Anasayfa İçerik Güncel Yazılar Ulus Meydanı Kürt sorununu nasıl çözer? - Ender Helvacıoğlu

Ulus Meydanı Kürt sorununu nasıl çözer? - Ender Helvacıoğlu

ulusKürt hareketinin karşısında uzun yıllardır ilk kez (ilki 90’ların başındaki İşçi Baharı ve Zonguldak madenci yürüyüşüyle somutlaşan emekçi hareketiydi, temel sloganlarından biri “Zonguldak-Botan El Ele” idi, ama başarılı olamadı), Türk devletinin ve emperyalist devletlerin dışında bir kitlesel maddi güç muhatap olarak şekillenmektedir: Cumhuriyet hareketi. Umarız, Cumhuriyet hareketi Kürt vatandaşlara el uzatma basiretini, Kürt hareketi de o eli tutma basiretini gösterebilir.

Cumhuriyet hareketi yeniden istim aldı. 29 Ekim ve 10 Kasım’da meydanları dolduran yüz binler, 2007’de cumhuriyet mitingleri ile gündeme giren kitle hareketinin, gelip geçici değil uzun soluklu bir toplumsal olgu olduğunu gösterdi. Ülkemizde uzun yıllar sonra ilk kez, Kürt hareketinin dışında bir halk dinamiğiyle karşı karşıyayız. Bu hareketin temel özelliklerini kabaca şöyle özetleyebiliriz:


- Laik, modernist ve aydınlanmacı bir hareket.
- Anti-emperyalist bir hareket.
- Türk milliyetçiliğinin etkin, ama etnik milliyetçiliğin zayıf olduğu, Kürtlere düşmanca yaklaşmayan, birlikten ve kardeşlikten yana bir hareket.
- Ana gövdesini kentli alt-orta sınıfların ve öğrenci gençlerin oluşturduğu bir hareket.
- Esas olarak AKP iktidarının yıkılmasını hedefleyen bir hareket.
- Gerek edindiği deneyimler gerekse mevcut koşulların dayatması sonucunda, artık esas olarak “kurtarıcı” bekleyen (veya bir “kurtarıcı”nın yedeği olan) değil, kendi gücüne güvenmeyi öne alan bir hareket.


Bu saydığımız özellikler hareketin potansiyellerini vurguladığı gibi zaaflarını da gösteriyor. Süreç olumlu potansiyellerin dinamizme dönüşmesi yönünde mi, yoksa zaafların derinleşmesi ve kemikleşmesi yönünde mi ilerleyecek, bunu hareketin önderliğinin (önderliklerinin) izleyeceği politik hat belirleyecektir. Bu yazımızda Cumhuriyet hareketinin gerek potansiyellerini gerekse zaaflarını Kürt sorunu bağlamında ele alacağız.

 

***

Cumhuriyet hareketi ile Kürt hareketi arasında bir dirsek teması sağlanabilir mi? Bu iki hareket birbirlerine yaklaşabilir ve giderek bazı temel noktalarda ortaklaşabilir mi? Ortak bir devrimci stratejinin parçaları olabilirler mi? Geçtiğimiz ay, bildiğim kadarıyla Yurt gazetesinde Merdan Yanardağ (1), SoL portal’da Fatih Yaşlı (2) bu konuya değinen makaleler yazdılar. Aydınlık gazetesinde de Doğu Perinçek “Kürt sorununu Ulus Meydanı çözer” başlıklı bir köşe yazısı kaleme aldı. (3)


İlk bakışta çok hayalci gibi gözüken bu soru neden önemlidir ve neden bugün özellikle üzerinde düşünülmelidir? Çünkü Türkiye devriminin olmazsa olmaz bir denklemi var: Türk+Kürt (tabii hakim sınıflardan değil halklardan söz ediyoruz). Bu denklem bir şekilde kurulamaz ise, bugüne kadar yaşadığımız felaketler gelecekte yaşanabilecek olanlar yanında çok küçük kalabilir.


