Temel İdeolojik Yönelimler

ideolojiYayın politikamızı belirleyen genel kabuller, ilkeler ve ideolojik çerçeve...

Abonelik

abonelikYarınlar'a abone olun, hem dergiye katkıda bulunun hem de derginiz her ay adresinize gelsin.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Neoliberal Doönüşüm Türkiye ve... İlhan Uzgel ile söyleşi

2002 yılından bu yana iktidarda bulunan AKP, bu dönem içerisinde hem söylemleri hem de toplumsal yaşamdaki etkileriyle siyasal tarihimizin en özgün fenomenlerinden birisi haline geldi. İçinden geçtiğimiz neo-liberal dönüşüm sürecinin özelliklerini ve bu süreçte AKP’nin rolünü anlamlandırabilme iddiasıyla geçtiğimiz aylar içinde Phoenix Yayınevi tarafından “AKP Kitabı: Bir Dönüşümün Bilançosu” adıyla bir kitap yayınlandı. Toplam on konu başlığı altında otuz iki makaleden oluşan kitabın editörlerinden olan AÜ Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof Dr İlhan Uzgel ile hem AKP Kitabı’nı hem de neo-liberal dönüşüm sürecini konuştuk.

»Editörlüğünü yaptığınız “AKP Kitabı”, AKP’yi ve Türkiye’nin 2000’lerin başından itibaren geçirdiği dönüşümü çok geniş bir perspektiften ele alıyor. Böylesi bir kitap yayınlama ihtiyacı nasıl doğdu?
Türkiye çok önemli ve derin bir dönüşümün içinden geçiyor. Ve bu süreç, bütün toplumsal, siyasal, hukuksal ve sınıfsal dönüşümler gibi toplumsal hayatın her alanını kapsıyor. Dolayısıyla da böylesi bütüncül, toplumsal hayatın bütün alanlarına dokunan, değişimin her yöndeki izlerini süren bir çalışmaya ihtiyaç olduğunu düşündük.

Bugüne kadar, akademik dünyadan AKP’ye yönelik akademik bir analizin yapılmadı. AKP üzerine yazanlar, ya siyasi çizgisi daha belirgin olarak görünenler ya da araştırmacı gazeteciler oldu. Bu da hem yaşadığımız dönüşümü hem de bunun yürütücüsü olan AKP’nin sağlıklı olarak analiz edilebilme olanağını ortadan kaldırdı. Süreç, AKP’nin yönettiği bu dönüşümü körlemesine destekleyenlerle, dönüşüme körlemesine karşı çıkanlar arasındaki bir tartışmaya dönüştü. Dolayısıyla da buradan kamuoyuna bir faydası dokunacak ne bir analiz ne de bir alternatif üretilebildi. Bu yüzden de çıkış noktası itibarıyla biz, “önümüzdeki olguyu nasıl tanımlarız” kaygısıyla hareket ettik. “Bunun sınıfsal dayanakları nedir”, “bölgesel bağlamı nedir”, “hangi küresel-bölgesel çıkarlara denk düşmektedir” gibi sorulara cevaplar aradık. Bu bağlantıları maddi olarak ortaya koyup, Türkiye’deki toplumsal sınıfsal temellerini de ele alan bir çalışma oluşturmaya çalıştık.

