Anasayfa İçerik Güncel Yazılar Barbarlığın eşiğinde - Yavuz Alogan

Barbarlığın eşiğinde - Yavuz Alogan

Uyarıyoruz: Sağlam bir devrimci direniş hattı kuramazsak, ilerde emperyalizm bu tip “devrim”leri bize de yaptırabilir. Aşırı “demokrasi” budalalığı tedavisi olmayan bir hastalıktır ve insanı hiç istemediği yerlere sürükler. Sınıfsal içerikten ve güncel siyasal koşullardan soyutlanmış “özgürlük” talebi, günümüzde emperyalizmin küçük burjuvazinin eline verdiği tehlikeli bir oyuncaktır.

barbarlikTarihin hızlandığı dönemlerde, muktedirlerin kapıları kapayıp, ceketleri çıkarıp, kravatları gevşettikten sonra kendi aralarında neler konuştuklarını merak etmez misiniz? Ben ederim.  Tarih hızlandığında “demokrasi” cilası parlamaya devam etse de, kararlar yönetim kademelerinin en tepelerinde, gayet sıradan ortamlarda alınır. Bu yüzden, iktisadi kriz, iç ve dış savaş gibi olağanüstü durumlarda az sayıda adamın ağzından çıkan birkaç söz milyonların kaderini belirler. Bir yerlerde bir kelebek kanat çırpar, çok uzaklarda büyük fırtınalar kopar.

1944 yılında Kremlin Sarayı’nın toplantı salonunda Churchill, üzerine bir şeyler karaladığı küçük bir kâğıdı Stalin’in önüne sürdü. Kağıtta şunlar yazılıydı: “Romanya’da Rusya % 90, İngiltere % 10; Yunanistan’da İngiltere % 90, Rusya % 10.”  Stalin başını salladı ve o anda tarihin gidişatı değişti. Emperyalist Churchill, Anglo-Sakson zarafetiyle biraz mahcup, sordu: “Milyonlarca insanın kaderini ilgilendiren bu sorunları böyle rastgele ele almamız, insani değerler açısından olumsuz görülmez mi?” Stalin, Asyatik gözlerini kısıp piposundan derin bir nefes çekerek, “Görülmez,” dedi, “kâğıt sizde kalsın.”

Yugoslavya, Yunanistan ve Romanya’da mücadele eden komünistlerin bütün bunlardan haberi yoktu. İki adamın Dunhill ve Sobranya-Belamor tütünüyle tütsülenmiş bir odada verdikleri karar, dağlarda savaşan komünist partizanlara ağır bir zulüm, ölüm ve tam bir tecrit durumu getirdi. Oysa onlar bir Sosyalist Balkan Federasyonu kurmak için savaşıyorlardı.

Çapulcu devrimleri

Gene de o günlerde her şey sahrada ve kentlerde, insanların gözü önünde yaşandığı için bugünkü kadar koyu bir karanlık ve belirsizlik yoktu. Ayrıca rakip kamplar birbirinin açığını ortaya çıkarmaya çalıştıkları için, olup bitenleri günümüze kıyasla daha çok sayıda insan anlayabiliyordu. Bugün internet bağlantımız, televizyonumuz, her türlü basılı yayın organımız var, fakat hiçbir şey bilmiyoruz. Bize normal bir hayat görünümü sunuyorlar. Her şey gayet normal. Tüketiyor, eğleniyor, “siyaset yapıyor” ve güzel güzel geziyoruz. Oysa gerçekte hiçbir şey normal değil, dünya iktisadi ve siyasi krizlerle altüst oluyor ve özellikle içinde yaşadığımız bölge muazzam bir trajediye sürükleniyor.

