Harun Tekin’in bu söylediklerini, neden tartışma gereği duyduk, onu söyleyelim. Başlarken anlattığım, ideolojik hegemonyanın, aydın, yazar ve sanatçıları nasıl “olumsuz” etkilediğini tekrarlamaya gerek yok; fakat, anlaşılmıştır herhalde, bu hegemonyadan bir kopuş, özellikle de popüler bir sanatçının kopuşu, bundan sonrası şimdilik bir yana, çok önemlidir.
Halkımız, sürece nasıl tepki vereceğinden habersiz, yine bir seçime, adeta, sürükleniyor. Seçim atmosferi diyorlar ya bu kargaşaya; bu kez bu atmosfer daha da bayağılaşıyor. Her gün, kafalara bir sürü şey boca ediliyor; siyasilerin birbirlerine küfürleri, hakaretleri, subaylara, gazetecilere tutuklamalar, gelişmiş bir burjuva demokrasisinin dahi tehlikeli görmediği ve demokratik sayılabilen eylem ve gösterilerde polisin tutumu, sosyalist olduğu ve AKP’yi protesto ettiği için, dövülen, tutuklanan, hatta öldürülen insanlar...
Açlık sınırının çok altında ücretlere çalışan, bu parayla evini nasıl geçindireceğini, çocuklarını nasıl okutacağını bilemeyen, dinle kitapla beyni iğfal edilmiş, tabir yerindeyse, zavallı emekçiler, köylüler; akşamları TV’den, “kendilerini çok düşünen” Başbakan’larını izliyorlar. O’nun, sekiz buçuk yıldır, ülkemiz ve halkımız için nasıl da çalıştığını öğreniyorlar(!) Eh, ceplerindeki para, söylenenleri yalanlıyor ancak, bu yalanlara inanmaktan başka bir şey de yapamıyorlar! Kafalarında bin türlü hesap, yarın ne yemek pişireceğini düşünen zavallı ev kadınları, bir deyişle de ev emekçileri; sanıyor musunuz ki, Recep Bey’in, Halkevleri MYK üyesi Dilşat Aktaş’a dair, “kız mıdır kadın mıdır, bilemem” cümlesine takılıyor!
İşte bu çaresizliği, on yıllardır hal değiştirerek süren bu çaresizliği kullanan, bunun sürmesi için elinden geleni yapan sağ politikacılar; yeni ve en son ve en tehlikeli iktidarları AKP ile, bu kez daha farklı, daha sert, daha kurnaz siyasetler izliyorlar. Geriye dönüp bakın, 12 Eylül askeri darbesinin ardından dahi, muhalif kimliğini koruyabilen, yasal boşlukları bir şekilde kullanıp devlete eleştiri yöneltebilen aydınlar, yazarlar, akademisyenler, sanatçılar vardı. AKP döneminde de var elbette, olmaması siyaset ve toplum yasalarına aykırı; ancak, bu muhalif kitlenin bu denli daralması, hadi tersinden bakalım, yandaş kesimin bu kadar genişlemesi, büyümesi, sadece bu iktidara özgüdür. Yaşayanlar anlatıyor; Demokrat Parti bile, bu denli faşistleşmemişti, deniliyor!
1980 sonrasında, Özallı yıllarda, köşe dönmeciliğin moda olduğu doksanlarda; eskiden kendisini sosyalist, devrimci olarak tarif edenler, sadece eski yoldaşlarınca değil, her kesim tarafından, eleştirilirdi. Onların toplumsal saygınlığı ellerinden alınırdı. Murat Belgeler, Cengiz Çandarlar, Ahmet Altanlar; eskimiş, değersiz insanlardı. Peki ya şimdi? Andıklarımız ve “yoldaş”ları; bakın, ülkemizin en popüler yazar, çizer, aydınları oldular. Daha doğrusu, yapıldılar!.. Bu kimselerin, yani sadece bunlar değil, kendilerini liberal, demokrat, özgürlükçü olarak tanımlayanların pek çoğunun; Açık Toplum Vakfı’nda danışmanlık yaparak geçindikleri, yazdıkları dergi, gazetelerin; yabancı derneklerin fonlarından, AKP’nin teşviklerinden yararlandıkları, artık bir sır bile değil. İçlerine ben de dâhil olmak üzere, bu mevzulara ilişkin, birçok isim yazı yazdı. Ama dikkat edin, bir gün dahi, birisi çıkıp buna itiraz etmedi, hayır, böyle bir şey yok, demedi! Her şey belgeli, itiraz edemezler diyelim; ancak, yaygın olarak, kamuoyunda bunların, nasıl böyle bir şey yapabileceği, bunun her şeyden evvel, ayıp olduğu bile tartışılmadı! Ne kadar acıdır ki, artık bir yerlerden fon almamak, tuhaflaşıyor, ilginç bulunuyor! İşte anlatmak istediğim bu idi yukarıda; AKP, bunu yaptı! Sıradan olana, ayıp olana, bayağı olana alıştırdı; halka ihanet meşru kılındı!
