Demokrasiyi bir amaç değil araç olarak gördüğünü ve istenilen durağa gelindiğinde “demokrasi treni”nden inileceğini daha önce belirten Recep Tayyip Erdoğan için vakit gelmiştir. Tren perona girmek üzeredir. AKP’nin kalfalık dönemi, yani reformcu ve yenilikçi görünme dönemi sona ermiş; hasadı kaldırma, yıllardır biriktirilen güçleri pekiştirme ve sahaya sürme dönemi başlamıştır.
Bu seçim sürecinde AKP kitlelerle yaygın ve derinlemesine organik ilişkileri olan en güçlü siyasi örgüt olduğunu bir kez daha kanıtladı. Parti’nin neredeyse askeri bir disiplinle çalışan üst kadroları, 2002 yılından itibaren Atlantik ötesi güçlerde sadakat ve işbirliği duygusu uyandırmayı; AB’ye girme ve onun kriterlerine uyma konusunda hevesliymiş gibi görünmeyi; Kürtler’e ve Aleviler’e umut aşılamayı; sürekli refah artışı varmış gibi bir izlenim yaratmayı başardılar. Reformcu, ilerlemeci ve asri görünmeyi gayet iyi becerirken; burjuvazinin, sendikaların, basının, devletin baskı aygıtlarının, bürokrasinin ve akla gelebilecek her şeyin alternatifini geliştirdiler ve kendilerine karşı olan bütün yapı ve kesimleri, siyasal partiler de dahil olmak üzere ya yok ettiler ya da çeşitli derecelerde etkisiz hale getirdiler.
Mükemmel bir denetim ve baskı tekniği kullandıklarını inkâr edemeyiz. Bu konuda gayet seçici ve sabırlı davrandılar. Kıymet-i harbiyyesi olmayan muhaliflerine dokunmadılar, hatta zaman zaman serbest kalmaları ve diğer muhalifleriyle çekişmeleri için onlara yol verdiler; paranın gücünü kullanarak ana-akım medyayı kendilerine bağladılar ya da etkisiz hale getirdiler; kendilerine müzahir olan solumtrak liberalleri bile vitrin ışıklarıyla aydınlattılar. Polisi ve polisin içindeki F-tipi örgütü, ayrıca yargı kurumlarını, düşmanlarını etkisiz hale getirmek için büyük bir maharetle kullandılar ve bunu yaparken -wiki-leaks belgelerinin de gösterdiği gibi- yabancı ülke istihbarat teşkilatlarının verilerinden şantaj ve tehdit amacıyla yararlandılar.
Yaptıklarının dünya tarihinde bir örneği yoktur. 1936-39 yıllarında Çarlık döneminden kalma ya da muhalif olma potansiyeli taşıyan generallerin tutuklanıp kurşuna dizildiği Stalin dönemini bir yana bırakırsak, askeri diktatörlükten çok partili siyasal rejimlere geçen ülkelerde bile bu kadar çok sayıda muvazzaf subayın böylesine havadan sudan iddianamelerle tutuklandığı görülmemiştir. Bu gidişle Deniz Kuvvetleri’nin “bahriye bandosu”na indirgenmesi, Hava Kuvvetleri’nde general kalmaması ve Kara Kuvvetleri’nin de “gösteri ve tatbikat taburları”na dönüşerek, adının “Asâkir-i Muhammediyye lejyonları” olarak değiştirilmesi mümkündür.
AKP bütün bunları ellerini zerre kadar kirletmeden, “yargı kararları”nı ya da “soruşturmanın sonucu”nu bekleyerek ve bekleterek; devletin para musluğunu ve gezgin sıcak para akımlarını gayet başarılı biçimde kullanarak; askeri literatürde “dolaylı taarruz” denilen savaş yöntemini andıran bir dizi taktik hamle içinde kendi ana stratejisini ustaca gizleyerek ve ayrıca “yaratılanı yaratandan ötürü severek”, Ahmet Arif’ten şiirler okuyarak, “Berfo nine”yle birlikte göz yaşı dökerek gerçekleştirdi. AKP yıkmak üzere olduğu “laik Cumhuriyet” rejiminin bütün tarihi zaaf ve hatalarını, hoyratlıklarını ve Atlantik ötesi güçlere tam bağımlılığını, eski “derin devlet” kadrolarını açığa düşürecek şekilde büyük bir ustalıkla kullandı.