Sermayenin küresel medyası, bazılarını diktatör, bazılarını demokrat olarak etiketliyor; medenî âlemin hangi iktidarı cezalandıracağını önceden söylüyor ve iktidara getireceği kişilerin yollarını döşüyor. Ülkenin birinde bir gurup çapulcu “özgürlük” isteyerek isyan ediyor. Bir bakıyorsunuz adamlar modern piyade silahlarıyla donatılmış başkente doğru ilerliyorlar. Devlet hemen tanklarını toplarını harekete geçiriyor; fakat meşru/nizami/anayasal devlet güçleri tam isyanı bastıracakken, son gördükleri şey gökyüzünde parlayan bir ışık oluyor; NATO uçakları ve füzeleri tarafından imha ediliyorlar. Çapulcular Toyota marka kamyonetlerine binip yollarına devam ediyorlar; yol boyunca bu durum tekrarlanıyor ve nihayet başkente ulaşıp sokaklarda bağırıp çağırıyor, buldukları malları yağmalıyorlar.  Küresel medya onları alkışlıyor. Güzel yurdumun bir kısım sosyalisti, işin içinde bir bit yeniği olduğunu zaman zaman fark eder gibi olsa da, bütün bunlara küresel medyayla birlikte “Arap devrimleri” demekten kendini alamıyor. Uyarıyoruz: Sağlam bir devrimci direniş hattı kuramazsak, ilerde emperyalizm bu tip “devrim”leri bize de yaptırabilir. Aşırı “demokrasi” budalalığı tedavisi olmayan bir hastalıktır ve insanı hiç istemediği yerlere sürükler. Sınıfsal içerikten ve güncel siyasal koşullardan soyutlanmış “özgürlük” talebi, günümüzde emperyalizmin küçük burjuvazinin eline verdiği tehlikeli bir oyuncaktır.

Devrim ya da bir nevi “devirim” oluyor elbette, fakat bunu gerçekleştiren NATO’nun ateş gücü ve hiçbir ideolojik/siyasal renk vermeyen çapulcular oluyor. Bu çapulcuların ne bir dünya tahlili, ne bir programı ne de bir bildirisi var. İdealleri uğruna savaşan adamın bir manifestosu, bir sözü, dünya halklarına duyuracağı bir lafı olur.

Aslında bu işleri kotaranlar da mütereddit. Zira kaynayan kitlelerin arkasından ne çıkacağını pek bilemiyorlar. Ancak bildikleri bir şey var elbette. O da şu ki bu Arap devrimcilerinin emperyalizmle ve sermayeyle bir sorunları yok; kendilerine hedef olarak gösterilen, ne kadar yozlaşmış olursa olsun özünde ulusalcı iktidarların üzerine sürülüyorlar. Bu durumda ortalığın karışması, bir milyon insanın ölmesi, süreci başlatanlar için bir sorun teşkil etmiyor. Sıfır noktasındaki insanları parlatıp silahlandırırsanız, çatışma içinde onları kendi çıkarlarınız doğrultusunda kullanabilir, yol boyunca ceplerine para koyup ellerine silah vererek denetleyebilirsiniz. Daha önceleri Kafkaslar’da “turuncu devrim” adı altında denenen bir tiyatro, bu kez Ortadoğu’da oynanıyor. Bunun yeni bir doktrin olduğunu söyleyebiliriz. Kafkasya’da bu tiyatro perdelerini kapattı; çünkü orada Rusya’nın bin yıllık jeopolitik birikimi ve daha kültürlü, uyanık halk kitleleri vardı. Fakat aynı şeyi on yıllardır kapalı rejimlerde yaşayan Müslüman Ortadoğu halkları için söyleyemeyiz. Bu halkların emperyalist sömürgeciliğe karşı verdiği mücadelenin anıları bugünkü kuşakların bilincinde yaşamıyor.

Bu doktrinin, İran-Suriye-Türkiye bağlamında muazzam bir katliama yol açacağını tahmin etmek için kâhin olmaya gerek yok. AKP iktidarı kendi halkına ihanet içinde muazzam bir belirsizliğe sürüklenmektedir. Direnmiyor mu? Elbette direniyor, fakat varlığını borçlu olduğu güçlerin havuç ve sopa girdabından kendini kurtaramıyor. Buna emperyal Osmanlı heveslerini de eklemek gerekir.

“İlerleyeceksin, genişleyeceksin”
Peki ne konuşuyorlar? Başbakan, Obama’yla sürekli konuşuyor, Köprü girişinde arabasını sağa çekip Ahmedinecat’la görüşüyor; ABD Genelkurmay Başkanı, CIA şefleri, Amerikalı senatörler gelip gidiyorlar; Büyükelçi Riccardione yanında Ortadoğu uzmanı olduğu halde neredeyse bakanlar kurulu toplantısına katılacak.