İşte, ideolojik anlamdaki bu hegemonya, büyük medyada çalışanları, öyle bir kıskaca aldı ki, bunların yarısı isteyerek, menfaat gereği, yaygın olana, yandaşlığa yanaştı. Diğer yarısının yarısı, istemeyerek ya da bilinçsizce, güçten etkilenerek ve bunun dışında kalmanın yanlış tarafta bulunmak olduğunu, içgüdüsel olarak “keşfederek” yandaş oldu. Son kısım ise, ki bugün gayet azlar, hala direniyor, bildiğini savunmaya, her şeyden evvel insan onurunu, meslek ahlakını korumaya, her türlü baskıya rağmen devam ediyor.
Bunun bir de, sanat ayağı var ki, bu yazıda, bir örnek üzerinden, buna değinmek istiyorum. Bunun için de özel olarak, Mor ve Ötesi grubunun solisti, Harun Tekin’e bakmayı, son gelişmeler açısından, çok elzem görüyorum. Evvela, sanatçının, bugünkü (6 Haziran) Radikal gazetesinde yayınlanan, Ezgi Başaran’ın yaptığı röportajı inceliyoruz.
Kendisiyle yapılan görüşmenin nedeni, yeni albüm, konserler veya yeni anayasa, tartışmaları falan değil; Balyoz davası. Hemen söyleyeyim, konu itibari ile, ortada bir ilginçliğin olduğu görülüyor. Hikaye şu, Tekin, bir süredir, bir yakınının da bu davada yargılanıyor olması nedeni ile, davayı Silivri’ye giderek bizzat takip ediyormuş ve artık, Balyoz’da gördükleri, okudukları üzerinden, benzer tüm davalara (Ergenekon, KCK, Devrimci Karargah) “farklı” bakar olmuş. Bu “farklı” bakma, röportajdaki her cümlede okunuyor zaten, birkaç alıntı ile, meseleye sanatçının söylemleri üzerinden değinelim.
Harun Tekin, başlarken, bu “fark”ın nedeni şöyle açıklıyor: “Dışarıdan bakınca ‘Ateş olmayan yerden duman çıkmaz’ türünden bir dizi fikirle ‘Herhalde bir şeyler vardır’ diyorsun. Ama bunu derken iddianameler yahut sanık savunmalarına dayandırmıyorsun fikirlerini. Çeşitli gazetelerden bölük pörçük bir şeyler okumuşsun, o kadar. İçine girince görüyorsun ki yeterince bilgin yok.” Sanatçı, burada, bir anlamda bir özeleştiri de yapmış oluyor; AKP’nin muhaliflerine yönelttiği her atağı, muhaliflerle kendisi arasındaki siyasi benzemezlik nedeni ile, doğru kabul ediyor, veyahut, yanlış olabileceğini pek de aklına getirmiyor. Bu tabii ki, şimdiki değil, önceki görüşünü anlatıyor.
Harun Tekin, Silivri’ye gitmeye başlamasından sonra, kafasında değişenlere dair de, “Silivri’ye gidince Balyoz sürecindeki hukuki ihlalleri çok net görüyorsunuz. Örneğin sanıkların lehine olan delillerin toplanmadığını, toplananların çok uzun süre adli emanette saklı tutulduğunu filan oraya gidip geldikten sonra fark ediyorsunuz. Ait olduğu siyasi kamp ne olursa olsun, bir insan Silivri’deki bir celseye geldiği zaman mevzuya bakışında kesinlikle değişiklik oluyor. Enteresan bir ortam var.” diyor. Bu da keza, önemli bir değişimdir. Yandaş medyanın, insanları henüz yargı sürecinde mahkûm edişine yönelik, nitelikli bir eleştiridir.
Ezgi Başaran, yukarıdaki alıntıyı açmasını istediğinde, Tekin, yine gayet açık bir bilinçle, şunları dile getiriyor: “Savunmaların okunması sırasında bir tuhaf oluyorsunuz. Bazıları çok farklı yerlerden dokunuyor insana. Mesela 12 Eylül mağduru Balyoz sanıkları var. Ya da isnat edilen suçların işlendiği iddia edilen tarihlerde denizaltı komutanı olarak görevdeydim diyen... Yani iddianamede maddi hatalar olduğunu birinci elden görüyorsunuz. 12 Eylül’le doğru dürüst hesaplaşılmaması askeri cenahla ilgili negatif önyargılar olmasına sebep oluyor. O zaman da bir darbe iddiası ortaya atıldığında herkese inandırıcı geliyor. Mesela tutuklu yargılama konusuna Avrupa’dan bakıldığında bile sivillerin uğradığı haksızlıklar askerlerin uğradığı haksızlıklardan hep daha ön planda. Oysa bu da sakat.” Gayet güzel, Harun Tekin, liberal-muhafazakar medyanın, ve de bu ittifakın “teorisyen”lerinin uydurduğu, pek çok sol kesimin de bir şekilde meşrulaştırdığı, Bilim dışı bir siyasi kavram olan “askeri vesayet”in, her gün binlerce kez dile getirilişi sonucu, herkesin kafasında oluşan o sakat algıyı, asker olmanın, günümüzde, suçlulukla eşdeğer görülmesinin yanlışlığını, yine kişisel gözlemleri ile, anlatıyor.
