Anasayfa İçerik Güncel Yazılar Alışılmamış bağdaştırma alıştırmaları - Alper Erdik

Alışılmamış bağdaştırma alıştırmaları - Alper Erdik

ak parti 10  ylToplumların, devletlerin, siyasetin sınırlarını bırakıp düşünelim; neredeyse tam 10 sene oldu, AKP iktidarı alalı. Bugün itibari ile genç yetişkin bir insan, 2002 yılında liseye devam ediyor, üniversite sınavlarına hazırlanıyor, ilerleyen yıllarda gideceği üniversitede yapacaklarını hayal ediyordu. Hayaller gerçek, AKP hükümet oldu. Üniversite sona erdi, uzun sürecek ve ne zaman sona ereceği meçhul işsizlik yılları başladı. AKP yine ve daha güçlü, daha sağlam iktidar. Hayatının üçte birini, bunları izleyerek geçiren ve kafası politikaya basan bu genç yetişkinin yaşadığı travmayı ölçecek alet var mı?

İdeolojik-politik çözümlemeler bir yana; şimdilik şu açıdan bakın meseleye, Allah’ın her günü, badem bıyıklı, yüzünde, öfke ve sevgisizlikten kaynaklı, gülmenin, gülümsemenin iyice çirkinleştirdiği bir dolu adamdan müteşekkil bu parti, sadece emeğimize, ekmeğimize mi göz dikti sizce? Beynimizde, ruhumuzda yarattıkları tahrifata; tanık olduğumuz görüntüler, resimler ile bozulan göz zevklerimize ne diyeceksiniz?

AKP bugün yıkılsa, yarattığı pisliği temizlemek yirmi sene sürer. Belki de yirmi sene bile yetmez buna. Zaman zaman düşünürüm; sosyalist bir Türkiye’de muhbir Mehmet Baransu ne yapar, ses tonu ile tüm canlıları “tribe sokan” Nazlı Ilıcak’ın akıbeti ne olur, Cemaat’in kanalının ana haberini sunan çığırtkan kişi nereye gider, arama motorlarından öğrendiklerini olgu diye anlatıp para kazanan “güzeller güzeli” Nagehan Alçı, hangi şehirde yaşar?..

İtiraf etmeliyim, AKP’nin ilk döneminde, medya başta olmak üzere, pespayelik ve rezillik bu denli artmamış, iktidar sahipleri ve yandaşları bu kadar çirkefleşmemişken; daha mantıklı ve anlamlı sorular vardı kafamda, örneğin, devrim olduğunda Seda Sayan’a ne diyeceğiz, Petek Dinçöz’e ne iş vereceğiz, diye düşünürdüm. Ne kadar da masumca imiş bunlar; zamanı gelince, Cübbeli Ahmet’in fuhuş görüntülerinin nette dolaşacağını ben nereden bilebilirdim ki? Adnan Hoca’nın evrim karşıtı faaliyetleri kapsamında, stüdyoya topladığı genç kadınlarla, “Allah için” flört ederken söylediklerini, misal “iki çarşaflı bir tane de taş bebek”, duysaydım, kafama takar mıydım, burjuvazinin kültürünü nasıl değiştireceğimizi?

Din ve erotizmin, tutuculuk ve ahlaksızlığın iç içe olduğu ve geliştiği bir dönemdeyiz. Şaşırmıyoruz belki artık; fakat sorularımla bunu irdeliyorum, yaşadıklarımızın bizi şaşırtmamasına oldukça çok şaşırıyorum. Hem halkımızın hem de solumuzun, “çöküş”ü bu derecede “normal” karşılamasına da üzülüyorum. Evli bir kadının, bir sabaha karşı, bir adamın evinde, bir şekilde ölmesine ses etmeyen solcuların, buna dair yazan Hıncal Uluç’u eleştirmesini anlamsız buluyorum. Öyle ya da böyle, para babalarına da ait olsa, üniversitede porno çekimi yapılmasına, adi bir vaka gibi yaklaşanlardansa, tiksiniyorum.

Fakat sorulabilir, Kemal Unakıtan’ın, hakkındaki yolsuzluk gensorusunun reddedildiği an, yüzünde oluşan gülümsemeden buraya nasıl geldik; yani porno muhabbetinin bu yazıda işi ne? Ayrıca Bülent Arınç’ın bıyığı mevzu ediliyordu başta, Defne Joy’un özel yaşamı da nereden çıktı?.. Evet, kabul ediyorum, bunlar sorulabilir; ancak, Ahmet Çakar’ın, canlı yayındaki “kayganlaştırıcı” muhabbetini seyreden bir kişinin, bunlardan daha önemli şeyler sorması gerekmez mi?

