Temel İdeolojik Yönelimler

ideolojiYayın politikamızı belirleyen genel kabuller, ilkeler ve ideolojik çerçeve...

Abonelik

abonelikYarınlar'a abone olun, hem dergiye katkıda bulunun hem de derginiz her ay adresinize gelsin.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Anasayfa İçerik Güncel Yazılar Cezanın karanlık yüzü: Delile dayanmayan kanaat‘kâr’ iddianameler* - Baha Okar

Cezanın karanlık yüzü: Delile dayanmayan kanaat‘kâr’ iddianameler* - Baha Okar

Montesquieu, “Yasaların gölgesi ve adaletin renkleri altında uygulanan tiranlıktan daha acımasızı yoktur” diyor. Tarif ettiğini Ortaçağ’ın despotik rejimlerinde aramayalım, işte buradadır. Sadece insanın yaşamına haksızlıkla el konulması değildir mesele; hapishanede kapatılmayla, tecritle geçen her gün insani tüm değerlere, buradaki bedenler üzerinden her anlamda açılmaya çalışılan bir oyuktur aynı zamanda. Tüm bu sesleniş, hayata insanca yaşam fikriyle yaklaşan insanların tanıklığı içindir.

basin_yuruyusBu yazıyı yazdığım anda 9 milletvekili cezaevinde bulunuyordu. Kriz aşılmazsa siz okurken hâlâ öyle olacaklar. 13 belediye başkanı ve yardımcısı, 20’den fazla belediye ve il genel meclis üyeleri de uzunca bir süredir tutuklu. Yani mevcut düzenin hem merkezi hem yerel, resmi siyasi organlarında seçilmiş olarak bulunan azımsanmayacak sayıda insan hapiste.

Hal böyleyken tutuklu gazetecilerin sayısının 70’i bulmuş olması şaşırtıcı gelmiyor. Ben de bu 70 kişinin içindeyim. Bilim ve Gelecek dergisi editörlerindenim ve Devrimci Karargâh davasından 10 aydır tutukluyum.

Hepimizin bir ortak özelliği var, cezaevi kimliğimizde “suçu: terör” yazıyor. 1991 yılında TCK’nın 141-142 ve 163. maddeleri kaldırılıp yerine Terörle Mücadele Kanunu getirildiğinden beri, hukuken “komünist”, “şeriatçı”, “siyasi suçlu”, “düşünce suçlusu” yok zaten. Bunların hepsi, tanımı ve sınırları belirsiz, dolayısıyla alabildiğince geniş bir “terör” kapsamında ele alınıyor. Bir kere karşıtını terörist olarak tanımlayınca, terörün en şiddetlisini bizzat uygulamanın kılıfını bulmuş oluyor devlet. Üstelik resmen siyasi suçlardan, düşünce suçlarından yargılanan, hüküm giyen kimse de kalmamış, ülke bu ayıptan kurtulmuş oluyor. Ne âlâ.

Terör suçlarına özel yetkili mahkemeler bakıyor. Cezaların katlanması, sanık ve şüpheli hakkında kısıtlamalar, uzun tutukluluk süreleri peşi sıra geliyor. Sonuç, zincirinden boşanmış bir hukuk terörü ve zincirlenmiş bir toplum, hapishanelere o ya da bu nedenle tıkılmış muhalefet.

Montesquieu siyaset biliminin kurucusu olarak bilinir. “Yasaların gölgesi ve adaletin renkleri altında uygulanan tiranlıktan daha acımasızı yoktur” diyor. Tarif ettiğini Ortaçağ’ın despotik rejimlerinde aramayalım, işte buradadır.