İlerleyen bölümlerde, sanatçı, kendisindeki bu dönüşümün, etrafına, çevresine nasıl yansıdığına dair soruları da şöyle yanıtlıyor: “Bir sürü eşim dostum, Balyoz davasının sürdürülme tarzındaki ve iddianamedeki hatalardan bihaber. O yüzden de bunlardan bahsedenleri ‘Ergenekoncu’ olarak yaftalıyor olabilirler. Ben elimden geldiğince anlatmaya çalışıyorum ama hepsine zaman yetmiyor… Askeri vesayetin savunucusu gibi algılanmadan süregiden davalardaki sıkıntıları anlatmaktan bıkmayacağım. Ama ezbere konuşanlar anlatılanı anlayamayacak durumdalar. Biraz sakin olalım! Çünkü demokrasiyi tehdit eden tek şey askeri darbeler değil. Ciddi otoriter eğilimlerin alarm verdiği noktada darbe tehdidinin bertaraf edilmesinin her şeye bedel olduğunu düşünemiyorum.” Öğrenileni öğretmek, öğretmeye çalışmak, aydın olmanın, onu da geçelim, gerçek bir sanatçı olmanın zaten maddi koşuludur, burası gayet güzel. Son söylenen ise, ayrıca ve çok çok güzel, tekrarlamak ve vurgulamak istiyorum: “Ciddi otoriter eğilimlerin alarm verdiği noktada darbe tehdidinin bertaraf edilmesinin her şeye bedel olduğunu düşünemiyorum.” Bu da, yukarıda söylediğimiz, “askeri vesayet” saçmalamaları ile, AKP eli ile inşa edilen “sivil vesayet”i meşrulaştıranlara dair, anlamlı ve gerekli bir gönderme. (Bu arada, işin aslını söylemeliyiz, hep söylüyoruz; emek-sermaye çelişkisinin, emekçilerin aleyhine sürdüğü bütün toplumlarda, hâkim olan vesayet, üretim araçlarını elinde tutanlarınkidir!)
Görüşmenin devamında, Harun Tekin, CHP’ye dair, AB’ye dair, seçimlere dair de pek çok ve “ilginç” şey söylüyor; açıkçası, bunları, buraya alma gereği duymuyorum. (Ama bir şerh gerekirse, bu söylediklerine pek de katılamıyorum. ) Dileyen, röportajın tamamını okuyabilir.
Şimdi, Harun Tekin’in bu söylediklerini, neden tartışma gereği duyduk, onu söyleyelim. Başlarken anlattığım, ideolojik hegemonyanın, aydın, yazar ve sanatçıları nasıl “olumsuz” etkilediğini tekrarlamaya gerek yok; fakat, anlaşılmıştır herhalde, bu hegemonyadan bir kopuş, özellikle de popüler bir sanatçının kopuşu, bundan sonrası şimdilik bir yana, çok önemlidir. Sorulabilir, bu sanatçı peki, bu hegemonyanın içinde miydi?
Kafa ve pratik olarak, hayır, içinde değildi. Söylem ve çizgi olarak da aynı şekilde. Ancak, mevcut kutuplardan herhangi birine denk düşme konusunda, evet, Harun Tekin ve benzeri pek çok muhalif isim, bu çembere bir şekilde hapsoluyor, yaygın ve hoş olmayan söyleyişle, AKP’nin ekmeğine yağ sürüyordu. Nasılına gelirsek…
Mor ve Ötesi’nin davulcusu Kerem Kabadayı, hatırlayanlar vardır, bir dönem RED’de, gayet güzel, ayakları yere basan, önemli yazılar yazıyordu. Sonrasında ise, Kabadayı, Recep Bey’in, referandum gecesi, teşekkür ettiği; Zaman gazetesine, Türk solu koyun gibidir, diye açıklama yapan Doğan Tarkan’ın genel başkanı, Deniz Gezmiş’e, Mahir Çayan’a ettiği küfürlerle meşhur, Taraf yazarı Roni Margulies’in yöneticisi olduğu DSİP’e, dikey geçiş yaptı. Zaten, Küresel BAK eylemleri, çevre örgütlerinin gösterileri, Küresel Eylem Grubu’nun basın açıklamaları, birçok sanatçıyı, bu, artık “sosyalist sol”dan büyük ölçüde dışlanmış örgütçüklere yanaştırdı. Fakat Kabadayı, bu yanaşmadan fazlasını yaptı. Kendisi, çok sayıda “ünlü liberal” ile beraber, Açık Toplum Vakfı ve Hollanda İstanbul Konsolosluğu’ndan aldığı fonlarla bilinen, bildiğimiz ve defalarca yazılarımla gösterdiğim, DSİP’lilerin yoğunlukta olduğu Sosyal Değişim Derneği’nin danışma kurulu üyelerinden biridir.
