Hasta yatağında, yaşlı ve bitkin bir şekilde yaşamaktadır kapitalizm… Ancak bir o kadar da tecrübelidir, kurttur. Çünkü o, insanlığın yazılı tarihinden beri süre gelen, ezen toplumların tüm kandırmacalarını kullanarak, yaşamına birkaç yıl daha ekleyen bir iblistir.
Hasta yatağında, öksürükler ve tıksırıklarla, emrindekilere buyuruyordu:
Bu dünya malı, birbirinizi yiyerek hepinize yetmez! Rekabet yerine, birleşilsin! Kan deryasına kan katıla, işçi sınıfının gözyaşına bakılmaya!
Henüz Dünya’nın yarısının, eskinin izi olan feodalizmle iç içe olduğu bir dönemde, rekabet içinde, tefeciye, bezirgana ve kendine karşı amansız savaşan burjuva sınıfı, işte bu emirle birlikte, görevi ceza evi kurmak olan devlet aygıtını eline geçirerek, birleştiler. En sıkı biçimde örgütlendiler ve paralarına para katmaya devam ettiler.
Onlara bu emri veren, onların imkan kullanma olanağını, dolayısıyla kârlarının maksimizasyonunu emreden kapitalizmin doğasından başka bir şey değildi. Bu yüce amaç uğruna, en küçük esnafı bile kontrolü altına alan, onları paralı askeri haline getiren, insanları bu çıkarlar uğruna birbiri ile savaştıran ise, hiç kuşkusuz kapitalizmin yeni ve “hastalıklı doğan evladı” EMPERYALİZMDEN başkası değildi.
İşte burjuvaya doğa tarafından verilen bu emrin varlığını kabul etmeden, günümüzde kapitalizmin nasıl ömrünün uzadığını anlamaya imkanımız yoktur. Evet, hasta yatağında, yaşlı ve bitkin bir şekilde yaşamaktadır kapitalizm… Ancak bir o kadar da tecrübelidir, kurttur. Çünkü o, insanlığın yazılı tarihinden beri süre gelen, ezen toplumların tüm kandırmacalarını kullanarak, yaşamına birkaç yıl daha ekleyen bir iblistir. İşte kapitalizm, tam çöktüğü bir dönemde, hastalığına geçici bir ilaç daha buldu: Teknik…
Teknik, aslında tekelci kapitalist çağın pek sevmediği, gelişmemesi için elinden geleni yaptığı bir olgu… Teknik gelişim, aslında üretim araçlarının kullanımını kolaylaştırması ve üretimi herkese yetecek şekle getirmesi bakımından, bir bakıma para babaları düzeninin mezar kazıcılığı görevini yapmakta. Hatta şöyle bir tezi rahatça ortaya koyabiliriz ki, gelecek 10 yılın teknolojisi, günümüzde rahatlıkla kullanılabilir durumdadır. Ancak, madalyonun görünen tarafında, yüksek maliyetler ve arz kısıtlamaları nedeniyle, talep olmasına rağmen, patronlar yeni teknolojileri piyasaya çok kısıtlı bir şekilde sürmeyi tercih ediyor. Madalyonun arka yüzünde ise, özellikle üretim araçlarının gelişiminin, işçi sınıfını köleleşmekten kurtarması var.
İşte böyle bir durumda, kapitalizm, 20. Yüzyılın ilk yarısında, tamamen savaş ve korumacı politikalarla ilerlerken, 1929 krizi ile birlikte Keynesyen ekonomi ile korumacılığı arttırmış, 1970’teki Bretton Woods, petrol krizi ve Vietnam yenilgisiyle çalkalanırken, iki fırsatı çok iyi değerlendirmiş ve ömrüne 40-50 yıllık bir katkı yapmayı başarmıştır.
Birinci fırsat, 1980’li yıllarda ortaya çıktı. Teknolojinin, özellikle de bilişim teknolojisinin gelişimine, en kurt şekilde izin vererek gerçekleştirildi. İkinci fırsat ise, 1990’larda Sovyetler Birliği’nde ve Çin’de proleterya iktidarının zayıflaması ve yerini revizyonist, burjuva iktidarlarına bırakması ile gerçekleşti. Birbiri ile bağlantılı olan bu etkeni, hem para babalarının cephesinden, hem de komünistlerin örgütlülük cephesinden genişçe ele alacağım.