»Vurguladığınız akademik temeline rağmen, “AKP Kitabı”nın politik değerlendirmelerin dışında tutulması beklenemez. Kitabınız Türkiye’deki liberal ve ulusalcı çizgilerin ötesinde bir politik analiz ve eleştiri getirmeyi hedefledi mi?
Kitap içerisinde AKP’ye daha ılımlı yaklaşan yazılar da, bodoslama bir eleştiriye girişen yazılar da var. Kitabın ne ulusalcılara cephane sağlama ne de liberallere gittikleri yolun yanlışlığını gösterme gibi bir hedefi var. Yalnızca objektif olarak önümüzdeki olgunun ne olduğunun tanımlanmasına yardımcı olacak bazı verileri, analizleri sunmaya çalışıldı. Türkiye’de böyle bir dönemde böyle bir çalışmayı ve bu insanları bir araya getirmek kolay değil. Bu iki uçtan birine savrulma riskini taşıyan, ortadan bir şey söylemenin çok zor olduğu bir dönemden geçiyoruz. Nerdeyse aile içine kadar Türk toplumunu çok kesin hatlarla ikiye bölen bir dönemden geçiyoruz. Dolayısıyla kitap yayına hazırlanırken temel olarak bu tür bir zorlukla baş etmeye çalıştık. Her iki pozisyonu da eleştiren yazılara yer verdik. Bizim derdimiz üzüm yemekti. AKP’ye ya da liberallere saldırmak yerine olguyu anlamaya, tanımlamaya yöneldik. Bu kadar yoğun bir cari -akademik değil- bilgi bombardımanı altında neyin ne olduğunu bir ölçüde tanımlamak idi temel çıkış noktamız.

»Kitapta yer alan analizinizde “AKP’nin neoliberal dönüşüm sürecine uyum sağlayan herhangi bir özne değil, bu dönüşümü Türkiye’ye taşıyabilecek en uygun özne olduğunu” belirtiyorsunuz. Bunun nedenleri nelerdir?
AKP en uygun aktördü, çünkü neoliberal dönüşüm beraberinde toplumsal kırılganlıklar getireceği bilinen bir şeydi. Bu durum yalnızca Türkiye’ye özgü değildi ve 80’lerden itibaren tüm dünyada yaşanmaya başlanmıştı. Dolayısıyla bu kırılganlıkları ve derin toplumsal sorunları emecek bir ideolojik ya da inanç düzeyinde bir aygıt gerekliydi. Bu, Türkiye toplumunda büyük ölçüde muhafazakârlaşmaya doğru giden sürecin yolunu açtı. Bu süreçte neoliberalizme karşı ortaya çıkacak olan toplumsal muhalefeti en akıllıca emecek olan, eski ‘milli görüş’ tarzı değil AKP tarzı bir politik hareket olabilirdi. Bu açıdan AKP, çok önemli bir rolü üstleniyor.

Bu süreçte birkaç konsensüsün bir araya geldiğini görüyoruz ki Türkiye’de bu düzeyde bir konsensüsü sağlayabilecek başka bir aktörün olabileceğini düşünmüyorum: iç siyaset açısından baktığımızda, yükselen Anadolu Burjuvazisiyle TÜSİAD’ın çıkarlarını; uzun süredir belki rekabet halinde bulunan zaman zaman birbirine karşı da hareket edebilen Gülen Hareketiyle Nakşîleri; liberallerle, dönüşmüş İslamcıları bir araya getirdi. Küresel olarak baktığımızda, AB ile Arap sermayesinin; Amerika’daki Neo-Conlar ile Demokratların çıkarlarını bir araya getirdiğini görüyorsunuz. Böylesi bir uzlaşıyı Türkiye’de bir araya getirebilecek çok fazla aktör olamaz. AKP bütün bunların hepsini özellikle iktidarın ilk döneminde sağlayabildiği için bir oy patlaması yaratabildi. Türkiye’yi dönüştürecek bazı çok önemli adımlar atabildi ve kimi ekonomik göstergelerde düzelme sağladı. Bu durumla uyuşmayanlar tabii ki siyaseten tasfiye edilme sürecine girdi.

