AKP ile ya da dinci-gericilikle nasıl mücadele edilebilir? Hemen belirtmek gerekir ki; AKP artık düzenin kendisi olmuştur, bu anlamda AKP’ye karşı düzen içinden gerçek bir muhalefet yaratmak artık imkansızdır!
Başta TSK olmak üzere, mevcut düzen içinde yer alan hiçbir güç, hiçbir siyasi özne böyle bir muhalefet sürecinin içinde yer alamayacağı için de süreci yönetemez.
Bu soruya hem devrimciler hem de kitleler nezdinde ikna edici bir yanıt bulmak her geçen gün biraz daha önem kazanıyor. 2007’deki Genel Seçimleri ezici bir üstünlükle kazanan AKP, seçim başarısıyla yetinmeyip bu başarıyı kendisinin “devletleşme” süreci ile taçlandırmaya başladığından bu yana, devrimci ve kitlesel bir toplumsal muhalefet yaratma mücadelesinin önündeki en büyük engel haline gelmiş bulunuyor!
Bir yandan Türkiye kapitalizminin neo-liberalleşme sürecini özelleştirmeler, taşeronlaştırmalar ve esnekleştirme ile tamamlama uğraşı içerisinde olan AKP; diğer yandan ise Kürt illerinde kendisini meşru bir düzen partisi olarak sunmayı başarmış, üstelik bunu yaparken -ironik bir biçimde de- Kürt illeri dışında kalan yerlerde Kürt düşmanlığı üzerinden destek bulmayı da başarabilmiştir.
Böylesine önemli misyonları başarmış ya da en azından başarmaya çalışan AKP’nin; “krizsiz, sorunsuz ve türdeşleşmiş bir burjuva iktidarı” yaratma gayesi ise bir anlamda yukarıda bahsettiğimiz misyonların hem nedeni hem de sonucu konumunda… Ergenekon ve Balyoz gibi davalardan tutun da referandumda oylanan anayasa değişikliklerine, oradan yargı reformuna kadar atılan her adımı söz konusu “krizsiz, sorunsuz ve türdeşleşmiş bir burjuva iktidarı” yaratma sürecinin bir gereği ve bileşeni olarak okumak gerekiyor! Bu nedenle, devlet içindeki ulusalcı-kemalist kliğin tasfiyesi, tasfiye edilmeyenlerin ise sindirilip pasifize edilmesi süreci “AKP ile kim mücadele eder” sorusunu bir başka yerden de olsa yeniden gündeme getiriyor. Zira bu soruyu artık sadece, kazanılmış sosyal ve siyasal hakları neo-liberalleşme sürecinin yürütücüsü AKP tarafından gasp edilen emekçiler ya da Türkiye’deki en ciddi toplumsal muhalefet olan Kürt hareketi sormuyor. “AKP ile kim mücadele eder” sorusu, AKP’nin yaşadığımız ve tanık olduğumuz süreçte tasfiye ettiği ulusalcı-kemalist güçlerin ve çok daha önemlisi hala o güçlerden medet uman, özellikle de dinci-gericilikten -haklı olarak- rahatsız olan geniş halk kitlelerinin de sorduğu bir soru haline gelmiş durumda.
AKP ile mücadele etmek isteyen, ancak nasıl mücadele edeceğini bilemeyen ya da mücadeleyi ulusalcı bir çizgide sürdürmeyi tek seçenek olarak belleyen geniş halk kitlelerine, ilericilik atfettikleri TSK’nın, bir umut ışığı olmaktan ziyade, AKP karşısında ışıksızlığı temsil ettiğini ısrarla anlatmak gerekiyor! Son Balyoz davası tutuklamaları sürecinde yaşananların bir tür “gaz alma” operasyonu olduğunun altını çizmek bu noktada oldukça anlamlı olacaktır. Hatırlayacak olursak, tutuklama kararının çıktığı günün akşamında Genelkurmay Başkanı Koşaner’in Başbakan Erdoğan ile “olağan-dışı” bir görüşme yapması, medyanın da abartmasıyla “Ordu ile AKP arasında bir kriz mi var” sorusunu akıllara getirmiş olabilir. Yine Koşaner’in olaydan hemen sonra sonra tutuklu yakınlarını ziyaret etmesi, onlarla “yakından” ilgilenmesi ve son olarak da bütün kuvvet komutanları ile birlikte “TSK adına” tutukluların kendilerinin Genel kurmay Başkanı tarafından ziyaret edilmesi “TSK AKP’ye tepki gösteriyor” şeklinde algılanmış olabilir. Ortada bir tepki olduğu açıktır ancak söz konusu tepkinin karikatürize edilmiş diplomatik bir tepki olduğunu da hemen söylemek gerekecektir. Bir zamanlar siyaseti yönlendiren TSK, siyaset makamına ancak nezaket kuralları içinde diplomatik tepkiler verebilmektedir, zira elinden daha fazlası da gelmemektedir! Sonuç itibariyle TSK, bir şey yapmış olmak için bir şey yapmaya çalışmış –onu da yapamamış- kendisinden AKP karşıtı bir hamle bekleyen kesimlerin tabiri caizse gazını alıp, son tahlilde yine AKP’nin elini güçlendirmiştir.