İki halkın birliği küçük grupların temennileri ve aydınların kardeşlik çağrılarıyla sağlanamaz. Birlik ancak toplumsal dinamikler arasında ve arazide (toplumsal pratik içinde) -ve tabii önderliklerin isabetli politikalarıyla- gerçekleşebilir. Kürt hareketi yıllardır Türkiyeli, demokratik ve halkçı bir muhatap aradığını söylemekte, AKP ile ve bazı emperyalist odaklarla olan ilişkisini böyle bir muhatabın yokluğu ile gerekçelendirmekteydi. İşte bugün artık Türkiye’de, AKP’nin temsil ettiği rejime kökten muhalif, laik, demokratik, ilerici, anti-emperyalist ve Kürt halkına -dost diyerek abartmayalım ama- düşmanlık etmeyen büyük bir toplumsal dinamik şekillenmektedir. Bu sorunun bugün gündeme gelmesinin nedeni budur.


Tabii bu soru hâlâ oldukça hayalci. İki hareket henüz birbirlerine oldukça uzak. Böyle bir devrimci ortaklaşmanın önünde aşılması hayli zor engeller var. Böyle bir birliğe karşı olan güçlerin olası kışkırtmalarına iki hareket de çok açık. Dahası iki hareketin önderliklerinin bu konuda bir zihin berraklığından çok uzak oldukları da tespit edilmeli. Ama düne göre bugün en azından ortada bir hareket var. Ortaya çıkmış bir olanak var. Hareket bereketi getirebilir; ama ancak devrimci bir kurmayın müdahalesi ve yönlendirmesiyle.

***

Ulus Meydanı Kürt sorununu nasıl çözebilir? Cumhuriyet hareketi Kürtlere nasıl el uzatabilir? Sadece varlığı yetmez. Çünkü Kürt sorunu yaklaşık yüz yıllık bir sorun. Büyük bir anti-emperyalist savaş vermiş, Osmanlı saltanatını devrimlerle yıkmış ve yeni bir ülke oluşturmuş genç cumhuriyet iktidarı bile bu sorunu çözemedi. Çözemediği için bu sorun bugün de bütün haşmetiyle önümüzde durmakta. Demek ki farklı politikalar izlemek gerek.


Cumhuriyet eylemlerinde öne çıkan bir slogan var: “Türkler Kürtler Kardeştir Amerika Kalleştir”. Kardeşliğe ve birliğe vurgu yapıp hedefi doğru saptayan anti-emperyalist bir slogan. Sorunun çözümü için çıkış noktasına vurgu yapan olumlu bir slogan, ama henüz köklü bir çözüm önerisi değil. Bu konuda başka bir slogan yok; ama Cumhuriyet hareketinin önderliğinin yaklaşımlarına göz atabiliriz.


Hareketin önderlikleri arasındaki en sosyalizan unsurların (adını koyalım İşçi Partisi) bu konuda bir formülasyonu var: “Türk’üyle Kürt’üyle Türk milletiyiz” veya “Türk de biziz, Kürt de biziz; hepimiz Türk milletiyiz”. Bu önermenin, Kemalist iktidarın 1930 yılında geliştirdiği “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” formülasyonundan esin aldığı anlaşılıyor. 1930 yılındaki bu formülasyon, genel anlamda baktığımızda, milleti etnik kökene göre değil, Fransız Devriminin “yurttaşlık” kavramından esinlenerek ortak politik bir devrime dayandırarak tarif ediyor ve ilkel milliyetçilikle arasına sınır çekiyor. Ancak konuya kendi toplumumuzun koşullarının özelinde yaklaştığımızda ve Kemalist kadroların 1920 başlarında, sıcak savaş sırasında, Misak-ı Milli tanımını açıklamak için geliştirdikleri “Türklerin ve Kürtlerin yaşadığı ortak vatan” tanımı göz önüne alındığında, bu formülasyon bir gerilemeyi, dahası günümüzde bir kördüğüm haline gelmiş olan sorunun başlangıç noktasını ifade ediyor.


