Temel İdeolojik Yönelimler

ideolojiYayın politikamızı belirleyen genel kabuller, ilkeler ve ideolojik çerçeve...

Abonelik

abonelikYarınlar'a abone olun, hem dergiye katkıda bulunun hem de derginiz her ay adresinize gelsin.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Anasayfa İçerik Derlemeler Kültür - Bilim Ortalamalaştırılma - Ender Helvacıoğlu

Ortalamalaştırılma - Ender Helvacıoğlu

Kimse ortalamalaşmadan azade değildir. Sistem, her kesime ve her kişiye uygun ortalamalaşma düzlemleri sunar. Kişiye uygun ambalajlar üretmekte büyük bir deneyim sahibidir. Ortalamalaşmak özde değişim demektir; bir kere bu gerçekleştikten sonra her kişiye uygun ambalaj ve imaj bulunur; koca bir reklam ve moda endüstrisi ne güne duruyor.

Hayatın her alanında yaşadığımız bir sorun var: “Ortalama” bizi kendine çekiyor. Oysa eskiden biz ortalamayı çekerdik. Ama günümüzde ortalamanın yoğun bir egemenliğini yaşıyoruz ve direnmekte zorlanıyoruz. Direncimiz kırıldıkça ve mevzi kaybettikçe, ortalama daha da düşüyor; böylece bizi kendine çeken ortalama daha da geri bir şey oluyor.

“Ortalama”nın cazibesi

“Ortalama”nın cazibesi nerededir? Birincisi “çokluk”ta. Ortalamaysanız çoksunuz, yalnız değilsiniz. Demek ki sistemin ortalamalaştırma mekanizmasının dayanaklarından biri, içimizdeki “yalnızlık korkusu”dur. Azalma, giderek tek başına kalma, en yakınlarımızdan bile kopma korkusu. Sistem bizi bu temel korkumuzdan yakalar ve der ki: “Düzene uy, yoksa yalnız kalırsın!”
“Ortalama”nın cazibe kaynaklarından ikincisi ise “huzur”dur. Güç sarf etme, zorluklara göğüs germe, emek verme zorunluluğunun azalmasıdır ortalama. Çoğu kişi, amaca ulaşmak için gereken emeği verme gücünü kendinde bulamadığı için ortalamalaşır. Daha doğrusu bu emeği verirken huzuru bozulacağı için, ortalamalaşarak huzuru bulur. Demek ki ortalamanın dayanaklarından biri de içimizdeki “emek korkusu”dur. Başka bir deyişle, bunu “bedel ödeme korkusu” olarak da tanımlayabiliriz. Sistem egemenliğini, insanların güçsüzlüğüne dayanarak sürdürür. “Düzene uy, huzura er” der sistem.
Peki sistem gerçekçi midir? Ortalamalaşmaya direnerek yalnız kalmış, büyük bedeller ödemiş binlerce örneğe bakarak, denilebilir ki sistem gerçekçidir. Gerçekçi olmasaydı zaten, ortalama böyle olur muydu! Gerçekçidir, çünkü insanların en temel güdülerine ve korkularına dayanır. Ama statükonun gerçekçiliğidir bu; “an”ın gerçeğidir, sürecin değil. Bu açıdan bakıldığında sistemin gerçekçiliği, kocaman bir “yanılsama”nın üzerine kuruludur. Bu nedenle sistem, “çıplak zor” mekanizmaları kadar, hatta daha da fazla, “yanıltma” mekanizmalarını geliştirmeye uğraşır. O halde sistemin gerçekçiliğini, ortalamanın “cazibesi”ni biraz sorgulayalım.

Yokluğun çokluğu

Ortalamanın yarattığı çokluk hissi, “yokluğun çokluğu”dur aslında. Nicelik artarken, nitelik kaybolur. Ortalamalaşmanın bedeli, nitelik aşınmasıdır. Örnek verelim: Çevrenizdekiler çoğalır, ama dostunuz azalır. Övgü (daha doğrusu pohpohlama) çoğalır, ama gerçekten övülecek yönlerinizin törpülenmesi pahasına. Benzerlikleriniz çoğalır, ama farklılıklarınız aşınır. Yüzey genişler, ama derinlik azalır. Birey çoğalır, ama örgüt azalır. İlişkileriniz çoğalır, ama aşkınız azalır. Ve benzeri… Yalnızlık korkusuyla ortalamalaşmanın sonucu, kopkoyu bir yalnızlıktır aslında. Kalabalık içinde yalnızlık… Yeni ortalamalaşan bu duyguyu çok yoğun hisseder. Ama giderek bu hissini yitirmeye başlar; yanılsamanın bir parçası oluyordur artık.