Peki AKP ile ya da dinci-gericilikle nasıl mücadele edilebilir? Hemen belirtmek gerekir ki; AKP artık düzenin kendisi olmuştur, bu anlamda AKP’ye karşı düzen içinden gerçek bir muhalefet yaratmak artık imkansızdır! Başta TSK olmak üzere, mevcut düzen içinde yer alan hiçbir güç, hiçbir siyasi özne böyle bir muhalefet sürecinin içinde yer alamayacağı için de süreci yönetemez.
İkinci olarak AKP’nin siyasi konumu sadece kendi gücünü değil aynı zamanda emperyalizmin tercihlerini de yansıtmaktadır. Bu bağlamda, anti-emperyalist bir perspektiften yoksun olarak örgütlenmiş her mücadele hattı, ya da anti-emperyalist olmayan hiçbir siyasi özne, AKP karşıtı gerçek bir mücadelenin bayraktarlığını yapamaz! Yapabilecekleri olanlar karşısında rahatsız olmakla sınırlıdır. TSK’nın son süreçteki rolü dikkate alındığında, göbeğinden emperyalizme bağlı olan kurumların muhalefet yapabilme sınırlılıkları da ortaya çıkmaktadır.
Üçüncü olarak dinci-gericilik kendi başına bir olgu olmaktan ziyade neo-liberalizmin sosyal ayağı olarak kurumsallaşmakta ve toplumda yaygınlaştırılmaktadır. Özellikle emekçiler, sosyal kazanımları yok edilen “muhtaç kullar” olmaya doğru itildiğinden, ve bu anlamda da dinci-gericilik neo-liberalizmin sonuçlarından beslendiğinden dinci-gericilik karşıtı bir mücadelenin emek eksenli olarak yürütülmesi kaçınılmazdır! AKP karşıtı bir toplumsal muhalefetin” liberalizme evet dinci-gericiliğe hayır” diyebilme lüksü yoktur!
Dördüncü olarak dinci-gericilik sadece devlet kurumlarında kadrolaşmalardan ibaret bir tehdit olmayıp, esasen toplumsal yaşamın içinde yer alan ve halkı tehdit eden bir gerçekliktir. Aydınlanma perspektifini halkçı bir biçimde yeniden tanımlayıp devleti değil, halkı gericilikle savaşmaya çağırmayan bir siyasi öznenin AKP karşıtı bir mücadele yürütebilmesi mümkün değildir!
Son olarak söyleyeceklerimiz ise Kürt sorunu ile ilgilidir. Bilinmelidir ki, “Kürt sorunu ve Kürt düşmanlığı” AKP’nin elinde önemli bir kozdur ve AKP hem Kürt düşmanlığı yapıp hem de kendisi dışındaki siyasi özneleri Kürt düşmanı olarak eleştirebilmektedir! Kürt sorununa yönelik halkların kardeşliği temelinde bir çözüm önerisi bulunmayan siyasi öznelerin AKP’nin bu ikili oyununu bozabilecek bir silahı da yok demektir.
O zaman, sınıf mücadelesini Kürt halkıyla kardeşleşme perspektifi ile birleştiren ve devlet için değil, halk için aydınlanma isteyen devrimci ve sosyalist siyasi öznelerin dışında AKP ile mücadele edebilecek bir güç yoktur. Yani mesele devrimcilerin Türkiye’de güç olabilme meselesidir ki, o da zaten önümüzdeki tek seçenektir!
YARINLAR
21 Şubat 2011{jcomments on}