Bugün neo-liberal politikaların bir gereği olarak işçiyi, gelişen tüm teknolojik olanaklara rağmen ölmeye mecbur edenler 12 Eylül'ün çizdiği yolda hareket edenlerdir.
Öğretmenliği sözleşmeli ve ücretli kölelikle bir tutanlar, emperyalist-kapitalist sistemin bu ülkedeki savunucularıdırlar.
Tekirdağ'ın Çorlu ilçesinde bir lisede ücretli öğretmenlik yapan Ahmet Fazlı Elçi, yaz mevsiminde maaş alamadığı için kışın öğretmenlik yaptığı okulunda 40 lira karşılığında hamallık yaparken kalp krizi geçirerek hayata gözlerini yumdu. Bu haber ajanslara düşmeden hemen önce, Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu'nun sözleşmeli öğretmenlere attığı fırça medyada yankı bulmuştu. Öğretmenlerin bir kısmını kadrolu, bir kısmını da sözleşmeli ve ücretli olarak çalıştıran Çubukçu'ya göre her şey “özgür” tercihlerle alakalıydı.
Hükümet, mirasçısı olduğunu açıkladığı Turgut Özal döneminden beri sürdürülen neo-liberal politikaların hakkını vermeye devam ediyor. Sadece politika düzeyinde değil, söylem düzeyinde de. Hatırlanacağı üzere, en son Zonguldak'ta özel bir maden ocağında 30 işçinin hayatını kaybetmesine neden olan göçük için Başbakan “ölmek madencilerin kaderinde var” diyerek, din ve emek sömürüsü arasındaki ilişkinin nerelere varabileceğini en kör gözlere dahi göstermişti. Ardından Bakanı, ölen madencilerin güzel öldüğünü açıklamıştı, yüreği yanan ailelerin yüreğine su serptiğini sanarak. İnsan hayatının kâr maksimizasyonu uğruna pisi pisine yok oluşunun güzel bir yanı olabileceğini de öğrenmiş olmuştuk neo-liberal yöneticilerin gözünde...
İnsanlar arasındaki maddi eşitsizliğin en büyük olduğu dönem hiç şüphe yok ki içinde bulunduğumuz kapitalizm çağıdır. 1970'li yıllardan itibaren neo-liberal politikların önce İngiltere ve ABD'de, daha sonra tüm kapitalist dünyada uygulamaya konulmasıyla geçtiğimiz 30 yıl, kapitalizm tarihinde de insanlar arasındaki maddi eşitsizliğin en uç noktalara ulaştığı yıllar olmuştur. UNCTAD'ın (Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı) 1997 yılına ait raporuna göre, 1965 yılında dünya nüfusunun en yüksek gelirli %20'sinin ortalama fert başına geliri dünyanın en fakir %20'sinin ortalama fert başına gelirinin 31 katı iken 1990 yılında bu rakam 60 katına varmıştır.
Her fırsatta Adnan Menderes-Turgut Özal geleneğini takip ettiklerini vurgulayan AKP'liler, aynı zamanda hayata geçirilmesi 12 Eylül askeri darbesiyle mümkün olan ve Türkiye'yi neo-liberal yola sokan 24 Ocak Kararları'nın en büyük takipçileridirler. Bugünlerde onların “12 Eylül'le hesaplaşma” söylemlerine aldanmamak gerekir, zira 12 Eylül'ün bir yanı emekçi kitlelere karşı baskı ve şiddet politikasıyken diğer yanı ise neo-liberal politikaların Türkiye'deki mihenk taşı olan 24 Ocak Kararları'nın hayata geçirilmesiydi. Çünkü 12 Eylül'ün hedefi yalnızca devrimci hareketi yok etmek değildi. Darbe o yıllardaki toplumsal muhalefetin, emekçinin sırtındaki yükü katmerleştiren 24 Ocak Kararları'nın karşısına dikilmesini engellemek için de yapıldı. Bu nedenle 12 Eylül'le hesaplaşmak aynı zamanda zorunlu olarak neo-liberalizmle hesaplaşmayı da gerektiriyor.
Bugün neo-liberal politikaların bir gereği olarak işçiyi, gelişen tüm teknolojik olanaklara rağmen ölmeye mecbur edenler 12 Eylül'ün çizdiği yolda hareket edenlerdir. Öğretmenliği sözleşmeli ve ücretli kölelikle bir tutanlar, emperyalist-kapitalist sistemin bu ülkedeki savunucularıdırlar. Onlara göre kârlılık, halka yeterli eğitim götürmekten ve eğitim emekçilerine insani yaşam koşulları sunmaktan önce gelir.
Bugün AKP'yle özdeş neo-liberal akın, biz zamanlar refah meslekleri içinde görülen meslekleri dahi halkın elinden almayı başarmıştır. Dahası onlar için işçilerinin ölümleri değil, ölümün bir kısmımız için kader olduğunu duyurmaktır, halkı buna razı etmektir mühim olan. Onlar için mühim olan, tatile çıkmasını bekledikleri ama hamallık yaparken ölen öğretmenin neden buna mecbur edildiği değil, eğitim kurumlarında haremlik-selamlık uygulamasını tartışmaya açmaktır.
9 Ağustos 2010
Yarınlar{jcomments on}