Anasayfa İçerik Güncel Yazılar 29 Ekim yürüyüşünün ardından

29 Ekim yürüyüşünün ardından

29 Ekim yürüyüşü29 Ekim'de gerçekleşen kitlesel yürüyüş, AKP'nin dozu gitgide artan faşizan uygulamalarına, "cumhur"un "cemaat"leşmesine karşı gençlerin ve emekçilerin başını çektiği bir eylemdir. Halkın bayrama değil, cumhuriyete sahip çıkma iradesidir. Eğer sosyalistlerin laik, demokratik ve tüm halkların eşitlik temelinde yaşayacağı bağımsız bir cumhuriyet kurmak gibi bir hedefleri varsa, bu kitleye yönelik bir siyaset üretmeleri gerekir.

Ankara'da 29 Ekim'de gerçekleşen yürüyüş, sosyalistler de dahil olmak üzere birçok kesimin ilgisine mazhar oldu. Cumhuriyetin kazanımlarını küçümseme yarışına giren mi ararsınız, yürüyüşe biber gazı ve tazyikli suyla müdahale edilmesini zil takıp oynayarak kutlayan mı... Konuya kimin nasıl yaklaştığı ayrı bir yazı konusu. Şu anda acilen yapılması gereken şey yürüyüşün önderliğinin, kitlesinin, sloganlarının, siyasi mesajının ve bir iktidar alternatifine evrilip evrilemeyeceğinin, olgulardan yola çıkan bir analizinin yapılması. Dilimiz döndüğünce yürüyüşten çıkardığımız sonuçları derlemeye çalışalım.

 Gerçek bir kitle eylemi

Yürüyüşe kaç kişinin katıldığına ilişkin bir kestirim yapmak oldukça zor. Polisin, 1. Meclis önündeki Cumhuriyet Caddesi'ni Ankara Palas önünden Heykel Meydanı'na kadar barikatlarla kapatmış olması tek bir noktada toplanmayı imkansız hale getirdi. Saat 11.00 itibariyle yalnızca Heykel Meydanı etrafında 100 bine yaklaşan bir kalabalık vardı. Ancak meydana kalabalık ve barikat nedeniyle ulaşamayan ve 19 Mayıs Spor Salonu'nun önündeki meydanla Gar Meydanı arasındaki alanı dolduran kitlenin en az Heykel Meydanı kadar kalabalık olduğu, fotoğraflardan anlaşılıyor. Yürüyüşe katılan insanların toplam sayısının 100 binlerce olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Yalnızca katılanların sayısı itibariyle değil; aynı zamanda 7'den 70'e ve toplumun her kesiminden kadın ve erkeğin yürüyüşe katılmış olması da gerçek bir kitle eylemiyle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.

29 Ekim eylemine ilişkin, "beyaz Türkler güneş gözlükleriyle ve süs köpekleriyle bayram kutluyor" diye ezberden konuşanlara ilişkin bir not: Yürüyüşe katılanların çok büyük bir bölümünü memur, işçi ve emekliler ile lise-üniversite gençliği oluşturuyordu.

Haklı olduğuna inanan kararlı bir kitle
Biber gazı ve tazyikli suyla müdahale nedeniyle eylemi terk edenlerin sayısı ise ihmal edilebilecek denli azdır. İlk müdahale esnasında geri çekilen kitlenin kısa sürede yeniden toparlanıp yürüyüşe geçmesi haklı ve meşru olduğuna sonuna kadar inanan kararlı bir kitlenin yürüyüşe katıldığını gösteriyor. Aslında günlerdir bilinçli olarak "provokasyon" yapılacağı öne sürülerek yasaklanmış ve "yasadışı grupların" yönlendirdiğinin valilik tarafından ilan edildiği bu yürüyüşe katılmak bile büyük bir kararlılık göstergesidir. Yürüyüş esnasında karşılaştığımız, "evde astım hastası hanımla kızı bırakmak zorunda kaldım, ben yalnız geldim" diyen yaşlı amcanın sözleri meseleyi özetliyor. İnsanlar güle oynaya bayrama gider gibi değil, biber gazı yiyeceklerini bilerek yürüyüşe katıldılar. Müdahale esnasında da dağılmayıp barikatı aşmasını bildiler. Polisle çatışma konusunda hiçbir deneyimi olmayan insanların barikata yüklenmesini sağlayan motivasyon, kaynağını haklı ve meşru olduklarına dair inançlarından ve AKP'nin baskılarına karşı birikmiş öfkelerinden alıyor. Nitekim bu öfke yürüyüş boyunca sürekli olarak atılan AKP karşıtı sloganlardan anlaşılıyor.