Atatürk’ün 1930 yılındaki millet tanımı, bir yanıyla devrime vurgu yapıp milleti etnik kökenle tanımlayan ilkel milliyetçilikle yolları ayırmakta, ama diğer yanıyla asimilasyona kapı aralamaktadır. Fakat o günün koşullarında, kapitalist yola girerek Avrupa toplumlarının 1-2 yüzyıl önce yaşadıkları türden gönüllü bir asimilasyonun olanağı yoktu ve bu tanım bir “ütopya” olarak kaldı. Sonuç olarak tanımın devrimci yönü giderek törpülenirken, devlet asimilasyona açılan kapıdan bodoslama girerek bunu zor, inkâr ve şiddet yoluyla uygulamaya girişti. Bunun da bir çıkmaz yol olduğu günümüzde açıkça görülmüştür. Bugün dillendirilen “Türk’üyle Kürt’üyle Türk milletiyiz” tanımının ise, arkaya 1930’daki gibi yakın bir ortak devrimin rüzgârının da alınamadığı, tam tersine güvensizlik üreten bir geçmişin bulunduğu koşullarda, bir yankı bulma şansı hiç mi hiç yoktur.


Kürtler ve Türkler tek bir ulus mudur? “Türk de biziz, Kürt de biziz; hepimiz Türk milletiyiz” demek ne ölçüde geçerli? Türklüğü, Kürtleri de içeren bir üst kimlik olarak tanımlamak gerçekçi mi? Laz, Arap, Azeri, Çerkez, Makedon, Rum, Ermeni, Bulgar vb kökenli vatandaşlarla Kürtler arasında bir nitelik farkı yok mu? Atatürk’ün 1930 yılında geliştirdiği “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” formülasyonu birlik için yeterli mi, yeterli oldu mu? Bütün bu sorulara, bilimsel sosyolojik gerçekleri göz önüne alarak, tabulardan kurtularak ve en başta birlikte yaşama niyetini koruyarak yanıt vermek gerekiyor.


“Türk de biziz, Kürt de biziz” diyerek ortak bir “biz” duygusunu vurgulamaya kimsenin itirazı olamaz; sosyolojik bir olgunun özlü ifadesidir bu. İtirazlar ve sorun, hemen ardından “Hepimiz Türk milletiyiz” diye ekleyince ortaya çıkıyor. Çünkü ne yazık ki, Türkler ile Kürtlerin uluslaşma süreçleri, bu sözün gönül rahatlığıyla söylenebileceği bir harmanlanmadan ve paralellikten henüz yoksun. Bu da, yukarıdakiler gibi bir sosyolojik olgu. “Hepimiz Türk milletiyiz” dendiğinde, bu hemen “isteseniz de istemeseniz de sizi Türkleştireceğiz” olarak algılanıyor ve gerçeği söylemek gerekirse, 80 yıldır da bu algıyı haklı çıkartacak biçimde (hatta daha ağır biçimlerde) uygulanmış.


Türkler, Kürtleri de kapsayacak ve içlerinde eritecek düzeyde bir uluslaşmayı yaşamadılar. Uluslaşma sürecine (örneğin Avrupa toplumlarına göre) oldukça geç bir tarihte girdiler ve henüz tamamladıkları söylenemez. Dolayısıyla “Fransızlık”, “İtalyanlık, “Almanlık” gibi kapsayıcı bir üst kimlik biçiminde bir “Türklük”ten söz edemeyiz. “Türk kimdir?” diye sorulduğunda hemen Orta Asya’yı ve Oğuz Kağan’ı işaret eden akımların (solcu ulusalcılar bile bunu yapıyor) ve ilkel bir etnik milliyetçiliğin tabanını oluşturan anlayışların hâlâ oldukça etkin olması da bunu gösteriyor.


Öte yandan Kürtler daha farklı, daha gecikmiş ve tamamlanmamış, daha zorlu ve çok daha karmaşık bir uluslaşma süreci yaşıyorlar. Kürtler de hemen hemen Türklerle aynı tarihlerde uluslaşma sürecine girmişler, ama bu süreç tarihsel koşullar ve güçlerinin yetersizliği nedeniyle ilerleyememiş. Kendi dinamikleriyle kurulmuş bir devlet gelenekleri yok. Dillerini korumakta ve kullanmakta zorlanmışlar ve zayıf kalmışlar. Günümüzde ise, batıdakiler, doğu ve güneydoğudakiler ve Türkiye sınırı dışındakiler olmak üzere üçe bölünmüşler. Ama bu üç parçada da, farklı düzeylerde de olsa bir “Kürtlük” bilinci oluşmuş ve gelişmeyi talep ediyor. Türkiye sınırları içinde yaşayanların, hatta Türklerle en fazla iç içe geçmiş batıdaki Kürtlerin bile çoğunluğu kendilerini “Türk” olarak görmüyorlar, Türklüğü kendilerini de kapsayan bir üst kimlik olarak kabul etmiyorlar. Bir biçimde uluslaşma süreci içindeler ve bunu talep ediyorlar.