Teslimiyetin huzuru

Ortalamanın huzuru, “teslimiyetin huzuru”dur. İnsanlar yenile yenile, kendisinden vere vere ortalamalaşır. Güçlükler ve riskler azalır, ama bunun nedeni gücün ve dinamizmin azalmasıdır, yoksa güçlüklerin aşılması değil. Ortalamalaşma, hedefe ulaşma hazzı ve huzuru tattırır; ama bu da bir yanılsamadır. Hedefe ulaşabilmenizin nedeni, hedefi daraltmanızdır. Çıtayı aşarsınız; ama çıtadan daha yükseğe sıçrayarak değil, çıtayı aşağıya indirerek. Sonuç olarak biçimde huzur çoğalır, ama özde mutluluk yitirilir. Çünkü gerçek mutluluk emek ister. Emek vermenin geriliminden (huzursuzluğundan) kaçan, huzur bulduğunu sanır, ama bu mutluluktan vazgeçme pahasınadır. Yeni ortalamalaşan bu duyguyu da çok yoğun hisseder, mutsuzluk ve yetmezlik duygusunu. Ama giderek bu hissi de kabuk bağlamaya başlar; sistemin huzuruna eriyordur çünkü. “Uyum”un ve “uyuma”nın huzuruna… Artık huzursuzluklar çıkarmamaya başlar! Mutluluktan vazgeçerek “mutlu” olma yanılsamasının pençesindedir artık.

Kurtlaştırarak koyunlaştırma

Demek ki insan ortalamalaşmaz, ortalamalaştırılır. Çoğalan sistemdir, insan değil. Huzura eren sistemdir, insan değil. Ortalamalaş(tır)ma, sistem-insan çelişkisinin sistem tarafından (sistem lehine) çözülmesidir, insan tarafından çözülmesi değil. Yanılsama insan içindir, sistem için değil. İnsan ne kadar yanılsama (ortalamalaşma) girdabına çekilebilirse, sistem o kadar gerçekleşir. Sistem, insanları yanıltarak, maymunlaştırarak, zavallılaştırarak kendini gerçekleştirir. Uyum, insanın sistem ile uyumudur, yoksa insanın kendi kendisiyle veya diğer insanlarla uyumu değil.
İşte bu noktada bir diğer mekanizmaya geçiyoruz: “İnsan insanın kurdudur” diye tanımlanan mekanizmaya. İnsan sisteme karşı koyunlaştıkça, birbirine karşı kurtlaşır. Koyunlaştıkça kurtlaşır; kurtlaştıkça koyunlaşır. Ortalamalaşma alanına yukardan (sistem katlarından) bakıldığında bir “Koyunlar Vadisi” görülür; bu gerçektir. Ama alana inildiğinde bir “Kurtlar Vadisi” görülür ki; bu da gerçektir. Rekabet, sisteme uyumun (ortalamalaştırılmanın) vazgeçilmez mekanizmasıdır.
Bu kapitalizmin buluşudur, onun maharetidir: Kurtlaştırarak koyunlaştırma. Kapitalizm öncesi sistemler koyunlaştırmayla (kullaştırmayla) yetiniyordu. Ama kapitalizmin kurtlara ihtiyacı vardır. Daha fazla kâr, daha fazla üretim, daha fazla tüketim, daha fazla sermaye, daha fazla, daha fazla… Yetinmecilik değil, yırtıcılık gereklidir kapitalizme. Ama bu yırtıcılık sisteme yönelmemelidir; peki ortaya çıkan bu enerji nereye yönelecek: Birbirimize. Kapitalizm denklemi yeniden kurmuştur: Kullaştırarak koyunlaştırma yerine kurtlaştırarak koyunlaştırma. Büyük bir buluştur bu.

Özde değil, ambalajda rekabet: İmaj Toplumu

Peki ortalamalaştırılan, nicelleştirilen, birbirine benzetilen insanlar, birbirlerine karşı nasıl rekabet edecekler, nasıl farklılaştırılacaklar, hangi noktada kurtlaşacaklar? Farklılaşma gerekir, ama özde değil. Özde farklılaşma sistem için tehlikelidir, ortalamalaşmaya aykırıdır. İnsanların, birbirlerine benzetilirken, farklılaştırılmaları gerekir. Koyunun, koyun olmaktan çıkmadan kurtlaşması gerekir. Bu noktada da başka bir mekanizmaya geliyoruz: Özde değil, biçimde farklılaşma. İçerikte değil, ambalajda rekabet. Yani “İmaj Toplumu”. Daha doğrudan bir ifadeyle “Yalan Toplumu”.
Birbirinin benzeri olan insanlar, ancak etiketleriyle/ambalajlarıyla farklılaşabilirler. Özel bir markaya sahip olarak “özel ve farklı” olabilirler. O halde marka her şeydir, ambalaj her şey… Kendin ne olursan ol, yeter ki imajın güçlü olsun. Ege Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmayı yansıtan gazete haberi:
“Yılbaşında büyük ikramiye size çıksa ne yaparsınız sorusunu yanıtlayan gençler, önceliği ‘lüks konut ve 4x4 ciplere’ verdiler. Araştırmaya katılan 300 gencin yüzde 46.3’ü 4x4 cipe sahip olmak isterken, yüzde 40.28’i tripleks, bahçeli evinin olmasını istiyor… Gençlerin yüzde 52.17’si tatilini yurtdışında geçirmeyi amaçlarken, yüzde 50’si de ‘lüks bir otelin balo salonunda düğün yapmak isterdim’ yanıtını verdi.” (Cumhuriyet, 24 Aralık 2004, s.3)
İşte ortalamalaştırılan gençlerin farklılaşma araçları: Lüks konut, 4x4 cip, yurtdışında tatil ve lüks otelde düğün. Toplumsal amaçlar tartışma dışı; tartışma bireysel amaçlardaki farklılaşma düzleminde sürüyor: Evim olsun değil, lüks konutum olsun; otomobilim olsun değil, 4x4 cipim olsun; tatil yapayım değil, yurtdışında tatil yapayım; iyi bir eşle evleneyim değil, lüks bir otelde düğün yapayım… Yani toplumsal ve bireysel amaçlar arasındaki bir mücadele değil; imajlar ve markalar arasındaki bir mücadele.