Faşizme karşı omuz omuza!
Yürüyüşte en çok atılan sloganlardan biri "Faşizme karşı omuz omuza" idi. Yürüyüşü düzenleyen ve gerçek anlamda örgütlü olarak katılan tek siyasi yapı olan TGB'nin sloganlarının haricinde; "Mustafa Kemal'in askerleriyiz", "Gün gelecek devran dönecek, AKP halka hesap verecek", "Tayyip istifa", "Hükümet istifa", "Vali istifa", "Türkiye laiktir laik kalacak", "Kahrolsun AKP diktatörlüğü" sloganları da kitleler tarafından kendiliğinden atılıyordu. TGB'nin attırdığı sloganlarda da AKP karşıtlığının yanı sıra ABD emperyalizmini hedef alan sloganlar ağırlıktaydı. Yürüyüşe katılan kitlenin sloganlarından çıkarılacak en kesin sonuç AKP'ye karşı büyük bir öfkenin birikmiş olduğu. Kitlelerin siyasi algısı kendi düşmanını net bir şekilde tarif ediyor; ancak herhangi bir siyasi amaca yönelmiyor, bir şey talep etmiyor. Hükümetin istifasını talep eden sloganları saymazsak eylemin sloganları bir siyasi hedeften yoksun. Buna, eylemin öncülüğünü yapan TGB'nin sloganları da dahil.

Diğer yandan atılan sloganların içinde Kürt düşmanlığı ya da milliyetçilikle ilişkilendirilebilecek sloganların olmaması önemli. Bu durum, "ulusalcı" olarak adlandırmaya alıştığımız kitlenin siyasi bilincinin milliyetçilikten cumhuriyetçiliğe doğru kaymaya başladığını gösteriyor. Hala Kürt hareketi ile aralarında fersah fersah mesafe olduğu kesin olsa da, yürüyüşe katılanların temel derdi Kürt düşmanlığı değil cumhuriyeti, laikliği savunmak. AKP'ye ve toplumun cemaatleştirilmesine karşı çıkıyorlar, bütün sloganlarını ve siyasi gündemlerini de bu belirliyor. Ulusalcı kitleler ve sosyalistlerin bu kitlelerle bağ kurabilmesi açısından bu, çok önemli bir gelişme.

Yürüyüşün örgütlenmesi ve önderliği
29 Ekim'de Ankara'da gerçekleşen yürüyüş, İzmir ve İstanbul'daki alternatif kutlamalarla birlikte değerlendiriliyor. Bu değerlendirme yanlış değil ancak eksik. Ankara'da sokağa çıkan 100 binlerce insanın İzmir ve İstanbul'dakilerle aynı hisleri paylaşarak ve çoğunlukla aynı sloganlarla yürüdüğü açık. Ancak Ankara'daki yürüyüşü, iki özelliği diğerlerinden ayırıyor. İlki, yukarıda da sözünü ettiğimiz, kitlelerin müdahale olacağını bildiği halde sokağa çıkmış olması. İkinci özelliği ise yürüyüşün örgütlenmesi süreci. Balyoz davası kararının ardından Ankara'da yaptıkları yürüyüşün ardından TGB, 29 Ekim'de 1. Meclis önünden başlayan bir yürüyüş yapacağını ilan etmişti. O günden bu yana etkili bir kampanya ile örgütlenen yürüyüşe birçok demokratik kitle örgütünün yanı sıra CHP'nin de katılma kararı alması örgütlenmenin başarılı olduğunu gösteriyor. Ancak TGB'nin yürüyüşün örgütlenmesindeki başarısı meydana yansımadı. Polisin barikatı nedeniyle kitlenin bölünmesinin yanı sıra Heykel Meydanı'na kurulan kürsüdeki ses sorunu nedeniyle yürüyüş öncesindeki bekleyiş kitlenin uzun süre belirsizlik yaşamasına neden oldu. Yine de eyleme katılanların barikatı aşma iradesi yeniden toparlanmayı sağladı ve yürüyüş başladı.