Aslında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucuları gönüllü bir birliğin koşullarını samimiyetle zorlamışlardı. Ortak bir potanın yaratılması için ısrarla Musul eyaletini Misak-ı Milli sınırları içinde saymaları, kurtuluş sırasında “Türklerin ve Kürtlerin yaşadığı ortak vatan” tanımına vurgu yapmaları, hatta kurulacak ülkenin ismini dahi tartışmaya açık olmaları bunu gösteriyor. Fakat bu yolda ilerlemeyi sağlayacak güçten ve sınıfsal niteliklerden yoksundular. Tarihsel koşullar da bu kadarına el vermedi.


Kısacası Ulus Meydanı (Cumhuriyet hareketi) Kürt sorununu da çözme iradesi gösterecekse, yani devrimci bir hatta ilerleyecekse, bu coğrafyada Türkler ve Kürtler olarak iki temel ulusun varlığını kabul etmek ve politikalarını bu olgudan yola çıkarak oluşturmak zorundadır. İlla geçmişten bir esin kaynağı bulmak istiyorsak, bu, Kemalist öderliğin 1920 başlarında Kurtuluş Savaşı’nın sıcaklığı içinde geliştirdiği “ortak vatan” formülasyonu olabilir. Çıkış noktası olarak şöyle bir tanım önerilebilir: “Türkler ve Kürtler, iç içe geçmiş, aynı vatanı paylaşan, gelecekleri ortaklaşmış, eşit haklara ve sorumluluklara sahip iki kardeş ulusturlar.” Bu formülasyon çok daha gerçekçidir ve hem birlik yönündeki olumlu politikaların çıkış noktasını oluşturabilir hem de emperyalist kışkırtmalara karşı çok daha sağlam bir karşı duruşun temeli olabilir. Cumhuriyet hareketi önderliği bu basireti gösterebilirse tarihi bir olumlu rol oynayabilir. Ama gösteremezse, ne kadar gelişirse ve güçlenirse, o kadar bölücü bir rol oynayacaktır. Birlik ve kardeşlik, kısa vadeli politik çıkarlar uğruna olgulara çalım atmaya çalışarak sağlanamaz; ancak olguları devrimci bir biçimde değerlendirerek oluşturulabilir.

***

Bir diğer öne çıkan tartışma konusu da Kürt dili meselesidir. Kürt sorununu birlik, kardeşlik ve eşitlik temelinde çözmek isteyen Türkiyeli bir güç bu konuya nasıl yaklaşmalıdır? Örneğin bu konuda Aydınlık gazetesinde peş peşe yazılar yazarak, Kürtçenin gelişmemiş bir dil olduğunu, Kürt vatandaşların büyük çoğunluğunun Türkçeyi Kürtçeye nazaran daha iyi bildiklerini, kendi aralarında dahi Türkçe konuştuklarını, PKK’nın bile örgüt içi yazışmalarda ve yayınlarında Türkçeyi kullandığını, Kürtçe bir ticaret kanununun veya borçlar kanununun yazılamayacağını, Kürtçe Bilim ve felsefe yapılamayacağını, insanlığın bilim ve düşün birikiminin Kürtçeye çevrilemeyeceğini döne döne vurgulayan ve sonuçta “bırakın Kürt dilini” demeye getiren İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in yaklaşımı yerinde midir? Birliğe ve kardeşliğe hizmet eder mi? Bu tutum benimsenirse Ulus Meydanı Kürt sorununu çözme yönünde adım atabilir mi?