Siyasi davaların dayandığı iddianamelerin çoğu birer keyfilik, ölçüsüzlük belgesi... Düzgün bir gazetede yayımlanacak haberin uyması gereken ölçüler, etik ilkeler vardır. Bir bilimsel makale belirli kriterleri karşılamalıdır. Örneğin Bilim ve Gelecek dergisinde, tezini dayanaklarıyla, kanıtlarıyla ortaya koymayan, kendi içinde mantıksal tutarlılıklardan yoksun bir yazıyı yayımlamayı tercih etmeyiz. Bizim davanın, bir polis müdürünü sosyalist siyasetçiler, sendikacılar ve yazarlarla aynı davada birbirine bağlamak için mantığın sınırlarını zorlayan, tutarsız, kanıtsız iddianamesi hazırlanış tarzıyla, kurgusal yapısıyla bizim dergide yer alamaz, bir fantastik edebiyat dergisinde belki…

Elbette ki bir iddianame, gazete haberi, makale değildir ve o ölçülerle değerlendirilemez. Hukukun çizdiği çerçeveyle belirlenen daha net, katı, öznelliğe yer bırakmayan ölçüleri olmalıdır. Vardır da. Haluk İnanıcı’nın “Parçalanmış Adalet” adlı kitabından çıkardığım kadarıyla şöyle:

Bir iddianame; incelenebilir, değerlendirilebilir boyutlarda olmalıdır. KCK davasının iddianamesi 7500 sayfaydı, sadece özeti 300 sayfa tutuyordu. Ben bunu güzelce inceledim diyen hukukçu, büyük ihtimalle yalan söylüyordur.

Bir iddianame; kanaatlere değil, delillere dayanmalıdır. Deliller eksiksiz ya da yeterli derecede toplanmış olmalı ve kesinlik taşımalıdır. Böylece delillerin toplanması için peş peşe duruşmaların geçmesi gerekmeyecektir. Bizde olan ise başkadır, hele bir tutuklayalım, tutukluyken delilleri de karartamaz, rahat rahat toplarız anlayışı hâkimdir. Delillerin kesinliği konusu da bir o kadar vahimdir. Islak imza tartışmalarını, şaibeli kopya CD’leri hatırlarsınız...

Bir iddianame; ayrıca savcı tarafından toplanmış şüpheli lehine delilleri de içermelidir. Araştırmış değilim, ama bunun milyonda bir rastlanan bir durum olduğunu sanıyorum. En azından bizim davanın iddianamesinde onca şüpheliden bir tanesi için bile lehte bir delile rastlamadım. Aradılar da bulamadılar mı? Sanmıyorum. En iyi bildiğimden, kendimden örnek vereyim. İddianamede bir itirafçının ifadesine dayanılarak, 2005-2007 yılları arasında PKK kampında olduğum ileri sürülüyor. Bunun aksini ispat edecek delilleri, bu süre içerisinde çalıştığım işyerlerinden, yaptığım kayıtlı resmi işlerden ve onlarca tanıktan, zahmetsizce toparlamak işten bile değil. Ama iddianamede bunların esamesi bile okunmuyor.

Savcılar, hatta aslına bakarsanız Terörle Mücadele Şubesi tarafından “ben söyledim oldu” şeklinde hazırlanmış, delillerden ziyade kanaatlere dayanan, hukuki ölçülerin uzağında iddianamelerle açılmış davalar sonucunda tutuklu bulunan binlerce siyasi tutsak var. Bunun, dışarıdaki muhalif en ufak sesi yıldırmaya, sindirmeye dönük yönü de görmezden gelinemez ve bir ülkede hak ve özgürlüklerin düzeyi muhalefetin sahip olduğu kadardır.

Bir de içeriden bakalım.

Yine Montesquieu’ye başvuracak olursak, bir ülkede özgürlüklerin sınırını anlamakta dolambaçsız başka bir ölçüt öneriyor. Cezaların şiddeti ile özgürlüklerin düzeyi arasında bir denklem kuruyor. Öyleyse, bizde özgürlükler F tipi düzeyindedir.