Cumhuriyet mitingleri ve 29 Ekim
29 Ekim 2012, 2007'deki Cumhuriyet mitinglerinden bu yana ulusalcıların siyaset sahnesine bu kadar kitlesel bir şekilde ilk çıkışları idi. 19 Mayıs'ta da başta büyük kentler olmak üzere ülkenin dört bir yanında büyük eylemler gerçekleştirilmişti. Ancak 29 Ekim'de Ankara, İstanbul ve İzmir'de gerçekleştirilen eylemler kitlesellik bakımından Cumhuriyet mitinglerine en yakın eylemlerdi. Yürüyüşlere katılanların büyük oranda Cumhuriyet mitinglerine katılanlarla aynı olduğu da söylenebilir. Bu bakımdan 2007 ve 2012 arasında benzerlikler var. Ancak farklılıkların çok daha belirgin olduğunu tespit etmeliyiz.

İlk olarak, 2007'de sokağa çıkan insanlar hükümetin ardından Cumhurbaşkanlığı makamının da AKP'nin eline geçmesi konusunda çekince taşıyorlardı. AKP'nin "neler yapabileceğini" düşünerek kaygılanıyorlardı. Bugün sokağa çıkanlar ise AKP'nin "neler yapabileceğini" bütün şiddetiyle tecrübe etmiş bulunuyorlar. Bu bakımdan Cumhuriyet mitinglerine katılanlara yöneltilen "ayrıcalıklı konumlarını kaybetmek istemeyen beyaz Türkler" ithamı, bugün aklı başında hiç kimsenin ağzına almayacağı, saçma bir kara çalma haline gelmiş durumdadır. Çünkü 2007'de sokağa çıkanların ayrıcalıklı oldukları son derece tartışmalı olmakla birlikte bugün ayrıcalık sahiplerinin cemaat mensupları ve muhafazakar kesim olduğu su götürmez bir gerçektir.

İkincisi, 2007'deki Cumhuriyet mitingleri sürecinde başta Atatürkçü Düşünce Derneği ve CHP olmak üzere ulusalcı kesimlerin yasal siyasal örgütlenmeleri oldukça güçlüydü. Yaklaşan seçimlerde iktidara gelmeleri kimse için sürpriz olmayacak denli siyasi güce sahiptiler. Dolayısıyla mitinglerin önderliği konusunda büyük bir entrika savaşı dönüyordu. Bugünkü eylemlerin öncülüğünü yapan TGB ve İşçi Partisi, o zaman ulusalcılar arasında "tam bağımsızlık" ve "ABD karşıtlığı" vurguları nedeniyle marjinal bir unsur olarak kalıyordu. Onların yerine Deniz Baykal ve Tuncay Özkan gibi figürler arasında bir güç savaşı yaşanıyordu. Mitinglerin önderliğine soyunanlar yaklaşan erken seçimlerde oylarının patlayacağını düşünüyorlardı. Mitinglere katılanların da bu görüşte oldukları açıkça söylenebilir. Nitekim "Tayyip baksana, kaç kişiyiz saysana" sloganı bu mitinglerin en çok öne çıkan sloganıydı. 2007'de, mitinglerin önderliği konusunda savaşa tutuşan bir CHP Genel Başkanı varken, bugün Ulus'ta kürsüye çıkmayan bir CHP Genel Başkanı ile karşı karşıyayız. Bunda, CHP'nin yüzünü ulusalcı kesimlerden mütedeyyin kitlelere dönme politikasının yanı sıra ulusalcı siyasetin, son 5 yılda emniyet-yargı-medya işbirliğiyle yürütülen anti-propaganda ile kaybettiği meşruiyetin de etkisi olduğu söylenebilir. Kılıçdaroğlu'nun eylem alanında takındığı tutum, 29 Ekim yürüyüşüne kendi isteğiyle ve siyasi bir amaç güderek değil, parti tabanının baskısıyla ve mecburen katıldığını düşündürüyor. Biraz iyimser bir tahminle, bu durumun ulusalcı-cumhuriyetçi kesimlerin CHP'ye oy vererek AKP'den kurtulmalarının mümkün olmadığını kavramalarını sağlayabileceği söylenebilir.

Son olarak 2007 ile 2012 arasındaki en bariz fark, ulusalcıların "kurtarıcı" olarak gördükleri ordu ve yargı kurumlarının bugün AKP'nin dümen suyuna girmiş olduğudur. 27 Nisan muhtırasının, 2007'de sokağa çıkan kitleler üzerinde önemli bir moral kaynağı olduğunu söyleyebiliriz. Cumhuriyet mitinglerine sosyalistlerin katılmamış olmalarının en önemli gerekçesi de şüphesiz buydu. Askeri darbe, naif bir beklenti bile olsa, 2007'de hem ulusalcı kitleler için hem de 28 Şubat'tan ders çıkarmış olan AKP tabanı için kulak ardı edilemeyecek bir gerçeklikti. Balyoz ve Ergenekon davalarının ardından, bugün sokağa çıkan kitleler ordudan hiçbir şekilde medet umamayacaklarını anlamış durumdalar. Bu nedenle artık AKP'nin, ulusalcıların "darbeci oldukları" safsatasını yutturabilecekleri kimse kalmadı.