Şimdi, kim kimi çekti, bilmiyorum; fakat, Harun Tekin de, yukarıda adını yazdığım kurum ve grupların birçoğunun “aktivist”idir. Grup arkadaşı ve “yoldaş”ı Kerem Kabadayı’nın, DSİP’in yayın organlarından, Marksist.org’da, Çanakkale’deki bir panelde, Roni’ye, devrimci öğrencilerin, gayet haklı sebeplerle yumurta atması üzerine kaleme aldığı, 15 Aralık 2010 tarihli, şu yazı ise, tam bir fecaat arz etmektedir: “12 Eylül referandumu öncesinde pekiştiren milliyetçi sol artık adeta bir ölüm kalım savaşı veriyor; can çekiştikçe de saldırganlaşıyor. Siyasetsizlik çukurunda debelenip dururken, kendilerini meşrulaştırma yöntemi olarak ellerinde kalan son kozu kullanış biçimleri, ÖDP, TKP maskeli SİP, EMEP ve Halkevlerini devletçi - milliyetçilerin sol görünümlü ayaktakımı haline getirdi işte en sonunda. Uydurdukları dünya içersinde, kendilerince saf, kutsal ve doğru olanı tanımlayıp, bunun dışında kalanları veya bu görüşlere karşı çıkanları hainlikle suçlayarak fiziksel şiddet kullanmak, bu kümes solcularının artık CHP'nin fanatik ulusalcılarından bile daha iyi bildikleri bir meslek oldu. ‘Devrimci gelenek’ derken bile esas dile gelen, örselenmiş ideolojilerinin en derin noktalarına kadar sızmış milliyetçilikten başka bir şey değil.” Türkiye devrimci hareketinin en önemli isimlerine, ağzına geleni söyleyen Margulies’i protesto eden öğrenciler üzerinden, Türkiye solunun bugün en köklü, en kitlesel örgütlerine, milliyetçi, ayak takımı diyebilen bir adamın en yakınıdır Harun Tekin. “Bağımsız sol aday” kampanyası olmasa, oyunu AKP’ye vereceğini açıklayan Baskın Oran’ın destekçisidir. Referandumun boykotçusudur!
Aynı Harun Tekin, yukarıda adı geçen örgütlerin “yanlış çizgi”lerine, tıpkı diğer solcu sıfatlı liberal sanatçılar gibi, bu denli sinirleniyorken, “yoldaş”larının Alman vakıflarından, Soros’tan cukkaladıkları fonları, paraları, görmezden gelebiliyor… Acaba hala öyle mi? Burada önemli kısmı, işte bu soru teşkil ediyor.
Röportajdan yaptığımız alıntılar açık, Harun Tekin, AKP’nin kendisine muhalefet eden, nitelikli muhalefet üreten kesimlere açtığı davalar ile, bu davalar üzerinden, nasıl bir faşizanlık, hukuksuzluk, komploculuk sergiliyor; görebilmiş durumda. Geç de olsa, bu böyle. Sevinmeli miyiz; bilmiyorum. Ama üzülecek bir şey olmadığı kesin. Hatta sürecin sonunda, sevinebileceğimizi bile düşünüyorum. Zira, AKP’ye yanaşan, AKP’ye “sol”dan meşruiyet sunan kesimlere mensup birisinin, popüler bir sanatçının bu “fikri dönüşüm”ü, daha da derinleşirse ve yaygınlaşırsa, evvela, AKP’nin ideolojik dayanakları yok olacak, sonra da, örgütsel olarak bu dayanakları sunanların kendisi!
İşte o zaman, Tekin ve benzeri sanatçılar, hem halkımızdan hem solumuzdan özür dileyecekler. Darbeci dedikleri insanlardan, statükocu diye aşağıladıkları gerçek devrimcilerden, af dileyecekler. Ve de, tüm yaptıklarına rağmen, halkımız ve solumuz, onları affedecek, eminim. Rahat olsunlar. Ancak çok fazla vaktimiz de yok, ellerini çabuk tutsunlar!
8 Haziran 2011{jcomments on}