Evet, Sayın Perinçek’in yazdıklarının hepsi bugün için doğrudur. Bu somut olguları zaten, Kürt hareketinin önderliği dahil, kimse reddetmiyor. Ama sorun tam da bu noktada başlıyor. Kürt hareketi de aynı tespitlerden yola çıkarak, Kürt dilinin geliştirilmesi önündeki engellerin kaldırılmasını talep ediyor. Eğer “ortak vatan”da birlikte ve kardeşlik içinde bir yaşam olacaksa, bu talep haklı değil midir?


Tarihte 90-100 sene kadar geri gidelim; 20. yüzyılın başlarına dönelim. Perinçek’in bugün Kürtçeye ilişkin yaptığı saptamaların hemen hemen aynısı o yıllarda Türkçe için yapılmaktaydı. Türkçenin geri ve gelişmemiş bir dil olduğu, Türkçe bilim ve felsefe yapılamayacağı vb. söylenmekteydi. Kaldı ki gerek Selçuklu’nun gerekse Osmanlı’nın dili Türkçe değildi; Türkçe cahil halkın kullandığı geri bir dil olarak karalanmaktaydı. Kemalist iktidar bu konuda Türkçe lehine son derece radikal bir tavrı benimsedi. Latin alfabesine geçti, Türkçeyi koşulsuz destekledi, Türk biliminsanlarını seferber etti, Osmanlıcayı savunan aydınları ve kurumları tasfiye etti, Türk Dil Kurumu’nu ve Türk Tarih Kurumu’nu kurdu. Bizzat Atatürk, Türkçe matematik terimleri önerdiği bir matematik kitabı yazdı. Bugün 80 sene önceki bu büyük devrimci atılım sayesinde Türkçe bilim ve felsefe yapabiliyoruz, Aristoteles’i, Kant’ı, Galilei’yi Türkçeye çevirebiliyoruz.


Öte yandan bu konuda çok da fazla ilerlemiş sayılmayız. İsterseniz, sözü geçen Borçlar Kanunu’ndan bir pasaj aktaralım:


“4 - İLTİZAMSIZ İCAP VE ALENİ İCAP:
“Madde 7 - İcabı dermeyan eden kimse bu baptaki hakları mahfuz olduğunu sarahaten beyan eder yahut akdi iltizam etmemek niyetinde olduğu gerek halin muktezasından gerek işin hususi mahiyetinden istidlal olunursa, icap lüzum ifade etmez. Tarife ve cari fiyat irsali icap teşkil etmez. Semenini göstererek emtia teşhiri, kaideten icap addolunur.”
Bunun neresi Türkçedir? Demek ki henüz Türkçe bir borçlar kanunu da yazılamamıştır. Bu, sadece küçük bir örnek. Tüm temel hukuk metinlerimiz incelenirse bu konuda daha almamız gereken epey yol olduğu anlaşılır. İlahiyat metinlerine ise hiç girmeyelim. Ya tıp dilimiz, eczacılık dilimiz? Türkçe midir, Latince midir? Hangimiz doktorun yazdığı reçeteyi anlayabiliyoruz? Öte yandan yeni gelişen bilim dallarında, örneğin genetik, elektronik, modern fizik vb. alanlarda İngilizcenin baskısı altındadır Türkçemiz. Türkçenin bilim dili olmadığı, Türkçe bilim yapılamayacağı yeniden gündeme getirilmedi mi? Bu nedenle üniversitelerimizde İngilizce eğitime geçilmedi mi? Bırakalım Kürtçeyi, Türkçe bile Türkiye’de tehdit altında değil mi?


Çok net söyleyelim: Perinçek’in Kürtçeye yönelik tutumunu benimsersek, İngilizceye karşı Türkçeyi savunma hakkımız da olmaz! Türkçeyi savunabilmek için Kürtçeyi de savunmak gerekir.