Demokrasi Treni
Televizyon başında oturan vatandaşlar, geride bıraktığımız şu seçim kampanyası boyunca, vaaz veren imam üslubu ve ses tonuyla konuşan Başbakan’ı seçim meydanlarında ve ekranlarda, Ahmede Hani’nin Mem-u Zin’inin ciltli baskısını sallayıp “bunu biz bastırdık” diye övünürken ve “Biz olsak Apo’yu asardık,” diye babalanırken; “Tek millet, tek bayrak,” diye haykırırken ve “Selahaddin-i Eyyubi’nin Haçlılar’a karşı gazâsı”na İslami bir hitabetle methiye düzerken; bir yerde Hacı Bektaş Veli’yi, bir başka yerde Ebu Suud Efendi’yi överken; Ankara’nın Kızılay semtini Selçuklu mimarisine göre nasıl dizayn edeceğini ve devasa “çılgın projeleri”ni görsel numaralarla anlatırken; Libya ve Suriye konusunda inanılmaz çelişkiler sergilerken; seçimlerden sonra kızağa çekeceği Marmara gemisini suya indirirken izlediler ve her iki seçmenden biri gidip oyunu AKP’ye verdi.
Hâlâ siyasal ergenlik döneminden çıkamayan halkımız kendisini güvende hissetmediği zaman en güçlü gördüğüne, kulağına ve gözüne en çok hitap edene meyletme eğilimindedir. Bu noktada Bertolt Brecht’in, “kulaklarına hoş gelen şeyi doğru sanıyorlar,” sözünü hatırlayalım.
Peki halkımız AKP’ye oy vermeyip de kime oy verecekti? Onu taklit etmeye çalışan, panik içinde her yerde her şeyi vaat eden, kendi ideolojik hamulesini geminin bordasından fırlatıp atmış, kendi parti tarihini en kaba ve insafsız saldırılara karşı bile savunamayan, İzmir’de başka Tunceli’de başka telden çalan, kaset komplosuyla başa geçen sıradan biri olduğu için zerre kadar siyasi formasyonu olmayan mali hesap uzmanı liderinin ağzından “karagöz-hacivat” üslubuyla konuşan CHP’ye mi? Yoksa arkaik milliyetçi üslubuyla meydanlarda infaz urganı sallayan, Atlantik ötesi güçlere göz kırparken hayatının kazığını yiyip ansızın Amerika’yı keşfeden ve baraj altı kalma dehşetiyle debelenerek maratonu tamamlamaya çalışan MHP’ye mi?
Bu seçimlerde parlamenter sistem AKP’nin örgütsel ve siyasal ağırlığı altında ezildi. AKP’nin başkanı dünya siyaset sahnesinde “Türkiye’nin lideri”, BDP dışındaki siyasi partiler ise “demokrasi” oyununun figüranları gibi göründü. AKP, İhvanı Müslümin’in, Hamas ve Hizbullah’ın tabanda örgütlenme tarzını, Goebbels’in propaganda ilkeleri ve ABD başkan adaylarının propaganda teknikleriyle birleştirdi. Yeterli sayıda milletvekili çıkaramamış olması kendi devlet sitemini kurmasına, en azından bunu denemesine engel olmayacaktır.
Demokrasiyi bir amaç değil araç olarak gördüğünü ve istenilen durağa gelindiğinde “demokrasi treni”nden inileceğini daha önce belirten (inanmayan youtube’a falan bakabilir) Recep Tayyip Erdoğan için vakit gelmiştir. Tren perona girmek üzeredir. AKP’nin kalfalık dönemi, yani reformcu ve yenilikçi görünme dönemi sona ermiş; hasadı kaldırma, yıllardır biriktirilen güçleri pekiştirme ve sahaya sürme dönemi başlamıştır. Bülent Arınç’ın Bursa’da MÜSİAD üyeleriyle yaptığı kahvaltılı toplantıda özlü bir ifadeyle “yaralı halde bırakmak çok tehlikeli olur” dediği güçleri tamamen ezmek için, kendi zenginlerine, eşrafına, öğretim üyelerine, sendikacılarına yer açmak için daha da küstahlaşan bir dille totaliter ve polisiye yöntemler kullanacaktır.
“Osmanlı İmperiumu”
AKP’nin en zayıf ve çatışmalı olduğu alan dış siyasettir ve bu alan Kürt sorunu’yla da yakından ilintilidir. Son balkon konuşmasında Başbakan’ın bence en önemli cümlesi şuydu: “Diyarbakır kadar Ramallah, Trablus, Kudüs, Batı Şeria ve Gazze kazanmıştır.” Bu bölgeler ve şehirler Ortadoğu’ya hâkim olmak isteyen bütün güçlerin (İngilizler’den Naziler’e, Baasçılar’dan İsrail ve ABD’ye kadar) denetlemek istedikleri “Fertile Crescent/Bereketli Hilal”i coğrafi olarak yansıtmakta; aynı zamanda AKP’nin Kürt sorununu Türkiye bağlamında değil, Ortadoğu ve Kuzey Afrika kapsamında değerlendirdiğini göstermektedir. Bir zamanlar BOP eşbaşkanı olmakla övünen Başbakan’ın PKK tasfiye edildikten sonra (ya da bu koşulla) güneydoğu Anadolu dahil Kuzey Irak bölge yönetimini Türkiye’ye federatif bir yapıyla bağlamak için ABD-İsrail ile pazarlık yaptığını tahmin edebiliriz.