»Son finansal krizle birlikte neoliberalizmin şiddetli bir biçimde sarsılması AKP’nin siyasi yöneliminde ve pozisyonunda bir değişikliğe yol açar mı?
Küresel ekonomik krizin Batı sistemi içinde çok önemli etkileri oldu. Fakat şunu gözden kaçırmamak gerekir. Merkezde devletin kapitalizmin kendisini yeniden üretebilmesinin koşullarını yaratabilmek için ekonomiye müdahale etmeye başladığını görmekle birlikte, bu tür bir dönüşüme çevrede izin verilmediğini görüyoruz. Neoliberalizmin çıktığı yer, ona balans ayarı yapabiliyor ama çevrede bunun kontrolden çıkmasından korktuğu için burada böyle bir dönüşüme izin vermiyor. O yüzden çevrede, iktisadi boyutta neoliberal ilkelerden sapma yolunda değişimin olmadığını söyleyebiliriz. Siyasi proje olarak da -tam örtüşmese de- kapatma davası sürecinde AKP’ye doğrudan desteğin devam ettiğini gördük. Dolayısıyla da iki boyutuyla da bu sürecin ömrünü doldurmadığı kanaati bende uyandı. Ancak AKP’yle devam etmesinin yarattığı bazı sorunlar da olabilir. Bu sorunlar ağırlaştıkça Türk siyaseti alternatiflerini yaratacaktır.

»Neoliberal dönem İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemin siyasal aktörü konumundaki ulus-devletleri tartışma konusu haline getirdi. Ulusal aidiyet ve tanımlardan ziyade yerellik ve kimlik siyaseti ön plana çıktı. Bu dönüşüm AKP’nin bu döneme Türkiye’deki diğer bütün siyasi yapılardan daha iyi eklemlenebilmesini ne yönde etkilemiştir.
Genel bir perspektif olarak alacak olursak 1945 sonrasında küresel sistem ulus devlet merkezli oluşturuldu. Bunun ekonomik toplumsal güvenliğe ilişkin yapılanmaları beraber seyretti. Türkiye’deki ulusalcıların en temel yanılgıları sanırım bunun Türkiye’ye özgü, bir yapılanma olduğunu düşünmeleriydi. Yani, Kemalist devlet anlayışıyla batı sisteminin ihtiyaçlarının İkinci Dünya Savaşı sonrasında örtüşmesini, tarihsel bir gerçeklik ve değişmez bir mutlak süreç olarak aldılar. O zaman oluşturdukları pazarlık, Türkiye’nin askeri yapılanmasını ve coğrafi konumunu batı sisteminin hizmetine sunarak karşılığında da iktidarı ve sermaye açığını gidermeye çalışan bir denge kurulmuştu. Bu dengenin hiç bozulmayacağı düşünülüyordu.
90’lardan itibaren siyaset dönüşmeye başlayıp ittifak ilişkisi değişince, Türkiye’nin batıyla bağını kuran askeri-sivil bürokratik elit ve bunlara eklemlenmiş burjuvazinin bazı kesimleri kendilerini ortada kalmış buldular. Soğuk savaş sonrası koşullarda küresel siyaset, “Ulus devlet” üzerinden değil, “sivil toplum” temelli tanımlanmaya başlayınca, bilişsel özelliklerinden başlayarak siyaseti kavramakta büyük bir zorluk da çektiler. İslamcılar bu süreci daha iyi kavradılar. Kemalistler modernizme fazla takıldıkları için modernizmin dünyayı daha köşeli algılayan bakış açısının dışına çıkamadılar. Bana sorarsanız küreselleşmeyi doğru dürüst algılayamadılar, bunu sadece ulus devletin kendisiyle ilgili bir süreç olduğunu zannettiler, ulus devleti zayıflatan her şey Türkiye’nin aleyhinedir diye düşündüler.

Amerikan literatürüne baktığımızda tarikatları sivil toplum kuruluşu olarak tanımladıklarını  görüyoruz. Küresel sistemi sivil toplum temelli tanımlarsanız orada cemaat tipi tarikat tipi yapılanmaların küresel sistemin bugünkü ihtiyaçlarına çıkarlarına yapılanmasına çok uygun düştüğünü görüyorsunuz. Fethullah Gülen’in nasıl Amerika’da oturduğunu ve ABD’nin nasıl onunla işbirliği yaptığını bu pencereden değerlendirmek gerekir. Kimlik siyasetini İslamcılar çok çabuk fark ettiler ve post modernizmin kavramlarını, terminolojisi çok çabuk benimsediler ve çok etkili olarak kullanmaya başladılar, Kemalistler bunu fark edemediler bile. Bu dil onlara ne kadar uzak ve yabancı geldiyse, İslamcılara da o denli yakın ve tanıdık geldi.