Ortak vatan ve ortak yaşam eşitlik temelinde olur. Bir ulusun ne hakkı varsa, diğerinin de aynı hakları vardır. Hakların olması ve karşılıklı tanınması, ille de kullanılacağı anlamına gelmez. Sağlam evlilikler ancak eşitler arasında gerçekleşebilir; her iki taraf da aynı haklara sahiptir, boşanma hakkı bile dahil. Boşanma hakkının tanınması, boşanılacağı anlamına gelmez. Eşitlik temelinde bir araya gelme iradesi gösterenler, ortak yaşamın olgulara uygun ve en mantıklı yolunu da bulacaklardır. Kürt dili üzerindeki bütün engelleri ve baskıları kaldıralım, ondan sonra borçlar kanunumuzu hangi dille yazarsak işlerimizi daha iyi ve daha kolay yürütebileceğimize birlikte karar verelim. Eğer bunu beceremezsek, korkarım bu kanunu İngilizce yazıp hepimize dayatacaklar ve sil baştan yapmak zorunda kalacağız.


Doğrudur, Ulus Meydanının Kürt sorununu çözme potansiyeli var. İlk kez böyle büyük bir potansiyel oluştu. Ama bu potansiyel ancak yukarıda özetlemeye çalıştığımız yaklaşımlarla harekete geçirilebilir ve bir gerçekliğe dönüştürülebilir. Cumhuriyet hareketi önderliğinin bunu anlaması ve kurmay tavrı göstermesi gerekiyor. Örneğin bir ilk adım olarak, bu hareketin önderlikleri neden bir Kürt Konferansı toplayıp, bu sorunu önyargılardan ve ilkel milliyetçi yaklaşımlardan uzak, serinkanlı bir biçimde ve bilimsel temelde tartışmazlar?

***

Peki, Kürt hareketi ve önderliği, eğer böyle bir el uzatılırsa, bu eli tutma iradesi gösterebilir mi? Yani Kürt hareketi Türkiyeli olabilecek mi? Konuya bu açıdan yaklaştığımızda ise öncelikle politikayı değil sosyolojiyi (yani nesnel gerçekleri) tartışmak gerekiyor.


Kürtler coğrafi olarak üç parçaya bölünmüş durumdalar: 1) Türkiye’nin sınırları dışında (başta Kuzey Irak’ta olmak üzere Suriye’de, İran’da) yaşayan Kürtler; 2) Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu’sunda toplu halde yaşayan Kürtler; 3) Türkiye’nin diğer bölgelerine, özellikle batıdaki büyük kentlere göç etmiş ve orada yaşayan Kürtler. Bu üç topluluk birbirinden farklı niteliklere sahip ama ortak yanları da var. Gönüllü veya gönülsüz, tarih içinde ve özellikle son on yıllarda böyle bir sosyo-ekonomik durum oluşmuş. Kaldı ki, Türkiye’deki Kürt kökenli vatandaşlar esas olarak “Türkiyeli”dir, “Kürdistanlı” değil. Türkler ve Kürtler kadar iç içe geçmiş ve hem geçmişleri hem de gelecekleri ortaklaşmış başka iki halk gösterilebilir mi? (4)


Bu sosyal tablo, hem asimilasyonu olanaksızlaştırmaktadır hem de ayrılmayı. Ya da şöyle söyleyelim: Bu noktadan sonra gerek asimilasyon gerekse ayrılıkçılık çok büyük felaketler yaşanmadan gerçekleşemez ve bu coğrafya böyle felaketleri artık kaldıramaz. Herkes gibi Kürt hareketinin önderliği de bu gerçeğin farkındadır ve son dönemlerde “ayrı devlet” gibi, hatta “federasyon” ve “özerklik” gibi talepler dahi dillendirilmemektedir. Bunlar yerine -ne kastedildiği tam olarak net değil ama- “demokratik cumhuriyet” formülasyonu daha fazla gündeme getirilmektedir.


Gerek Türk devleti gerekse Kürt hareketi açısından silahla ulaşılabileceklerin sınırına gelinmiştir. Ne Türk devleti silah yoluyla genel olarak Kürtleri ulaştıkları noktanın gerisine itebilir, ne de Kürt hareketi silahla daha fazla hak elde edebilir. Bundan sonrası patinaj yapmaktan ibarettir; tabii daha fazla kan dökülmesi pahasına…


Bu durum, “Türkiyeli” bir çözümü nesnel olarak gündeme getirmektedir. Sorun, bu nesnelliğin bir öznellikle, bir irade ile tamamlanmasıdır. Kürt hareketi önderliği bu iradeye destek olmazsa “savaş baronu” konumundan öteye geçemez, bölgedeki emperyalist çıkarların piyonu olmaktan kurtulamaz ve giderek Kürt halkının temel taleplerinin de dışına düşer.