KPSS ile ilgili sorular mesela, neden fazla ilgi uyandırmıyor artık; kopya skandalının hiçbir sorumlusu bir cezai yaptırıma uğramamış, kopya çekenler, sınavın iptal edilmeyen kısmından aldıkları “p3” puanları ile, kamunun çeşitli kurumlarına, “çatır çatır” atanıyorken, önümüzdeki Temmuza kadar da “çatır çatır” atanmaya devam edecekken, bizim sorularımızı beğenmemek de neyin nesi? Ama tabii, Fatmagül namlı kötü oyuncunun on saniyelik reklam filminden aldığı “1 milyon Dolar”ın nerede harcandığını merak etmeyenlerin neyine KPSS meseleleri?
Ya YGS’deki şifreleme olayına ne demeli? İki milyona yakın gencin geleceğini çalanlar, bunların içinden aklı başında beş bin tanesinin toplanıp eylem yapmasına da sessiz kalmadılar, iki katı adamı çıkartırız karşılarına, alırız hepsinin façalarını dediler; peki, buna karşılık, sorularımızdan hoşlanmayanlar ne dediler, var mı bilen? Bir şey diyemediler, on bine karşılık çıkartacak yirmi binleri olmadığı için, ses etmediler kimseye; oysaki, İskender Pala’nın geçmişini bilselerdi, her şey çok farklı olacaktı!

“Çöküş”, bir süreçtir; öncesi, esnası ve sonrası ile bir süreçtir. Ayağımızın altından yeri aldılar, tepemize damları yıktılar, biz henüz ölmedik. Ölmemiz mi lazım, sanıyorum bunu düşünenler var, AKP bizi topyekun mezara koymadan ve biz de oradan çıkmadan bir şey yapamayacağız, diye düşünüyorlar. Diriliş inancı vardır bir dinde, doğmak için ölmek gerekir, yaşamak için acı çekmek; bu bir yere kadar anlaşılır. Peki ya sonra; biz neden kendimizi sürekli “suç”lu gibi hissediyoruz “ve” hep bize “ceza” verilmesinden anlaşılmaz bir haz duyuyoruz? “Devimci Mazoşist Hareket”e mi mensubuz?

Çok mu akıllıyız, çok mu entelektüeliz, çok mu kurnazız biz? Nihat Doğan’ın “tivıtır”da yazdıkları ile dalga geçmeye çalışanlar, adamın grup seks yaparken yakayı ele vermesinden ziyade, halkımızın ne yediği ne içtiği ile birazcık ilgilenseler, fena mı olur? Ama bu da kolay değil, kabul; ayakta zor duran dedelerin genç kızlara talip olduğu evlilik programlarını izlemeden, ismi geçen şarkıcının, İbrahim Kaypakkaya’nın adını nereden öğrendiğini sormak, saçma olurdu.

Güzel o halde, kimse sormasın, biz soruyoruz; AKP neden 10 koca yıldır iktidarda?
Devamla, bu kadar çok soru işaretinin kullanıldığı bir yazının, soru sorma sanatı, yani istifhamın nadide örnekleri ile dolu olmamasının; bunun yerine, “birbirleri ile ilgisiz” şeylerin bağlanmasına zemin teşkil etmesinin sebebi nedir? Sebep aslında, soruların kendisidir. Buna rağmen, soru işaretsiz cümleler de, okuyana borcumuzdur.

“Su Gibi” isimli evlendirme, şov, defile, şarkı, tartışma, çay içme programına, geçen yıl bu aralar, yeni mezun bir okul öncesi öğretmeni katılıyor. Talibi ise, Milli Eğitim’de, merkezde, atama bölümünde çalışan bir genç memur. Programın “Deniz Fenerci” sunucusu, şaka yollu, eh, evlenirseniz, senin hanımın atamasını da halledersin, diyor. Tabiat itibari ile saf olan genç memur, önermeyi onaylıyor, yaparız, diye sürdürüyor. Sunucu tedirgin oluyor, ben şaka yaptım, sen de şaka yapıyorsun değil mi, diyor. Talip, hayır; bizim elimizden geçiyor bütün atamalar, sorun değil, yanıtını veriyor.

Son, başlıkla ilgili merak buyuranlar olabilir, diye söylüyorum; şiir, yazmanın, söylemenin, okumanın ve de tüm sanatların en ince, en estetik üretimidir. Mavi ve hüzün sözcükleri, normalde birbirlerine küstürler, aralarında üç kuruşluk bir hatır bile yoktur; ancak ben, “o ıssız ve mavi hüzünlerdi/ geri dönmeyecek gemileri kucaklayan” dersem, hiçkimse bana, sen nereden, ne diye, nasıl kurdun bu cümleleri, diyemez.

Sorular, bizim sorunlarımızdır; kabul etsek iyi olur.

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir