Küresel Çöküş ve Kapitalizmin Geleceği, Murat Aksoy’un nehir söyleşi tarzında gerçekleştirdiği kitaplardan ikincisi. Daha önce sol, sosyal demokrat ve demokrat fikirleriyle tanınan bazı aydınlarla yaptığı söyleşileri ve konuyla ilgili olarak kendi görüşlerini de yazdığı Türkiye’de Siyasetin Dayanılmaz Boşlığı adıyla yayımlanmıştı. Bu kez de, içinde yaşadığımız küresel mali krizi konu alıyor ve bunu Türkiye’nin çok tanıdığı, karmaşık iktisadi konuları büyük bir okunabilirlik formatında köşesine taşıyan bir gazeteciyle, Osman Ulagay’la yapıyor.
Osman Ulagay, Türk basınında ekonomi konularının önemli hale gelmeye başladığı 80’li yıllarda yaptığı yorumlarla dikkati çeken bir gazeteci. Daha doğru bir ifadeyle aslında meslekten bir iktisatçı. Köşesine taşıdığı konuları kuru bir iktisat modeli çerçevesinde değil, daha geniş ve güncel bir perspektiften ele almayı yeğleyen Ulagay aynı zamanda sağlam bir gelecek öngörüsü de olan bir yazar. Çeşitli tarihlerde yazdıkları Türk basınında polemik konusu olmuş ve bazı öngörüleri tartışma yaratmıştır. Ekonomiye bakışı ise daha çok ‘sosyal demokrat’ olarak adlandırabileceğim bir fikri arkaplana sahip.
Söyleşide Osman Ulagay, Davos toplantılarında yaptığı gözlemlerden, küresel krizin mekaniğine, oradan bu krizin nedenlerine, dünyadaki değişim trendine ve bu trendin özelliklerine dair bir çok düşüncesini kolay okunabilir bir formatta sanki sizinle konuşur gibi anlatmış. Tabii bütün bu gözlemlerini Türkiye’nin krizle ilişkisi çerçevesinde de değerlendirmiş. Ulagay, krize giden dünyanın en güçlü, en bilgili, kısacası en donanımlı insanlarının, siyasetçilerden, iktisatçılara ve büyük şirketlerin CEO’larına kadar nasıl oldu da bu gidişi göremediklerini ‘paradigma bağımlılığı’ kavramına bağlıyor. “İnsan dünyaya belli bir çerçeve içinden bakmaya, dünyada olan biteni belli bir paradigmaya göre algılamaya koşullandığı zaman, o çerçevenin dışına çıkan, o paradigmaya uymayan olayları, gelişmeleri algılamakta zorlanabiliyor. Şimdi yaşanmakta olan kriz, son 30 yılda genel kabul gören paradigmanın, o bilinen çerçevenin içine sığmayan bir kriz.” (s. 17)
Peki bu dünyanın en donanımlı insanlarının yaklaşan krizi görmemelerine neden olan ‘paradigma’ esas olarak nasıl bir paradigmaydı? O paradigmanın ne türden zaafları vardı? Ulagay, söyleşide “Anglosakson modeli kapitalizm” olarak adlandırdığı bugünkü kapitalist paradigmanın en önemli zaafiyetinin ‘piyasaya’ verdiği önemden kaynaklandığını ileri sürüyor. Sınırsız bir serbestinin olduğu, devlet müdahalesinin bulunmadığı bir ortamda piyasaların en zor sorunları dahi çözebileceğine ilişkin inancın bu denli merkezi bir konumda olduğu bir düşünce sisteminin gerçek dünyayı açıklamakta zorlanacağını düşünüyor. Nitekim, “Piyasalar ekonominin vazgeçilmez bir unsurudur ama ana unsuru değildir. Ekonominin ana konusu insandır, insanın kendini geliştirerek çalışması, refahı ve mutluluğu yaratmasıdır. Ulusal
boyutta ya da küresel boyutta geniş kesimin refahını ve mutluluğunu ana hedef haline getirmeyen ekonomik sistemler ya da modeller eninde sonunda krize girer ve bazen de çöker.” (s. 49)
Kapitalizmin üç zaafiyeti
Ulagay, genel olarak bu modelin de gerisinde var olan kapitalist modelin üç temel zaafiyeti olduğundan bahisle şu tesbitlerde bulunuyor: 1) Kapitalizm, hızlı kalkınmayla toplumsal refah artışını birlikte sağlamakta zorlanıyor. 2) Kar etme ve biriktirme dürtüsü eşitsizlik ve dengesizlik yaratıyor. 3) Kar etme hırsının ahlaki değerleri hiçe sayarak öne çıkması isebir meşruiyet sorunu yaratıyor. Ulagay, kapitalizmin yarattığı bu sorunlarla geçmişte ‘ulusal’ boyutta uğraşırken, şimdi artık ‘küresel’ boyutta karşımıza çıktıklarını söylüyor. Fakat yazar buradan, piyasa mekanizmasını reddeden, kollektif mülkiyete dayanan tamamen farklı ‘sosyalist’ bir modele geçmenin gerçekleşmesi zor bir hayal olduğunun altını çiziyor ve “Küresel kapitalizmin, küresel meşruiyet de kazanacak tarzda geliştirilmesi yolundaki arayış ise mutlaka sürecektir” diyor. (s. 51)
Osman Ulagay, böyle bir analiz üzerinden giderek küresel krizi yerli yerine oturtuyor ve bu krizin küreselleşmenin ilk ciddi krizi olduğuna dikkatleri çekiyor. Küreselleşmenin başını ABD’nin çekmesi, krizin de bu ülkede başgöstermesinin bir nedeni belki de. Nitekim kriz başladığında bir çok gözlemci bu krizin ABD’nin krizi olduğunu söyledi. Gerçekten de kriz ABD konut ve finans piyasalarında başladı ve fakat çok kısa bir süre içinde tüm finansal sistemi de içine alan bir karadelik haline geldi. Krizin mekaniği ise ‘sub prime’ adı verilen konut, mortgage kredilerinde biriken risklerle ilişkiliydi. Mortgage kredileri daha az riskli kredilerle, hatta en düşük riskli yatırım araçlarıyla paçal edilerek menkul kıymet haline getirilmiş ve yüksek riski gizlenerek pazarlanmıştı. Getirisi iyi olduğu için de hem bireysel yatırımcılar hem de kurumsal yatırımcılar bu kağıtları kapışmıştı. Bunların yüksek riskli ‘toksik madde’ içerdiği anlaşılınca herkes bunlardan kurtulmak istedi, herkes birbirinden şüphe etmeye başladı ve kriz paniğe yol açtı...