***

Ayrıntılandırmayı başka yazılara bırakıp formüller halinde toparlarsak:


- Kürt hareketinin karşısında uzun yıllardır ilk kez (ilki 90’ların başındaki İşçi Baharı ve Zonguldak madenci yürüyüşüyle somutlaşan emekçi hareketiydi, temel sloganlarından biri “Zonguldak-Botan El Ele” idi, ama başarılı olamadı), Türk devletinin ve emperyalist devletlerin dışında bir kitlesel maddi güç muhatap olarak şekillenmektedir: Cumhuriyet hareketi. Umarız, Cumhuriyet hareketi Kürt vatandaşlara el uzatma basiretini, Kürt hareketi de o eli tutma basiretini gösterebilir.


- Bugün Türkiye’de hem laik ve aydınlanmacı hem de sosyalizme açılma potansiyeli taşıyan iki toplumsal hareket var: Cumhuriyet hareketi ve Kürt hareketi. Bu temel noktada nesnel bir ortaklığa sahip olan bu iki hareketin dirsek temasını milliyetçilikler ve emperyalist müdahaleler engelliyor. Kürt hareketinin Türkiyeli olmaya, Cumhuriyet hareketinin de Türkiyeliliğin -iki eşit unsurdan biri olarak- Kürtleri de kapsamak zorunda olduğunu anlamaya ihtiyacı var.


- Türk ile Kürdü bir arada tutabilecek harç nedir? Başta AKP ideologları olmak üzere bazıları bunun “İslamcılık” ve “Yeni-Osmanlıcılık” olduğunu savunuyor. Fakat İslamcılık, bırakalım Türk ile Kürdü bir arada tutmayı, tek başlarına Türkleri ve Kürtleri dahi bir arada tutma yeteneğine sahip değildir, çünkü mezhepçidir, mezheplere bölünmüştür. Tek bir harç var: Anti-emperyalist, demokratik, laik ve sosyalizme açılan bir emekçi cumhuriyeti hedefi. Sadece Türkiye’nin değil, Türkiye’den başlamak üzere tüm bölgenin tek şansı budur. Bu becerilemezse felaketlerle karşı karşıya kalacağız. “Felaket” dediğimiz de, öyle çok soyut ve anlaşılmayacak bir şey değil. Yanı başımıza, Irak’a ve Suriye’ye baktığımızda bu tehlikenin ne olduğunu tüm somutluğu ve sıcaklığıyla görebiliriz.


- Sözünü ettiğimiz bu harcı karmanın incelik ve ustalık isteyen hattını çizebilecek, hem Türk hem de Kürt emekçilerine güven verecek, Cumhuriyet hareketi ile Kürt hareketi arasındaki köprüyü inşa etme yeteneğini gösterebilecek ve bu iki toplumsal pratiğin sentezini yaratabilecek bir politik odağın oluşması en yakıcı ihtiyaçtır.

DİPNOTLAR
1) Merdan Yanardağ, “Cumhuriyetçi Muhalefet ve Kürt Sorunu”, Yurt gazetesi, 11 Kasım 2012.
2) Fatih Yaşlı, “Açlık grevinden 29 Ekim’e toplumsal muhalefet ve kısıtları”, SoL portal, 20 Kasım 2012.
3) Doğu Perinçek, “Kürt sorununu Ulus Meydanı çözer”, Aydınlık gazetesi, 2 Kasım 2012.
4) Bu konuyu Bilim ve Gelecek’in önceki sayılarında yazdığım için burada tekrarlamıyorum. Bkz. Ender Helvacıoğlu, “Neden birlikte yaşamak zorundayız? Ve nasıl?”, Bilim ve Gelecek, Sayı: 78, Ağustos 2010, s.6-9.

* Bu yazı Bilim ve Gelecek dergisinin Aralık 2012 tarihli 106. sayısında, Parantez köşesinde yayınlanmıştır.