Hükümetin söylemiyle bu ziyaretler arasında ilişki kurmak elbette çok titiz bir araştırmayı gerektirir. Fakat Suriye’deki çapulcu ayaklanması (demokrasiden başka bir gayesi olmayan bu zavallı çaresiz insanlar bir hamlede 120 silahlı polisi çatışarak öldürebiliyorlar mesela!) “komşularla sıfır sorun” siyasetinin ve “Alevi açılımı”nın ansızın sona ermesine yol açtı. Ziyaretlerin ve temasların sıklaşmasından hemen sonra “demokratik Kürt açılımı” bir anda terk edildi ve silahlar konuşmaya başladı. Daha bir ay önce “hükümetle anlaştık” diyen Önderlik tecrit edildi ve BDP bizzat Başbakan tarafından tehdit edildi.  Bu arada askerlerin üzerindeki baskı neredeyse sürrealist bir tarzda artırıldı. Generaller bitti, sıra albaylara geldi.  Bir general ve albayın tutuklanmadığı gün yok gibi. Askeriyede üç kişi bir araya gelip toplantı yapsa ertesi gün bütün basında manşet oluyor, Genelkurmay Başkanı’nın astlarını “fırçalarken” söylediği sözler tv.lerden neredeyse naklen yayımlanıyor. Her televizyon haberinde perende atarken ateş eden, zırhlı araçlar ve ağır silahlarla donatılmış özel (polis) kuvvetleri “rejimin teminatı” olarak reklâm ediliyor.

Hükümetin Amerikalılara ne dediğini tahmin etmek zor değil: “Barzani kuvvetlerini de harekete geçirerek, hava desteğinizle ve bizim karadan harekâtımızla PKK’yı bitirelim.  Kuzey Irak yönetimi bir federasyon olarak bize bağlansın. Musul zaten bizim vilayetimizdi. Irak’taki minyatür Sünni-Şii çatışmasını bütün bölgeye yayarsanız, kendimizi iç savaştan kurtaramayız. Suriye ve İran’la savaşmayız, ama siz İsrail’le birlikte böyle bir işe girerseniz size destek oluruz, topraklarımızı açarız, karşılığında petrolden pay isteriz.”

Amerikalılar da muhtemelen şöyle diyorlardır: “Kuzey Irak’taki Kürt bölgesi İsrail için bir tampon-savunma hattıdır. Bu yüzden Barzani PKK’yla savaşmaz. Suriye’nin bir kısmı Beni Ezrael için zaten ‘vaat edilmiş topraklar’dır. Uygun derinlik mesafesinde sınır ötesi harekât yapabilirsiniz; fakat PKK’yı esas olarak kendi içinizde halletmelisiniz. Federasyon talebinizi daha sonra değerlendirelim. İran’ın kuşatılması için Suriye’nin dağıtılması, Şii hilalinin kırılması şarttır. Bunu siz başlatacaksınız; başlattınız zaten, muhaliflere zuladan silah gönderiyor, sınıra tampon bölge kuruyorsunuz. Uzun Soğuk Savaş döneminde ordunuzu biz besledik ve donattık, şimdi faturayı ödeme zamanı. Üstelik Kemalistler’i ve Avrasyacılar’ı tasfiye ederek orduyu elinize verdik.”

“Elimize verdiniz ama, henüz özel kuvvetler ordusunu kuramadık. Ayrıca askerler yaralı ve hâlâ çok tehlikeli. Bize zaman verin. Ayrıca Libya’daki yatırımlarımız, Suriye’yle sınır ticaretimiz, İran’la doğalgaz anlaşmalarımız var. Savaş halinde zararlarımız nasıl telafi edilecek?”

Bunun üzerine sempatik Riccardione mesela, şöyle demiş olabilir: “Bakınız Mister Praymminister, NATO’yu Libya’nın üzerine sürdük, çünkü Çin’in Kuzey Afrika’da iktisadi alan hakimiyeti kurmasını istemiyorduk. Bunun üzerine Çin ne yaptı, biliyor musunuz? Pakistan’daki stratejik Gilgit-Baltistan bölgesine 11.000 kişilik bir askeri güç konuşlandırdı ve oradan Hürmüz Boğazı’na doğru demir ve kara yolları inşa etmeye başladı. Bu kara ve demir yollarının uzandığı istikamette, bizim Harry Truman uçak gemimiz seyrediyor. İran’a saldırmamızı önlemek istiyor, edepsiz Çinliler. Ucuz mallarıyla dünya piyasalarını allak bullak etmeleri, ABD senetlerini bir tehdit aracı olarak kullanmaları yetmiyormuş gibi… Bu bir petrol ve stratejik mevzi kazanma savaşıdır. Vaktimiz kalmadı. Bu bölgede bir size, bir de İsrail’e güveniyoruz.”
“Fakat, Van Minüt?”
“Van Minüt’ü falan yok! Seni ve iktidarını biz yarattık. Seni tam deliğe süpürülmek üzereyken parlatıp Sünni aleminin lideri yaptık. Bak bütün dünya medyası seni destekliyor. Herkes arkanda”
“Fakat  İran’la savaşırken Saddam’ın da arkasındaydılar.”
“Çok güzel dedin! Haddini hududunu bileceksin ki Saddam, Mübarek ve Kaddafi durumuna düşmeyesin. Yaralı ordunun çok tehlikeli olduğunu söyleyen sensin. Nasıl olsa “özgürlük” isteyecek birilerini buluruz. Sokaklarınız demokrasi budalalarıyla dolu. Dönüşü olmayan bir noktaya gelmiş durumdasın zaten. İlerleyeceksin, genişleyeceksin. Sonrasına bakarız.”