Siz de “Emeğin Avrupası”na giriverin!

Denilebilir ki, bu haber toplumun oldukça geri ve bilinçlenmemiş kesimlerini yansıtıyor; oysa entelektüeller ve “solcular” böyle şeylere tamah etmezler. Hiç de değil, kimse ortalamalaşmadan azade değildir. Sistem, her kesime ve her kişiye uygun ortalamalaşma düzlemleri sunar. Kişiye uygun ambalajlar üretmekte büyük bir deneyim sahibidir. Politik alandan örnek verelim: Gerici iktidar Avrupa Birliği kapılarında sürüklenirken, bazı eski sosyalistlere de “Emeğin Avrupası” sunulur. “Emperyalist Avrupa”ya girmeyi kendine yediremiyorsan, sen de “Emeğin Avrupası”na giriverirsin, olur biter. Burada Avrupa gerçektir, ortalamayı yansıtır. “Emek” ise ambalaj, cila…
Her balık, farklı yemlerle avlanır. Pespaye yerli diziler size hitap etmiyor mu, CNBC-e dizilerine ne dersiniz? Pavyona gitmeye utanır mısınız, sizin için nezih barlarımız mevcuttur. Dinciliği, şeriatçılığı aştınız mı; size post-modernizm versek, bazılarınız için bir miktar Marx sosu da ekleyebiliriz. Türk milliyetçiliği çok mu kaba, zamanında size kurşun mu sıkmışlardı; Kürt milliyetçiliğine ne dersiniz, milliyetçilik olsun da… Koyunlaştırılmak çok mu itici, sizi de pandalaştıralım. Kurtlaştırılmak kanınıza mı dokunuyor, kötü çağrışımlar mı yapıyor; gelin sizi de kedileştirelim veya panterleştirelim; yırtıcı olun da... Ortalama olmayan bir yolla mı ortalamalaşmak istiyorsunuz, o da kabul; size seçkincilik verelim. Çok mu alçakgönüllüsünüz, “halkçı”sınız, seçkinciliğin tam size göre bir biçimi var: popülizm; hem orada seçkinliğiniz daha net ortaya çıkar. Kısacası, size en uygun ambalajı buluruz, koca bir reklam ve moda endüstrisi ne güne duruyor; yeter ki özünüzü değiştirin.
Ortalamalaşmak özde değişim demektir; bir kere bu gerçekleştikten sonra her kişiye uygun ambalaj bulunur. Yaşasın İmaj Toplumu!

***

Peki bu durum nasıl değişir? Bu gidiş nasıl tersine çevrilebilir? Subjektif tedbirler uzun uzun tartışılabilir; hem teoride hem de pratikte. Nesnelliğe gelince… Sizce Ege Üniversitesi’nden mezun olan gençlerin kaç tanesi tripleks eve, 4x4 cipe sahip olabilecek? Kaç tanesi lüks otellerin balo salonlarında düğün yapabilecek? Bırakalım bunları, kaç tanesi iş bulabilecek? Adı üzerinde İmaj Toplumu. İmajını attığımız, ambalajını açtığımız zaman en gerçeğinden sınıf mücadelesi çıkacaktır karşımıza. Felluce’deki gibi… Orada ambalajlar değil, özler savaşıyor.
Bütün okurlarımızın, yazarlarımızın, dostlarımızın yeni yıllarını kutluyoruz. 2005’te de ortalamalaşmaya karşı direnişin kalesi olmaya çalışacaktır Bilim ve Gelecek. İmajı da biraz düzeltiriz, kabul!

Bilim ve Gelecek Dergisi'nin Ocak 2005 tarihli 11. sayısından alınmıştır.{jcomments on}