Bush döneminde, gerçekleşmesi için atılan adımların geri teptiği bir “hegemonik yeniden yapılanma süreci” yaşandı. Obama’yla bunun farklı araçlarla tamiri sürecini yaşıyoruz. Amerikan sistemi yavaş yavaş dünyanın bundan 30 yıl öncesinde olduğu gibi yalnızca Amerikan hegemonyası etrafında şekillenebilecek bir yapı olmadığını kabulleniyor. Dolayısıyla diğer aktörlerin kontrollü, sistemin kendisine zarar vermeyecek bir şekilde ama Amerikan hegemonyasını yine eşitler arasında birinci kabul ederek yeniden düzenlendiği bir döneme doğru gidiliyor. Obama, bu projeyi temsil ediyor.

»Anlattığınız bu dönüşüm bağlamında, Kürt sorunu konusunda AKP’nin tutumunu nasıl değerlendirirsiniz?
Kürt Hareketi bundan on yıl öncesine kadar kendisini daha çok ulus-devlet sorunsalı içerisinde tanımlıyordu. Bugün ise kültürel ve kimliksel talepler daha ön planda görünüyor. PKK’nin çıkış noktasında da kimlik sorunu içkindir ama 2000’li yıllardan itibaren sorunun kimlik etrafında yeniden tanımlanmasını tarihsel ve konjonktürel anlamlarını iyi çözümlemek gerekir. Kimlik üzerinden yürütülen siyasetin bu dönemde küresel boyutta bir karşılığı var. 90’lardan sonra dünya çapında kimlik siyasetinin öne çıkması, etnik kimliklerin tanınması yönündeki baskılar ve bu doğrultuda Türkiye üzerinde demokratikleşme yönünde baskılar PKK’nin kimlik siyasetini görünür hale gelmesine neden oldu. Bunun ikinci bir boyutu daha var. Kürt Mücadelesinin ilk safhasının askeri olarak yenilmesinin getirdiği özgül nedenler de var. Oradan gidişin tıkanması sorunu başka bir zemine çekme zorunluluğu, Kürt Sorununun kültürel-kimliksel bir sorun olarak tanımlanmasını beraberinde getirdi. AKP de kimlik sorununa yöneldi ama Kürt kimliğine değil, Kürt kimliğinin AKP’nin dinsel kimliği içinde eritilmesi gibi bir projeyi önüne koydu. Ama bu, beklentilerin aksine başarılı olmadı hatta iki kimlik arasında bir rekabet yarattı. İslami kimlik ile PKK’nin savunduğu Kürt Kimliğinin bir rekabet haline girdi.
Kürt Sorunu’na yaklaşım, Türkiye’nin yaşadığı dönüşümü değerlendirmek açısından çok önemli bir ayraç durumundadır. Türkiye’de soğuk savaştan bu yana hakim ya da hegemonik bloğun küresel dönüşümlerin bir çoğunda uzlaşabildiğini görüyoruz. Mesela, özelleştirme konusunda askeri-sivil bürokrasinin çok fazla itirazı olmadığını, hatta milli güvenlik siyaset belgelerinde bu konunun yer aldığını, bazı ihtiyatlarla devam edebileceğini belirttiklerini görüyoruz. Ama Kürt Sorunu, askeri bürokrasinin en çok direnç gösterdiği alan olduğunu söyleyebilirim. Türkiye’deki özellikle askeri bürokrasinin kendi sınırlarını çizen şeyin Kürt Sorunu olduğunu, küresel sistemin bir sürü ihtiyaçlarına karşılık gelebilecek şeyleri rahatlıkla yapabildiği halde, Kürt Sorunu konusunda çok fazla direndiğini –bunun uzun yıllar süren silahlı mücadelenin de getirdiği psikolojik kaynakları da olabilir- görüyoruz.  Bu da sorunun hem ağırlaşmasına neden oldu, hem de çözümü yolundaki en önemli engellerden biri haline geldi.

