Temel İdeolojik Yönelimler

ideolojiYayın politikamızı belirleyen genel kabuller, ilkeler ve ideolojik çerçeve...

Abonelik

abonelikYarınlar'a abone olun, hem dergiye katkıda bulunun hem de derginiz her ay adresinize gelsin.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Anasayfa İçerik Güncel Yazılar Yargısız zulüm: Bugün O'nun bedeni yarın senin - Suzan Yılmaz Okar

Yargısız zulüm: Bugün O'nun bedeni yarın senin - Suzan Yılmaz Okar

Aklımda tuttuğum şiir sayısı bir elimin parmaklarını geçmez. Ama beğeniyle okunan her şiirin insan beyni tarafından  o ya da bu biçimde hafızaya alındığından eminim. Üstelik şairle ne kadar süre ‘geçirdiğiniz’ de önemli değildir.

bahaÖrneğin Ahmed Arif’in sadece birkaç şiirini uzun zaman önce etkilenerek okuduğumu/dinlediğimi hatırlıyorum. Ama yaklaşık 11 aydır tutuklu olan ahbabımla yaşadığım zorunlu ayrılığı ne an düşünecek olsam içimdeki ses ‘bu zindan, bu kırgın, bu can pazarı’nı mırıldanıyor. Sadece bu dizesini… Şiiri söylerken o kadar etkileniyorum ki, haksızlığa karşı biriktirdiğim öfkeyle kendi kendime neredeyse infilak etme noktasına kadar sürüklenebiliyorum. Nasıl ki her duruma, her hale uygun bir şarkı mırıldanır beden, her acılı hale ‘dil’ olan bir şiir varmış yazık ki.

Her yara kendi derinliğine kanıyor
Mahpusluk altında olanlar hallerini ancak kendileri anlayabiliyor, yaşadıkları zorun ne menem şey olduğunu ancak kendileri bilebiliyor yazık ki. Bir de toplumda cezaevlerine ilişkin bakışın sertliği düşünüldüğünde, oradaki ‘yaşam’ sürgün olmakla kalmıyor, kapatılan bütünüyle kendisine de mahkûm ediliyor aynı zamanda. Yargı süreçlerinin uzatılması bu insanlık dışı ‘yaşamın’ daha eziyetli hale dönüşmesine yol açıyor. En iyi ihtimalle iddianamelerin açılmasının 4,5 ayı bulması, ilk duruşmada sanıkların sorgusu bile alınmadan usul tasarrufu gerekçesiyle dosyaların bir başka mahkemeye gönderilmesi, sanıkların kendilerine dönük suç iddiaları henüz sabit değilken bile her türden eziyetin reva görüldüğü cezaevlerinde aylarca bazen yıllarca mahpusluk yaşamaları… Üstelik bu bekleyiş gönüllü olarak verilmiş bazı kararların gerektirdiği bekleme süreçlerini kesinlikle andırmıyor; esaret altında, kilidini bile bükemediğiniz, her anınızın başka el’ler tarafından belirlendiği bir kapının ardında gerçekleşiyor. Yığınla insan haksız yere yargılanmaları yetmiyormuş gibi, ceza almadan ‘mahremiyetle’ zamanlarının, mekânlarının, bedenlerinin şiddet altına alındığı ceza sürecine alınıyorlar. Türkiye’de cezaevine kapatılan insanların 3’te ikisinin tutuklu olduğu ve henüz iddia edilen suçlarının kesinleşmediği düşünüldüğünde ceza süreçlerinin işletildiği CEZAevlerine kapatılmalarının nasıl bir insanlık ayıbı olduğuna kısaca birlikte göz atalım.

Cezaevi ya da hayatın kıstırıldığı kapanlar:
Cezaevlerinin dev, gri beton duvarlarla çevrili olması cezanın daha içeriye alınmadan başladığının simgesi. Oranın önüne her vardığımızda ilk gördüğümüzde ne yaşıyorsak aynı şeyi yeniden yeniden yaşıyoruz: ölüm kapanı.