Teknik gelişmeye alerjili olan emperyalizm, ülkeler arası rekabetin yol açtığı savaşları engellemek için, küçük bir “görünmez el” hamlesiyle, bir “baş” belirleyerek, dayanışma yoluna gitti. Ülke ekonomilerinin en irileri, teker teker birleşme ve “güven anlaşmaları (tröst)” oluşturarak, yeni uluslar arası şirketler ortaya çıkardılar. Başına da “uzlaşmacı olarak”, kapitalizmin kalesi ABD’yi koydular. Bunun adına “küreselleşme” adını verdiler. Her ne kadar AB ve Japonya emperyalizmi de arada baş olmak için hır çıkarsa da, ABD “alnının akıyla (!)” bu görevi yerine getiriyor, hakkını verelim.
Emperyalizmin en hırçın, en gözü görmez hamlesi olan küreselleşme, aslında birbirlerini boğazlayan bu milletlerin, gebermekte olan kapitalizmin emrine uymasından başka bir şey olmadı. Onlar da rekabet eder gibi görünüp, birleşmeye karar verdiler ve kârlarını arttırmak için, kendi tekellerine yeni pazarlar aradılar. Böylece tekellerini, rekabet eden yapılar haline soktular, içi su dolu bir odada, bir nebze nefes alacak yer buldular.
Ancak, bu rekabeti azdırmak ve kazananı belirlemek için, küçük bir kumar oynadılar. Dünya işçi hareketlerinin en azgınlaştığı ve en örgütlü olduğu dönemde, teknik gelişmenin önünü açarak, muhteşem bir bilişim teknolojisi gücü ortaya çıkardılar.
Bugün, 5 yaşındaki çocuğa bile çok basit gelecek bu karmaşık güç, aslında göz kamaştırmadı denemez. Fetişleştirme konusunda en sinsi taktiklere başvuran burjuvazi, teknik gelişmeleri tüketime kullanmakta hiç sıkıntı çekmedi. Böylece eskiden sık sık direniş gösteren emperyalist yurtların işçi sınıfları, bu gelişim karşısında, tıpkı bizim “eski Marksist” burjuva aydınlarının deyişi gibi, bilgisayarın icadını, Das Kapital’in yazılışından üstün tutmak gibi bir tutum içine girince, kapitalizm eline şeker verilmiş çocuk gibi sırıtmaya başladı. Üstelik bu bağlamda sosyolojik alanda işçi sınıfının eline yeni bir oyuncak da vermişti: Kimlik siyaseti
Ancak o sırada, işçi sınıfının ana yurdunun eli armut toplamadı. Onlar da en geniş biçimde teknik gelişmenin önünü açacak her türlü olanağı sağladılar. Uzay araştırmaları, üretimdeki teknik gelişimler, savunmanın gelişimi, kültür ve spor alanındaki gelişimler… Daha birçok bakımdan kapitalizme üstünlük sağlayan SSCB, çağın en gelişmiş ve en çok taklit edilen teknik gelişimlerine kapı araladı. Ancak, SSCB’nin dönüştürme konusundaki eksikliği(pedegoji) ve sosyalistleşme dönemini başarısız bir şekilde geçirmesi sonucu yıkılmasıyla, kapitalizm o darlanmış çağında, yerde para bulmuş gibi sevinç çığlıkları attı. Çünkü SSCB demek, kapalı Pazar demekti. Kapalı Pazar ise, eski tekniği satacak “niş (boş Pazar)” demekti.
Kapitalist teknik gelişimi, 1990’lardaki bu rehavetle birlikte, olağanüstü bir biçimde arttı. Burjuva, bu dönemde teknik gelişime karşı koymakla pek uğraşmadı. Gerek sosyal olayları kontrol etme konusunda, gerekse üretim konusunda, muhteşem bir bilişim gücü kullanılarak, Marks’ın iddiası aksine, kâr oranlarını teknolojik sektörlerde sürekli olarak “yükseltti”… der bizim çok bilmiş burjuva aydınlarımız.
Yerseniz.
Peki, bu değirmenin suyu neyle dönüyor? Gerçekten de Marx yanıldı mı?
