarak tanımlanır. Onlara göre ütopya savunucusu, “tartışılmaz, aksi düşünülmez olgulara” karşı mücadele etme peşindedir; dolayısıyla gerçekleşemeyecek olanı gerçekleştirmeye uğraşmaktadır. Peki, nedir “tartışılmaz olgu”? Tanrı? Teknoloji? Piyasa? Özel mülkiyet ve mal edinme tutkusu? Big Brother? Sistem, kendi vazgeçilmezlerini “tartışılmaz” kılarak ve bunu bütün insanlığa (insanın doğasına) mal etmeye çalışarak kendini üretir; bir yanılsama yaratır. Ama tartışılmazlığını ilan eden, tartışılmasının ütopya olduğunu ilan eden, aslında sonunu ilan etmiş demektir. Ütopya, işte bu “tartışılmaz” olanı tartışır ve sorgular. Ve bu “tartışılmaz” olan tartışılmaya başlandığı an, ütopya gerçekleşmeye başlamış demektir. Bu anlamda ütopya, asıl gerçeğe gidişin yolunu açar. Yanılsamaya karşı, gerçeğin silahıdır ütopya. Ütopyalar, gerçekleştirilmek için oluşturulur. Ütopya kavramının anlamı “olmayan yer” olabilir; sadece bir fotoğraf çekeceksek doğrudur da. Ama olgulara süreç içinde baktığımızda, geleceği temsil eden sınıflar ve giderek tüm insanlık için ütopya kavramının içeriği “olacak olan yer” biçiminde doldurulur. Ütopyanın bilime dönüşme sürecidir bu. İnsanlaşma süreci, “tartışılmaz” olanları tartışa tartışa ve yıka yıka ilerler.
Elinizdeki sayıda, Rennan Pekünlü’nün makalesinde, Richard Feynman’dan aktarılan bir cümle var. Nobel ödüllü ünlü fizikçi diyor ki, “Henüz bilimsel bir çağda yaşamıyoruz”. Bir tartışılmaz olanı tartışma örneği. Kapitalizmin önderliğinde “bilimsel-teknolojik devrim” yaşandığının tartışılmaz bir olgu, bir tabu olarak kabul edildiği dönemde, şu Feynman’ın ettiği lafa bak! Hangisi gerçek; bilimsel-teknolojik devrim yaşandığı mı, yoksa Feynman’ın henüz bilimsel bir çağda yaşanmadığı savı mı? Bizce Feynman’ınki. Peki, hangisi ütopya? Bizce yine Feynman’ınki. Bu kadar basittir, Panoptikon’da isyan çıkarmak.
Bizim Big Brother’ımız
Büyük insanlık ütopyamıza ulaştığımızda, sınıflılığı, eşitsizliği, yabancılaşmayı bir daha geri dönmemecesine söküp attığımızda, insanların kendi kendileriyle ve birbirleriyle ilişkileri nasıl olacak? Nasıl paylaşacaklar, nasıl dayanışacaklar, sorunlarını nasıl çözecekler? Doğruluğun, iyiliğin kıstası ne olacak? İnsanlar, kendileriyle, birbirleriyle ve doğayla nasıl barışık yaşayacaklar? Hangi güç insanları ortak davranışlara itecek? Kısacası, “Ütopya”da da bir Big Brother olacak mı? İnsanları gözleyen, denetleyen, davranışlarını etkileyen, hem sınırlayan hem coşturan bir Big Brother olacak mı?
Eğer insanlıktan, insanlığın bir parçası olarak toplumsallaşmış bireyden söz ediyorsak, olmalıdır. Hem de o güne dek görülmemiş güçte bir Big Brother. Aslında her ütopya bir Big Brother arayışıdır. Ütopya kuran bir Big Brother tarif etmiş demektir.
İnsan zavallıdır, korkar, siner, kuldur, köledir, birbirinin kurdudur, birbirini ezer, yok eder, içgüdülerinin esiridir... Gözetim toplumları, kulluk toplumları, imaj toplumları, bunun temelinde yükselir. Tanrılar, “üst-insan”lar, Big Brother’lar bu bataklıktan beslenir; panoptikonlar bu bataklığa inşa edilir.
İnsan bir tür maymundur; ama insanlık maymunu aşar. İnsan ancak insanlık olduğu zaman bu bataklıktan kurtulabilir. Adem bir hiçtir, Havva da... Ancak “Adem ile Havva” oldukları zaman başkaldırabilirler. Bu anlamda on binlerce yıllık geçmişimiz, insan ile insanlığın mücadelesidir. Ütopyamız insanlık damarına tutunur; insanlık ütopyasıdır. Bizim Big Brother’ımız “vicdan”dır. Yani büyük insanlığın bir parçası olma bilinci; yani gerçek aşkı. Bileşenleri tarih bilinci ve yaşam sevincidir. Bizi gözleyen, denetleyen, yeri geldiğinde sınırlayan, yeri geldiğinde coşturan, bütün panoptikonlara isyan etmemizi sağlayan, “Dünya dönüyor” dedirten, “Kral çıplak” dedirten Big Brother budur.
İnsanlık olmak, büyük insanlığın bir parçası olmak, toplumsallaşmış bir birey olmak, gerçeğe aşık olmak... Oldukça zordur Panoptikon’da isyan çıkarmak.
Son söz
İnsanlık da aşılacak belki. Belki bu da bir Panoptikon. Belki bir gün, büyük evrenin bir parçası olabilmeyi ufku içine alabilecek insanlık. Sanki o kadar alt aşamalarındayız ki sürecin. Kim bilebilir, dünyanın dışına çıktığımızda, evrene açıldığımızda ne olacağını? Belki o zaman “İnsanlık Panoptikonu”na karşı ütopyalar üretilecek ve bir isyan başlayacak. Yaşayacağız, göreceğiz ve yapacağız.
Bilim ve Gelecek Dergisi'nin Kasım 2004 tarihli 9. sayısından alınmıştır.
DERLEMELER
- Herkes kendi yorumunun celladıdır -İnönü Alpat
- Referandumda kaldıraç: Kriz korkusu - Uğur Gürses
- İlker Kılıç : Küresel sermaye bu anayasayı istiyor
- Liberaller, muhafazakârlar ve referandum - Fatih Yaşlı
- 'Hayır' diyememenin sancıları - Samut Karabulut
- Referandum ve sol hareket - Ruşen Çakır
- Halk oylaması kendi kaderini tayin değil midir? Peki, ya BOYKOT? - Özcan Özen
- Hayır’lı ve Hayır’sız kadınlar... - Gonca Eren
- ‘Yetmez ama evet’ ne demektir? - Kadri Gürsel


