Kadınların tarih boyunca ezilenlerin mücadelelerinde en ön safta yer almaları tesadüf değil, toplumsal konumlarının bir sonucudur. Ezilen sınıflar içinde bir kat daha fazla ezilenlerdir kadınlar. Bu yüzden mücadelede de en ön safa geçmekte tereddüt göstermezler.
Ancak adları anılmaya geldiğinde, resmi tarih içinde yer bulamazken ezilenlerin kulaktan kulağa yayılan isyan tarihinde ise hep ikinci sırada okunur adları. Bir kahraman olmak için gösterişli ve güçlü bir görünüşe sahip olmak gerekir ne de olsa.
Bize öğretilen tarih yalnızca egemenlerin başrolünde olduğu Hollywood filmleri gibidir. Hollywood’da Rambo, Batman, Superman öyküleri çok fantastik, gerçek dışı değil mi? Peki bildiğimiz tarihe ne demeli? Fatih’in gemilerini karadan yürütmesi, Yavuz’un kısacık saltanatı döneminde birçok fetih yapması, Atilla’nın Avrupa’yı bir çırpıda fethetmesi öyküleri de fantastik değil mi? “Yedi kapılı Teb şehrini kuran kim?” diye soruyordu bir şiirinde Bertolt Brecht. “Kitaplar yalnız kralların adını yazıyor / Yoksa kayaları taşıyan krallar mı?” Bu sorunun yanıtı Hollywood filmleriyle “kitapların yazdığı” tarih arasında bir fark olmadığını gösteriyor bize. Kahramanların, kralların, egemenlerin anlattığı tarihte ezilenlerin, emekçilerin, kadınların; sarayların duvarlarındaki taşlardan daha fazla adları geçmez. Onların öyküleri çoğunlukla anlatılmaya değmeyeceği için görmezden gelinir. Görmezden gelinemeyecek olan isyan öyküleri ise hem isyanların bastırılması için başvurulan vahşeti örtbas etmek hem de yeni isyanlara örnek olmamaları için tarihten itinayla silinmeye ya da zararsızlaştırılmaya çalışılır.
Bu öykülerin kayda değer bir kısmının başrolünde kadınlar vardır. Fransız Devrimi’nde, Paris Komünü’nde yalnızca barikatları kuranların değil, aynı zamanda silahları kuşanıp çarpışanların da yarısı kadınlardır. Almanya’da 1918’deki devrimci kalkışmada yaralanan ve ölenlerin de birçoğu kadınlardır. II. Dünya Savaşı’nda, Stalingrad’da, Naziler tarafından direklere asılanlar kadınlardır. Rusya’da 1917 Şubat Devrimi’nin fitilini ateşleyip Ekim Devrimi’ne gidecek olan yolu açanlar kadınlardır. ABD’de 1857’de dokuma işçilerinin grevinde polisin saldırısının sonucunda öldürülen 129 işçinin büyük çoğunluğu yine kadınlardır.
Kadınların tarih boyunca ezilenlerin mücadelelerinde en ön safta yer almaları tesadüf değil, toplumsal konumlarının bir sonucudur. Ezilen sınıflar içinde bir kat daha fazla ezilenlerdir kadınlar. Bu yüzden mücadelede de en ön safa geçmekte tereddüt göstermezler. Ancak adları anılmaya geldiğinde, resmi tarih içinde yer bulamazken ezilenlerin kulaktan kulağa yayılan isyan tarihinde ise hep ikinci sırada okunur adları. Bir kahraman olmak için gösterişli ve güçlü bir görünüşe sahip olmak gerekir ne de olsa.
Kadınların hayatın her alanında olduğu gibi toplumsal hayatta da var olduklarının hatırlandığı yegâne zaman 8 Mart’tır. 1857’de, ABD’de 129 işçinin öldürüldüğü grevin yıldönümü olan bu tarih, 1910’da Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı’nın aldığı kararla Dünya Emekçi Kadınlar Günü ilan edildi. O zamandan beri de tüm dünyada kadınlar tarafından toplumsal mücadelelerinin simgesi haline geldi. 1857’de kanlı bir şekilde bastırılan dokuma işçilerinin grevinin ardından işçilerin yürüttükleri mücadelenin sloganı, “Ekmek İstiyoruz, Gül de!” ise tüm dünya kadınlarının ortak sloganı haline geldi.
Böyle bir toplumsal siyasal hareketin neticesi olan 8 Mart’ın bugün kadınlara çiçek verme, hediye alma günü haline dönüştürülme girişiminin ardında kadınların siyasal mücadelesinin zararsızlaştırılmaya çalışılması niyeti yer almaktadır. Böylece 8 Mart’ın içini boşaltarak öldürülen dokuma işçisi kadınları unutturmaya çalışıyorlar. Ancak başaramayacaklar. Bir yandan İstanbul’da, tekstil işçisi kadınlar selde can verirken, 8 Mart’ı alışveriş bayramına dönüştürmeyi başaramayacaklar.
05 Mart 2010
YARINLAR{jcomments on}