»2005 yılına kadar AKP’nin Avrupa Birliği odaklı bir dış politikası vardı. Son birkaç yıldır da “Yeni Osmanlıcık” diye ifade edilen ve bölgesel bir güç olmaya odaklı bir dış politika izleniyor. Bu değişimi nasıl anlamak gerekir?

AKP açısından Yeni Osmanlıcılık, AB projesinin alternatifi olarak görülmedi, hatta onu destekleyecek bir açılım olarak görüldü. ‘Türkiye Cumhuriyeti’yle birlikte bölgede kaybedilen Osmanlı Devleti’nin ağırlığı yeniden kazanılırsa bu AB’ye üyeliğini zorlaştırmaz kolaylaştırır’ gibi bir perspektiften de yola çıkıldı. Yeni Osmanlıcılık özellikle Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nda çok belirgin. Kendisi bu kavramı doğrudan kullanmıyor hatta hiçbir resmi belgede kavram geçmiyor. Ama mesela 2001’de yayınladığı “Stratejik Derinlik” kitabından başlayarak daha sonra verdiği mülakatlarda, yazdığı makalelerde bunun izlerini görmek çok mümkün.

Türkiye küresel sisteme öylesine eklemlenmiş bir ülke ki, ABD ve İngiltere’yle hemen hemen aynı dönemde eklemlenmiş ve o dönemden beri derin bir eklemlenme sürecine girmiş. Buradan büyük bir dış politika açılımı çıkarması Türkiye’nin mümkün değildir. Afrika’ya, Latin Amerika’ya yapılan açılımlar falan çok etkili, gerçekçi ve ikna edici değildir. Birkaç tane büyükelçilik açarsınız, birkaç kalem fazla mal satarsınız vs. Bunlar bir şey ifade etmiyor, dış politikanın kendisi değil. Davutoğlu’nun en önemli problemi dış politikayla diplomasiyi eşit olarak algılaması. Türkiye’nin diplomatik faaliyetini dış politikanın kendisi olarak algılıyor ve bunun da Türkiye’yi bir büyük güç yaptığını savunuyor. Mesela Stratejik Derinlik kitabında, Türkiye’yi bir “merkez” olarak tanımlıyor. Bu hem tartışmalı hem de izaha muhtaç tanımlamadır. Merkez neye göre merkez, küresel sistemin merkezi mi yoksa diplomatik merkez mi? İkincisinde bir şey yok zaten, konferans düzenlemek, Iraklı Şii grupların Türkiye’ye gelmesi gibi. Türkiye bu tür şeyleri zaten yapardı. AKP imaj siyasetini çok iyi bildiği için bunları çok büyük şeyler olarak sundular. Bunlar bizim gündelik hayatımıza etkili olan şeyler de değil. Ne işsizliği ortadan kaldırır, ne de Kürt Sorununu çözer.

Yeni Osmanlıcılık tartışmasının bence en önemli yönü, Türkiye’nin içinin dönüştürülmesi projesi haline gelmesidir. Özellikle Davutoğlu’nun izlediği dış politika anlayışını destekleyen çalışmalar, Graham Fuller’in Yeni Türkiye Cumhuriyeti kitabıyla birlikte okunduğunda müthiş bir anlam kazanıyor. Yeni Osmanlıcılığın hedefi Türk dış politikasına yeni bir açılım getirilmesi değil, dış politika açılımı üzerinden Türkiye’nin iç dönüşümünün sağlanmasıdır. Bu alanda kıran kırana bir mücadelenin yaşandığını söylemek mümkündür. Yaşadığımız bütün bu süreç bu mücadelenin yansımaları olarak değerlendirilmelidir.

18 Ekim 2009 tarihinde Birgün Gazetesi'nin Kitap ekinde yayınlanmıştır.

{jcomments on}