F tipi cezaevleri 19 Aralık 2000 yılında kanlı operasyonların ardından uygulamaya konmuştu, biliyorsunuz. Bir cezalandırma/ıslah etme yöntemi olarak mahkûmu tecrit etmeye, yalnızlaştırmaya, sosyal bakımdan kötürümleştirmeye, yaşamının en basit sorunları karşısında çaresizleştirmeye dayanıyor. Ben de bu “hayata dönüş evlerinden” birinde kalıyorum, Tekirdağ F Tipi Cezaevinde…

F tipi cezaevlerinde uygulamanın en sert hali ağırlaştırılmış müebbetlere karşı kendini gösteriyor. “Ağırlaştırılmış” kelimesinin altının nasıl doldurulduğu, devlet ve hukuk düzeninin gerçek yüzünü gösteriyor. Tek kişilik hücre, günde bir saatlik havalandırma, açık ve kapalı görüşlerde sınırlama, ortak etkinliklerden men etme gibi. Yani her alanda katı bir kısıtlamayla, “ağırlaştırılmış” ceza, cezanın katmerleşmesine dönüştürülüyor. Üstelik bu, pek çok cezaevinde çoğu zaman keyfi olarak daha ağırlaştırılarak uygulanıyor. Bazı cezaevlerinde havalandırmaya 4 saat çıkılabilirken, bu uygulama bazılarında 1 saatle sınırlandırılıyor. Hücrelerdeki yere sabitlenmiş dolabın, pencerenin tümüyle açılmasına elverecek şekilde biraz kenara alınması gibi basit bir düzenleme bile, tutsakların aylarca süren mücadelelerinin ardından gerçekleşebiliyor.

Siyasi tutsaklar bir süredir havalandırma saatlerinin uzatılması, aynı havalandırmaya 2 ya da 3 kişinin birlikte çıkabilmesi ve çamaşır yıkama gibi ihtiyaçlar için havalandırmanın haftada bir kez tam gün açılması gibi somut, basit ve insani talepler için mücadele ediyor.

Bütün bu ağır uygulamalara rağmen, F tipleriyle tasarlanan, siyasi tutsakları yalnızlaştırma, sosyal ve kişisel olarak çökertme hedefi tutmuyor. Dünyası kendi kişisel dünyasından ibaret olmayan, idealleri kendisini aşıp bütün insanları kucaklayan çoğu tutsak insanlık dışı bu türden baskıları boşa çıkartmak için F tipinin dört duvarı arasında uğraş veriyor, diri tutuyor kendisini.

Özellikle F tipi cezaevleriyle, Terörle Mücadele Kanunuyla, Özel Yetkili Mahkemeleriyle, bütün toplum ilmekleri korkuyla örülmüş bir deli gömleğine hapsedilirken, içeride ve dışarıda yapılan haksızlıklara boyun eğmeyip diri kalanların varlığı, bu hesapların tutmayacağının, yaşanan haksızlıkların gün be gün toplumdan gizlenemeyecek şekilde ortaya serileceğinin delilidir.

11-12 Ağustos 2011 tarihinde, yani tutuklanmamızdan tam 1 yıl sonra fiilen ilk duruşmamız gerçekleşecek. Haksızlıkla yaşamımızdan alıkonulan günler yazık ki telafi edilemeyecek, giden günler bizlerin ömründen olacak. Ve sadece insanın yaşamına haksızlıkla el konulması değildir mesele; hapishanede kapatılmayla, tecritle geçen her gün insani tüm değerlere, buradaki bedenler üzerinden her anlamda açılmaya çalışılan bir oyuktur aynı zamanda.

Tüm bu sesleniş, hayata insanca yaşam fikriyle yaklaşan insanların tanıklığı içindir.

*Bilim ve Gelecek dergisi editörü Baha Okar'ın cezaevinden yazdığı bu yazı, Türkiye Gazeteciler Sendikası tarafından 24 Temmuz 2011 günü yayınlanan "Tutuklu Gazete"de yayınlanmıştır.