Temel İdeolojik Yönelimler

ideolojiYayın politikamızı belirleyen genel kabuller, ilkeler ve ideolojik çerçeve...

Abonelik

abonelikYarınlar'a abone olun, hem dergiye katkıda bulunun hem de derginiz her ay adresinize gelsin.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Davos’tan bakıp Türkiye ve Ortadoğu’yu görmek

Perşembe akşamı Dünya ekonomi Forumu bünyesinde Davos’ta düzenlenen “Gazze oturumu”nda Başbakan Tayyip Erdoğan ile İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres arasında yaşanan tartışma gerek iç ve gerekse de dış basında yankı bulmaya devam ediyor. Peki Erdoğan’ın yaptığı bu çıkış ne anlama geliyor? Bazılarının dediği Türkiye Batı ittifakından uzaklaşıyor mu yoksa Türkiye AKP hükümeti ile birlikte İsrail’e ve ABD’ye kafa mı tutuyor? Her ikisi de mi? Yoksa hiçbiri mi?

Tayyip Erdoğan’ın geçmişteki aksi ve fevri davranışlarını ön plana çıkaranlar ve Davos’taki çıkışı diplomatik değil duygusal bulanlara hemen söylenmesi gerekir ki; bu çıkış duygusal ya da fevri bir çıkış değil; bilinçli ve planlı bir çıkıştır. Davos dönüşünde Tayyip Erdoğan’ın ‘Davos Fatihi’ pankartlarıyla karşılanmasından tutun da, havaalanına ek otobüs seferleri konulmasına, İstanbul metrosunun saat 03.00’e kadar açık tutulmasından kadar herşey planlı bir programın parçalarını oluşturmaktadır. Herşeyden önce Davos’ta Gazze oturumu düzenlenmesi talebinin Tayyip Erdoğan’a ait olması da bu kanıyı güçlendirmektedir. 

Meseleyi iki ana yönüyle birlikte değerlendirmek gerekmektedir. İlk olarak içerideki siyasi dengeler açısından bakıldığında;

1. AKP yaklaşık 7 yıldır iktidarda olan bir parti olarak denenme süresini çoktan doldurmuştur. Artık, “değişim”, “demokrasi” ve “istikrar” gibi sloganlar birer umut olmaktan çıkıp gerçek haline dönüşmediği sürece AKP iktidarının toplumsal meşruiyeti sorgulanacaktır. Dünya çapındaki ekonomik krizin Türkiye’yi de etkilemesiyle birlikte; işten atılan, ücretleri dondurulan ya da ücretsiz izine çıkarılan emekçilerin gözünde de; daha çok vergi indirimi, daha sıkı maliye politikası ve daha çok Stand-by anlaşması diyen sermaye için de AKP kötüye gidişin sorumlusudur.

2. AKP’nin yaratılması ve iktidar olması, parti yetkililerinin “mükemmel” siyasi “stratejileri” ve “hedefleri” ile değil, Türkiye siyasetinin merkezinin özellikle de merkez-sağının darmaduman olmasıyla mümkün olmuştur. Bugün ise sessiz ve derinden ilerleyen bir MHP gerçekliği, yerel seçimlerde AKP’nin güçlü olduğu yerlerde var olan hatta bazı yerlerde belediye kazanabilecek bir Saadet Parti’sinin varlığı söz konudur. Yani, merkez sağda ya da İslami sağda en güçlü alternatif olsa da, AKP yegane odak değildir.

3. Kürt hareketinin AKP’den beklentileri tamamen boşa çıkmış, demokrasi bekledikleri yerden üzerlerine kurşun ve bomba yağmıştır. Kürt illerinde AKP hedef tahtasına konulmuş, bölgeye giden Erdoğan sürekli protesto edilmiş, dükkânların kepenkleri kapatılmıştır. AKP Kürt halkı için bir umut olmanın çok uzağına düşmüştür.

4. AKP’nin Türkiye genelindeki en önemli rakibi olan CHP geçmiş yıllara nazaran daha akılcı bir siyaset gütmektedir. Ankara’da Karayalçın ile anlaşılmış ve Gökçek’in karşısına güçlü ve meşru bir aday çıkarmıştır. Kılıçdaroğlu’nun peşi sıra patlattığı yolsuzluk dosyalarının ardından AKP’nin bazı isimleri pasivize olmuştur. Son olarak da Kılıçdaroğlu’nun İstanbul Büyükşehir Başkanlığı’na aday gösterilmesiyle birlikte, artık İstanbul AKP için çantada keklik değildir. 