Şu tabloya baktığımız zaman, işçi ve tekniker ücretlerin, kâr ve onun sağlanması için gerekli sermaye maliyetine oranının eşit olduğu var sayılmıştır. Yani kâr, harcanan emeğin iki katını sömürmektedir. Bir de teknik maliyetlerin (yani üretim araçlarının yenileme ve sürdürülme giderleri) geçmişteki emekler ile ortaya çıktığını ortaya koyarak, bu sömürü oranının daha fazla olduğunu da söyleyebiliriz.
Bu tablo, 1960’lı yıllarda, bilişim teknolojisinin henüz etkin olmadığı yıllarda, yeni bir teknolojiden kâr elde etmek için, her işçiye yüksek ücretler ödemek zorunda kalan patronların, neredeyse kârın yarısını “canlı sermayeye” yatırması anlamına geliyordu. Çünkü teknik alanda kâr elde etmek için, üretimin her seviyesine uzman işçi gerekiyordu. Ancak, bilişim sektörünün gelişmesi ile olay şu şekle geldi.

Sermaye maliyetlerinin pek değişmediği (yani faizlerin ve kiralamaların pek artmadığı) ve teknik maliyetlerin yeni gelişimlerle sabit kaldığı varsayılırsa, işverenler, kârı arttırmak için “ne sihirdir ne keramet, el çabukluğunda marifet” bir olayı ortaya attı. Buna göre, yüzlerce işçiye verdiği yüksek ücreti, küçük burjuva olan teknik elemanlara, mühendislere, yani “beyaz yakalılara” vermiş gibi göstererek, onların ücretlerinde müthiş bir kısıntıya gitti, hatta onları işten attı. Sömürü oranını ise söylemeye gerek yok… Burada burjuva ideologlarına göre, bilgisayarlı otomasyon sistemlerinin gelişmesi ile birlikte, işçiye bunun başında durması için ücret ödemek yerine, bu tekniği geliştirenlere ücret vermek, hatta onları burjuvalaştırmak, onlarla rekabete dahil etmek, onlara hisse senedi vererek “mülkiyetin tabana yayılması” sağlandı. Hatta bilgisayarlı otomasyonlar, teknik maliyetlerin düşmesine yol açtı.
Hâlbuki burjuvanın satılık Bilim adamları, sosyologları çok iyi bilir ki, oyun teorisinde olduğu gibi, kazananın karşısında, kaybeden de mevcuttur.
Sizce Bill Gates, bugünkü konumuna gelirken, kaç tane rekabet ettiği para babasını batırmıştır?
İşte bu teknik elemanlar, aslında aldıkları ücretlerde hiçbir değişim olmadan, zaten sayılarının az olması nedeniyle, teknik gelişimden oluşan kârlara değil, işçi sınıfının işten atılmasıyla oluşan kârlara ortak olmuştur. Yani ücretinin yanı sıra, kâr payından “hissedar olarak” pay almıştır. Ancak bu, ücreti ücret, kârı da kâr olmaktan çıkarmıyor.
İşçilere meseleyi kıvrakça yutturan işverenler ise (kimi zaman bu, teknik ücreti ile karar mekanizmasında yer alan kişiler de olmuştur), işçilere “artık sizlere ihtiyacım yok” diyerek, ücretlerini oldukça düşük seviyede tutmuş, emek piyasasının ücret talebini, gerek esnek çalıştırma, gerek yedek işgücü ile düşürmüştür. Çünkü onların yüce teorisine göre, bilgisayarlı otomasyon, üretim emeğine alternatif olabilirdi. İşte bu sinsice oyunun yanına, küreselleşme ile başlayan işgücü göçleri ve ucuz işgücünün, pahallı işgücüne üstünlüğünü düşünün… Yeni pazarlar açıldıkça krizlerden kurtulan kapitalizm, uzayda pazar bulamayacağı için, yeryüzündeki en kapalı pazarlara, en çok sevdiği seviyedeki tekniğini, en çok onunla uğraşmayacak kişilere (yan düşük ücret alan işgücüne) götürerek, yaşamaya devam ediyor. Böylece kârlarını en üst seviyede tutmaya devam ediyorlar.
Bunu Michael Jackson’un yaşama enerjisi bulmak için aldığı ilaçlara benzetebiliriz, sonucunu da hepiniz biliyorsunuz.