Tutuklu olanlar en fazla üç kişi aynı hücrede kalabiliyor. Genellikle de orada tanıştıkları ve cezaevi tarafından bir araya getirilen bu 3 kişiyle 24 saatlerini geçiriyorlar. Bu aynı zaman da birbirlerine de mahkûm edilmeleri anlamına geliyor. Dışarıda dilediğimiz sayıda insanla, dilediğimiz kadar zaman geçirdiğimizi, dilediğimiz insanla yaşamayı seçtiğimizi düşündüğünüzde bu hallerin zaman içerisinde tutuklularda yarattığı tahribatı düşünmek zor olmasa gerek. Tutuklulukların yıllar sürdüğü ülkemizi düşündüğümüzde, örneğin en yakın ilişkimiz olan aile bireylerimizle bir odada 24 saat boyunca vakit geçirmeye ne kadar süre dayanabiliriz? Ya da eşimizle ve dostumuzla?.. Diğer tutuklulardan bazılarıyla haftada birkaç saat dışında görüşme olanakları yok (üstelik görüşecekleri insanları da cezaevi yönetimi belirliyor). Onun dışında açma-kapama denetiminin tamamen gardiyanda olduğu ve içeriye dışarının ‘sesini’, gözetimini taşıyan mazgal delikleri var tabi… Gece ya da gündüz ansızın açılan kapının ardından bir anda içeriye doluşan gardiyanların niyetini asla kestiremez kapatılmış olan. Gecenin bir vakti, daracık yatak odanızın kapısı birden açılıyor ve onlarca kişi birden içeri dolaşarak arama gerekçesiyle ayda bir, bilinmeyen bir zamanda sizi ‘ziyaret’ ediyor. Bu hali bir an olsun hayal etmeye çalışın. Biz bunu evimiz basıldığında yaşamıştık, neyse ki kapıyı onlar kırmadan kendimiz açabilmiştik. Ve o ‘biricik’ geceyi unutmamız mümkün olamadı yazık ki…  İşte bu türden uygulamalar kapatılmanın yarattığı tedirginliğin süreklileşmesinin adımlarından biridir cezaevinde. Hücrelerinin aranması için neden olmamasına rağmen böyle. Zira tutuklu ile dışarıdan bağ kuran insanlar cezaevine çift x-ray cihazı aramasından, iki kez üst aramasından, üzerlerinde en ufak bir metal olmaksızın girebiliyorlar. Üst baş ve kitap dışında hiçbir şey götüremiyorsunuz, onlar da bazen günlerce cezaevindeki komisyonlarca denetlenip ancak ondan sonra mahpuslara ulaştırılıyor. Üstelik bu arada mahpuslar hem kendileriyleyken hem de yakınlarıylayken sürekli olarak kamerayla izleniyorlar. Biraz olsun akılda canlandırmak istiyorsanız: örneğin fazlaca toplumun gündemine girmeyen cezaevi yazılarına, Tekirdağ F Tipi ya da Silivri Cezaevi vb. fotoğraflarına, hücre fotoğraflarına, tutukluların duruşmaya götürüldükleri ring araçlarına, mahkemeye askerlerce nasıl kelepçe edilerek çıkarıldıklarına google’dan bakmanız yeterli. Her fotoğraf cezaevinin görünmeyen gerçekliğinin bir resmidir aynı zamanda.

Gelelim 11 aylık ömür hırsızlığına…

Cezanın insana yeni armağanı: kimlik giydirme
Baha muhalif bir Bilim dergisinin, Bilim ve Gelecek dergisinin editörü(ydü). Türkiye’nin en ‘hayata dönüş evlerinden’ biri olan Tekirdağ F Tipi cezaevinde tutuluyor şu anda. Polis, PKK itirafçısı ve savcılık makamı eliyle, Devrimci Karargâh örgütünün üyesi olduğu iddiasıyla tutuklanarak SDP yöneticileri ve üyeleri, TÖP sözcüleri, eski DİSK’li Kemal Hamzaoğlu ve Red Dergisi yazarı Hakan Soytemiz ile birlikte uydurma bir senaryonun, komplonun sözümona bileşenlerinden biri olarak önce Silivri sonra da Tekirdağ F Tipi cezaevine kapatıldı. 11 aydır cezaevindeler.