Kriz mekaniğinin bu biçimde işleyişinde ise en önemli unsur ‘finansal denetimin’ zayıflığı idi. Finansal denetimin zayıflığı bu sektörede çok güçlü bir finans lobisinin de oluşmasını sağladı. Finans lobisinin güçlülüğü ise bir tür dokunulmazlık sağlayarak onu “...küresel sistemin şımarık çocuğu haline getirdi.” (s. 34)
Küresel krizin faturasının çok ağır olduğunu belirten Osman Ulagay bazı rakkamlar da vermekte. Örneğin ASYA Kalkınma bankasının Mart ayında açıklanan tahminlerine göre 2008’de yalnızca finans sektöründe 50 trilyonluk bir varlık kaybına neden olmuş. Bu rakkam gerçekte dünya GSMH’na yakın bir değer. İLO (Dünya Çalışma Örgütü) ’nun ocak ayı sonunda yayınladığı bir raporda verilen bilgileri de paylaşan Ulagay, IMF’nin küresel ekonominin yüzde 2,2 büyüyeceği varsayımıyla yaptığı bir hesaba göre dünyadaki işsiz sayısının 2009’da 2007’ye göre 18 milyon artacağını, büyüme hızı tahminin tutmaması halinde ise işsizlerin sayısının 51 milyona kadar varacağını belirtiyor.
Osman Ulagay, “... şu son 25-30 yılda dünyada, dünya ekonomisinde yaşananları gazeteci kimliğiyle izlemiş biri olarak şunu söyleyebilirim: Havada bir değişim kokusu var ve ben bunu ilk defa hissediyorum” diyerek gelişmeler karşısında samimi düşüncesini okuyucuyla paylaşıyor. Bu değişim ana hatlarını da şöyle veriyor: 1- Küreselleşme süreci Batı’nın dünya ekonomisindeki ağırlığını azalttı, 2- İmalat sanayileri Doğu’ya taşınırken Batı’da finans ağırlıklı bir ekonomi gelişti, 3- Finansa ağırlık veren bu model gelir dağılımını ciddi ölçüde bozdu. Şimdi ise özellikle ABD’de büyük bir mücadelenin başlayacağını, bu mücadelede bugün finansa ağırlık verenlerin devlet yardımlarıyla krizi atlatıp yeniden finans üzerinden modelle yollarına devam etmek isteyeceklerini, diğerlerinin ise gelir dağılımını düzeltecek önlemlerle reel kesimin destekleneceği bir modeli savunacaklarını söyleyerek Başkan Obama’nın ikinci modelin yanında olacağının altını çiziyor.
Kitabın son bölümünde kriz ve Türkiye üzerine görüşlerini belirten Ulagay, Demirel’in “ithal ikameci” politikalarından Özal’lı yılların liberal politikalarını değelendirerek konuya giriyor. Bu politikaların çıkmazına işaret ederek günümüz AKP Hükümetinin politikalarını kriz bağlamında ele alıyor ve yapılması gerekenleri belirtiyor.
Küresel Çöküş ve Kapitalizmin Geleceği, yalnızca kolay okunan ve günümüz karmaşık ekonomik olaylarını anlaşılabilir bir dilde okuyucuya yansıtan bir kitap değil aynı zamanda Türkiye üzerine düşünen etkili bir gazeteci yazarın yorumlarını da içeren güzel bir çalışma.
KÜRESEL ÇÖKÜŞ VE KAPİTALİZMİN GELECEĞİ
Osman Ulagay
Özgür Yayıncılık
2009
107 sayfa
9 TL.
24 Temmuz 2009 tarihinde Radikal'in Kitap ekinde yayınlanmıştır.