Bütün bu gelişmeler AKP’nin yeni hamleler yapmasını gerekli kılmakta, AKP’de bunu yapmaktadır. Bu hamlelerden en önemlisi ihtiyaç duyuldukça başvurulan Ergenekon operasyonudur. Tayyip Erdoğan’ın Davos’ta İsrail’e efelenmesinin en önemli nedeni de hiç kuşkusuz Filistin halkının acıları üzerinden Türkiye halklarının gönüllerini ve oylarını kazanmaktır. Bu bağlamda Tayyip Erdoğan’ın Davos’taki çıkışı ikinci bir Ergenekon hamlesidir.

Dışarıdaki siyasi dengelere bakıldığında ise;

1. AKP’nin bütün teslimiyetçi ve işbirlikçi siyasetine rağmen, Türkiye henüz bir muz cumhuriyeti’ ol(a)mamıştır. Buradan hareketle, Türkiye’nin dış politikasının emperyalist hiyerarşiye tabi uluslararası konjonktürde kendine manevra alanları bulduğu söylenebilir. Tayyip Erdoğan’ın bu çıkışı dış politikada önemli bir kırılma yaratmasa da, İsrail’i ve ABD’deki Yahudi lobilerini rahatsız etmiştir. Sonuç itibariyle yaklaşan seçimleri ve yaşadığı itibar kaybını düşünen AKP, içeride güçlü bir hükümet olabilmek adına dışarıda tahammül sınırları dahilinde bir itibar kaybı yaşamayı göze alabilmiştir.

2. Türkiye-İsrail ilişkileri Soğuk Savaş yıllarından günümüze istikrarlı bir biçimde devam etmektedir. Tayyip Erdoğan ile Şimon Peres efendilerinin gözleri önünde tartışırlarken, yapılan askeri anlaşmalar sıcaklığını korumaktadır. Öyle ki, Türkiye, Davos’taki çıkışın hemen akabinde İsrail’den gelecek olan ‘insansız hava araç’larını beklemeye başlamıştır bile.
Bununla birlikte, tartışmanın ardından basın toplantısı düzenleyen Tayyip Erdoğan’ın İsrail saldırılarını değil, oturum yöneticisi Ignatius’u protesto etmek maksadıyla oturumu terk ettiğini söylemesi, Türkiye-İsrail ilişkilerine helal getirmekten ne kadar çekindiğinin bir göstergesi olarak okunmalıdır.

3. Türkiye-İsrail ilişkilerinin seyri ABD emperyalizminin Ortadoğu politikalarından bağımsız olamaz. Gerek İsrail ve gerekse Türkiye, ABD’nin, kısaca BOP olarak da bilinen, Ortadoğu coğrafyasını yeniden yapılandırma projesinin aktif unsurlarıdır. Kendi güçleri ve zayıflıklarıyla, yapabilecekleri ve yapamayacaklarıyla birlikte her iki ülkenin bölgedeki misyonları paraleldir. Bölgedeki anti-amerikan unsurların tasfiye edilmesinde, tasfiye edilmeyenlerin de hizaya getirilmesinde her iki ülkenin hükümetleri de tarihsel görevlerini yerine getirmektedirler. Arap halklarının dize getirilmesi için İsrail sopa Türkiye ise havuç olacaktır.

i. Öncelikle belirtilmesi gerekir ki; Ortadoğu’daki Amerikancı, işbirlikçi ve gerici Arap yönetimlerin bölge halklarının gözünde herhangi bir meşruiyeti kalmamıştır. Arap halklarının yıllardır süregelen Filistin davasının, İsrail’e ve ABD’ye yaranmak uğruna feda edilmesi bu durumun en açık göstergelerinden biridir. Bu durumda Arap halklarının nefretini sahiplenen, onların acısını ve kaderini paylaşan bir ülkeye ve lidere ihtiyaç duyulmaktadır.

ii. Arafat ve Saddam Hüseyin’in olmadığı bir Ortadoğu coğrafyasında ihtimaller şunlardır: Eğer İslam coğrafyasının temsilciliği ABD’nin çizdiği sınırlar dahilinde oluşturulmayacaksa, bölgedeki en önemli güçlerden biri olan anti-amerikancı yönü ağır basan İran’ın devreye girmesi sözkonusu olur ki, böyle bir şey ne ABD ne de İsrail tarafından kabul edilebilir değildir. 

iii. Bu durumda Türkiye, mevcut hükümeti ve lideriyle biçilmiş kaftandır. Tayyip Erdoğan, ne ömrünü Filistin davasına adamış Yaser Arafat gibi bir dava adamı, ne Saddam gibi kendi iktidarını korumak adına da olsa bölgedeki anti-amerikan unsurları destekleyen bir Arap milliyetçisidir ne de Ahmedi Nejat gibi ABD ve İsrail’in hedef tahtasındaki isimdir. İşte bu konjonktürde emperyalizmin adayı Tayyip Erdoğan’dır ki, adayın kendisi de bunun için can atmaktadır.


YARINLAR{jcomments on}