Aslında bu strateji AKP’nin “emperyal Osmanlı” stratejisiyle uyumludur. Fakat ABD-İsrail’in Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı Türkiye dahil olmak üzere, küçük, etkisiz ve kolay denetlenebilir devletçiklere bölme (Condoleezza Rice, 22’devleti böleceğiz demişti), bu arada bağımsız bir Judeo-Kürt bölge devleti kurma stratejisine ters düşmektedir. Bu alanda yapılacak manevra ve pazarlıkların, Türkiye’nin ve AKP’nin kaderini Ortadoğu bağlamında belirleyeceğini düşünmek yanlış olmaz.
AKP’yi ABD’nin bölgedeki uzantısı olarak görmek durumu basitleştirmek olur. Kendi stratejik hedefleri vardır ve bu hedefler doğrultusunda büyük güçlerle taktik düzeyde manevra yapmaktadır. Aslında bunda şaşılacak bir şey yoktur. Baas Partileri de geçmişte bu türden stratejiler belirleyerek büyük güçlerle çekişmişlerdi. AKP’nin onlardan tek farkı, Baas hareketini andıran bir ulusalcılığı değil, geniş anlamda bölgesel bir İttihad-ı İslam’ı temel almasıdır. Derununda bir “milli görüş” ateşi yanmaktadır ki, ona faşist karakterini veren de budur.
Buna inanmayanlar Ahmet Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik (Küre Yayınları, 2009) adlı kitabını dikkatle okumalıdırlar. Bu kitapta, Cumhuriyet tarihi boyunca Türkiye ilk kez Osmanlı İmparatorluğu’nun doğal (stratejik) mirasçısı sayılmakta ve İslam dünyasını birleştirme potansiyeli taşıdığı öne sürülmektedir. Aslında Batı’da “eksen kayması” tartışması “Van minüt” hadisesiyle değil, Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanı olmasıyla alevlenmiştir. Davutoğlu, Türkiye’nin “periferal olma şansı hiç yoktur, [bu ülke] AB’nin, NATO’nun ya da Asya’nın kenar ülkesi (“sideline”) değildir,” demektedir. Peki, nedir? “Balkanlar’ın, Ortadoğu’nun ve Kafkasya’nın dışmerkezi (“epicenter”), genelde Avrasya’nın merkezi, Akdeniz’den Pasifik’e kadar uzanan Rimland’in [yani demografi, doğal kaynak ve endüstri bakımından merkez bölge –Y.A] ortasında yer alan bölge”dir. Tabii böyle şeyler, biraz ABD’nin Nazi jeostratejilerinden araklayarak Brzezinski gibi adamların kalemiyle geliştirdiği konseptlerin uyarlanmasıdır; bana da Hitler’in Lebensraum (hayat alanı) tezini hatırlatmaktadır. Gerçi Naziler’inki farklıydı; onlar aryenleri birleştirmek için doğuya doğru hareketlenmişlerdi, bunlar Sünni Müslümanlar’ı birleştirmek için güneye doğru nüfuz alanı istiyorlar; malum, emperyal olmak için suyu (Dicle-Fırat-GAP) korumak, petrole ulaşmak vb. gerekiyor. Bu pilav aslında çok su kaldırır ve bu konuda fazla uçuşmak bu yazının sınırlarını zorlar.
Kısaca belirtmek gerekirse, AKP, balkon konuşmasının da açıkça yansıttığı “emperyal Osmanlı” söyleminde ısrar etmekte, ortalık fazla karışırsa (Sünni-Şii çatışması, Suriye’nin parçalanması, İran ile ABD-İsrail savaşı vb.) bu yönde şansını denemeye hazırlanmakta; olmazsa, bir tür taşeron “alt emperyalizm”e razı olarak gidebileceği en uzak mesafeye kadar gitmeyi düşünmekte; bu yolda gayet pragmatist ve esnek davranmakta, askerleri de ezerek bu yönde biçimlendirmeye uğraşmakta, ille de “Osmanlı imperium”u diye bastırırsa başına gelebilecekleri de sanki sezmektedir.
Şu geçen yıllarda AKP’nin hakkından ancak bir merkez-sağ parti gelebilirdi. Çok denediler ama başaramadılar. Cumhuriyet mitingleriyle ivme kazanan bir ulusalcı-laisist cephe de aynı şeyi değişik yöntemlerle yapabilirdi. Fakat bu da olmadı. Son seçimler bu ayrım çizgilerinin silikleştiğini, AKP’nin ideolojik hegemonyasını siyasi hegemonyayla tamamlamak üzere olduğunu göstermektedir. Ülke, AKP’nin ümmeti, etnik pan-Kürt hareketi ve “diğerleri” olmak üzere üç siyasi kampa bölünmüştür. Hiçbir bakımdan türdeş olmayan “diğerleri”nin ne yapacaklarını, en azından varlıklarını nasıl sürdürebileceklerini düşünme vakti gelmiştir.{jcomments on}