Peki, insanlıkta yaşanan, doğaya nasıl uygulanacak?
Bu noktada kapitalizm, bir kurtluk daha gösterdi. Küreselleşme palavrasının yanına “milenyum” soslu “glosslu” tüketim araçları geldi ve şu anda kapitalizmin baş kurtarıcısı durumunda. Nasıl mı?
Kârın dağılımına dair grafiği tekrar gözümüzün önüne getirelim. Aslında, yukarıda sabit saydığımız “teknik maliyetler” bölümü, her bir ürünün üretilmesi ile beraber, belli bir noktadan sonra artmaya başlar. Bunun nedeni, ürünün satışlarının düşmesi ya da üreten makinenin yenilenme ihtiyaçlarının artması olabilir. Ancak bir kapitalist çok iyi bilir ki, ilk defa üretilen mal, maliyet demektir. Yani bizim 10 yıl sonra kullanacağımız teknolojiyi bugün üretmek demek, hem büyük maliyet, hem yüksek fiyat, hem de teknik gelişim demek, yani kapitalizmin mezarını kazması demektir. Bunun yerine, üretim maliyeti yerine, aşırı bir üretim yaparak saklama (depolama) giderine katlanılarak, eski teknoloji, yeni bir ürünmüş gibi, üstüne sadece “gloss” olarak adlandırılan “parlak naylon parçalarıyla” kaplayaraktan “kakalarlar”…
Siz de “en son teknoloji ürünü” diyerekten, koşa koşa gidip satın alırsınız bu ürünü… Halbuki aynı ürünün fiyatı, birkaç sene sonra bir bakmışsınız, düşmüştür. Aynı ürün, yeni “glosslarla” ve biraz daha fazla teknik özelliklerle, size iki katına öyle bir satılır ki, bunun adına da “pazarlama başarısı” denir.
Çünkü herifçioğulları, size artık “kavram” satmaya karar vermişlerdir. Ürünler aynı, ancak “kavramlar” satışı sağlıyor. Hatta o kadar ileri gidiyorlar ki, iktidarlara “üretim değil, satışın önünü açın, televizyonlara daha çok reklam verin” diyerek yalvarıyorlar.
Bu yalvarışlar boşuna değil. Çünkü Marx’ın söylediği gibi, o “teknik emekçisine” verildiği sanılan ücret, hem alt seviyedeki teknik emekçisinden, hem işçiden çalınıyor. Üstüne bir de “sabit sermaye” denilen “teknik maliyetler” ve “faiz ve rant” baskılarının arttığını düşünürseniz, teknik gelişimin önünü açarak nefes alan emperyalizm, aslında kendi kolladığı bu iki pislik içinde ölüme mahkum duruma dönüşüyor.
Emperyalizmin, yani diğer adıyla küreselleşmenin, teknik gelişmeye izin vererek, üretim araçlarını yenileme ve tüketimi arttırma konusundaki oyunları bu şekilde. Bu iki oyunu günümüze kadar çok güzel oynadılar aslında, ne zaman başları sıkışsa, yeni bir teknolojik gelişim ile krizleri dindirdiler. Ateriler, Çift kaset çalarlar, kameralar, Windows sistemli bilgisayarlar, walkmanlar, CD çalarlar, MP’ler, cep telefonları, i-pod derken… ellerinde çok şey olmasına rağmen, bir gün bu gelişimlerin kendilerini vuracağını “bildikleri” halde engel olamadılar. Ve Afrika, Ortadoğu alev aldı.
İşte teknik gelişim, bir yanda kapitalizme enerji ve güç verirken, öbür tarafta onun çökmesi için en temel faktörlerin haline geldi. Teknik gelişim sayesinde işsizler ordusu büyürken, düşük ücretle çalışan işçiler daha fazla örgütlenme ihtiyacı duymaya başladılar. Bunlar, her ne kadar “evrim konağında” büyümeye devam etse de, insanlığın en büyük hastalığı olan miyoptan uzak durup, tarihin 1,5 milyon yıllık geniş bir süreç olduğunu unutmamak yerinde olacaktır. Her ne olursa olsun, kapitalizm kendi mezarını kazacak, onun küllerinden doğan ise sosyalizm olacaktır.
Kaynak: Tepki ve Değişim Dergisi
14 Haziran 2011{jcomments on}