Üzerine kimlik giydirilmeye çalışılan sadece Baha olmadı, 11 yıl önce kanserden vefat eden Fransızca öğretmeni Sabriye Çağırıcı Ergenekon üyesi yapıldı. Ve Baha da lise öğretmeniyle örgütsel ilişkili… Ya da annesinin üzerine kayıtlı olduğu söylenen ve ablası tarafından kullanılan telefondan Ergenekon sanıklarından, şu anda tutuksuz olarak yargılanan Ufuk Akkaya’nın arandığı (kimin aradığına ya da konuşma içeriklerine bakılmaksızın) söylenerek annesinin telefonu üzerinden yine hayali bir suça bağlanmaya çalışıldı. Üstelik sonradan öğrendik ki o yıllarda telefonu kullanan Ufuk Akkaya da değil, Akkaya’nın Fethiye’de yaşayan bir mühendis arkadaşı. İddianameyi okuduğunuzda annesinin telefonundan sözüm ona yapılan bu görüşmeler sırasında Baha’nın aynı anda Fethiye’de, Kuzey Irak’ta bilmem ne kampında ve tabiî ki gerçek yaşamını sürdüğü İstanbul’da olması gerekiyor. NASA destekli Hollywood filmlerindeki hologram yaşamlar gibi.

Bugüne kadar insanlara seslenirken Baha’nın ne kadar da haksız ve uydurma iddialarla tutuklanıp cezaevine kapatılmasının üzerinde durduk. Bu haksızlığın mutlaka anlaşılacağını, Baha’nın yine aramıza karışacağını biliyorum. Peki, onun ömründen çalınan günlerin hesabını kimden alacağız? Sadece onun ömründen mi endişeyle bekleyen ailesi, yakınları ve arkadaşlarının ömründen alınan günlerin?..

Kapatılma altında olanların daracık yaşamları ile ilgili bütün kararları cezaevi görevlileri veriyor. Ve onlar orada, sanki ayrı bir ülkenin insanları gibi kendileri için yaratılmış tecrit odalarında belirsiz bir yaşama itiliyorlar.   Cezaevlerinde yaşananlar yazık ki sadece o ya da bu şekilde yolu oraya düşenlerin tanıklık ettiği süreçler oluyor. Aileleri ve avukatları dışında onlara dair duyarlılık gösterenler en iyi ihtimalle arkadaşları veya zaman zaman seslerine aracılık eden kimi gazeteler, gazeteciler oluyor.

Baha da diğer tutuklu gazeteciler gibi aylardır cezaevinde ve yazık ki fiilen ilk duruşmaya tutuklanmasından tam bir yıl sonra 11-12 Ağustos’ta çıkabilecek. Göstermelik ilk duruşmada sorguları bile alınmadan mahkeme birleştirme kararı verdi zira. Bizler Baha’nın yakınları olarak tutuklanmasından bu yana onun dışarıdaki sesi olmaya çalıştık. Serbest bırakılması için www.bahaokaraozurluk.com sitesini açtık ve duyarlı olan insanlardan yüzlerce imza ve dayanışma notu aldık. Haksız yere aramızdan alınan insanlara biraz olsun destek olmayı isteyen insanların beş dakikalığına da olsa Baha’nın yaşadığı durumu tanıklık etmeleri için bu siteye göz atmalarını, ona destek vermelerini bekliyoruz.

Biliyoruz ki Baha ve onunla aynı durumda olan insanların suçsuzluğu önünde sonunda kabul edilecek. Onun haksız yere kapatılmasına neden olanların ellerindeki ve ‘ruh’larındaki kir peki; onlar o kirden arınıp, geceleri yastıklarına rahatça başlarını düşürebilecekler mi?

4 Ağustos 2011{jcomments on}