Bir milyon kişiyi öldürmek
Böyle mi konuşuyorlar bilemeyiz. Ancak buna benzer şeyler söyledikleri kesindir. Dünya yeni bir paylaşım savaşına hazırlanıyor. Bu seferki savaşın konusu, Ruhr Kömür Havzası, etnik Almanlar’ın birleşmesi, Ukrayna’nın buğdayı ya da Hazar bölgesi değil. ABD ve müttefikleri, Rusya, Çin ve Hindistan’ı Ortadoğu enerji kaynaklarından ve yollarından uzak tutmak istiyorlar. Onlara şöyle diyorlar: “Bizim istediğimiz kadar mal üretecek, enerji tüketecek, teknoloji kullanacak ve dış pazarlara bizim istediğimiz ölçülerde gireceksiniz.” Elbette satranç oynar gibi, kısmi, bölgesel ve denetim altındaki güçlerle verilen savaşlarla yapmaya çalışıyorlar bunu; henüz topyekûn bir savaşı göze almış değiller. Ellerindeki taktik ve stratejik silahlar, bölgesel savaşlarda başka halkların kanını da dökerek netice almaya uygun. Fakat ileriki aşamalarda ne olacağı bilinmez: “Şeytan doldurur.” Albert Einstein’a sormuşlar: “III. Dünya Savaşı’nda sizce hangi silahlar kullanılacak?” “Onu bilemem,” demiş Einstein, “fakat dördüncüsünde sadece ok ve yay kullanılacağı kesin.”

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, burada yeni bir doktrin söz konusudur. Henüz oluşum halindeki bu doktrinin gerekçesini, Zbigniew Brzezinski, 16 Aralık 2008 tarihli New York Times’ta yayımlanan “Küresel Siyasal Uyanış” başlıklı yazısında gayet özlü biçimde ifade etmektedir:
“Dünyanın başlıca eski ve yeni güçleri bir gerçeklikle karşı karşıyalar: Askeri güçleri her zamankinden daha büyük bir düzeye ulaşmışken, dünyanın siyasal uyanış halindeki kitleleri üzerindeki denetimleri tarihsel olarak en düşük düzeye inmiştir: Açık söylemek gerekirse daha önceleri bir milyon kişiyi denetlemek, bir milyon kişiyi öldürmekten daha kolaydı. Bugün bir milyon kişiyi öldürmek, bir milyon kişiyi denetlemekten son derece daha kolaydır.”

Soğuk Savaş’ın sona ermesinin etkileri asıl şimdi hissedilmektedir. Bir zamanlar “Üçüncü Dünya” denilen bütün ülkeler ve halklar emperyalist-kapitalizmin ağır baskısı altında ve savaş tehlikesiyle yüz yüzedir. Eğer kendi ülkemizde, kısa zamanda, geniş bir ittifaklar ağıyla ve klasik cephe anlayışıyla örgütlü ve mücadeleci bir direniş hattı kuramazsak, bütün geçmişimizle ve birikimimizle yok olacağımız kesindir. AKP’nin yerini Amerikancı bir askeri diktatörlüğün ya da AKP’den çok daha gerici ve Amerikancı bir Sünni cemaatler koalisyonunun alması mümkündür. Hiçbir şey eskisi gibi değildir ve geçmişin paradigmaları içinde düşünülemez. Bugünün dünyasında geçmişe, 1930’lara ya da 1960’lara dönmek de mümkün değildir. Sadaka ekonomisi yürümediğinde; orta sınıflarımız borç batağında boğulmaya, her sokakta açılan kebapçılar ve alışveriş merkezleri tenhalaşmaya başladığında, yeni bir dönem gelecek ve her şey çok hızlı gelişecektir. Zaman kıymetlidir ve hiçbir şey normal değildir.{jcomments on}