Görevler ve olasılıklar
Peki bundan sonra ne olacak? Kesin bir tahminde bulunmak zor; ancak eylemin gösterdiği kadarıyla ulusalcı hareketin çok önemli sınırlılıkları var ve bunları aşamazsa yeni bir "operasyon dalgası"na maruz kalması işten bile değil. Her şeyden önce ulusalcıların eylem takvimi henüz "milli bayramlar" sınırlılığını aşabilmiş değil. Hala cumhuriyeti savunma siyaseti, semboller üzerinden yürütülüyor. Bunun en açık göstergesi TGB Başkanı'nın 29 Ekim'de yaptığı konuşmada yürüyüşe katılanları 10 Kasım'da gerçekleştirecekleri eyleme çağırmasıdır. 10 Kasım'ın ardından bir sonraki buluşma için 23 Nisan beklenecekse eğer, bu hareketin siyasal bir ilerleme kaydetmesi mümkün olamaz.

Somut siyasal gündemler üzerinden kampanyalar örgütlenerek emekçi hareketi ve Kürt hareketi ile yakınlaşma adımlarını atmadıkları takdirde ulusalcıların başarı şansı yoktur. Ancak ulusalcı hareketin bunu gerçekleştirme potansiyeli oldukça zayıf. Kürt hareketi ile aralarındaki kan uyuşmazlığı, AKP zulmünü en şiddetli yaşayan Kürtleri görmezden gelmelerine, hatta bu zulmü onlara reva görmelerine neden oluyor. Emekçi hareketi ile bütünleşmelerinin önünde de engeller var. AKP'nin cumhuriyeti tasfiyesi, emekçilerin kazanımlarını ve sendikaları tasfiyesiyle eş zamanlı yürütüldü. Ulusalcıların bugüne değin bu konuda hiçbir söz söylememiş olmaları ileride neler yapabilecekleri -ya da yapamayacakları- konusunda bir fikir veriyor.

Kısaca özetlemek gerekirse ulusalcı hareketin, 29 Ekim'de ortaya çıkan kitle dinamiğini iktidarı hedefleyen bir siyasi hareket olarak yönetip yönlendirecek ve başarıya ulaştırabilecek bir siyasal programı bulunmuyor. Mümkün olan tek senaryo sosyalistlerin, tıpkı emek hareketinin kazanımlarını savundukları gibi, cumhuriyetin kazanımlarını da savunacakları bir programı hayata geçirilebilmeleridir. 29 Ekim yürüyüşü, sosyalistlerin ulusalcı-cumhuriyetçi kesimlerle temas kurmasını sağlayabilecek önemli bir fırsattı. Ancak hiçbir sosyalist çevrenin 29 Ekim yürüyüşüne katılmamış olması bu senaryonun bugünden yarına gerçekleşmesinin zor olduğunu gösteriyor. Yürüyüşe katılmamak bir yana, birçok sosyalistin polisin biber gazı ve tazyikli suyla halka saldırmasını memnuniyetle karşılamış olduğu sosyal paylaşım sitelerindeki yorumlardan anlaşılıyor. "Biraz da onlar tatsınlar, belki Kürtleri ve sosyalistleri anlarlar" şeklindeki yorumların her şeyle ilgisi olabilir; ancak devrimcilikle ve solculukla bir ilgisi olamaz. Açık bir şekilde devletin şiddetine maruz kalan bir kitle eylemini memnuniyetle seyretmenin devrimcilikle bağdaşan bir yanı olamaz.

Sosyalistlerin cumhuriyeti ve cumhuriyetin kazanımlarını, laikliği, burjuva demokrasisini savunmaları bugün geriye doğru atılmış bir adım değildir. Toplumun fiilen cemaatler eliyle yönetildiği bir dönemde sosyalistlerin cumhuriyeti savunmaya burun kıvırması tarihsel bir yanlıştır. 29 Ekim'de gerçekleşen kitlesel yürüyüş, AKP'nin dozu gitgide artan faşizan uygulamalarına, "cumhur"un "cemaat"leşmesine karşı gençlerin ve emekçilerin başını çektiği bir eylemdir. Halkın bayrama değil, cumhuriyete sahip çıkma iradesidir. Eğer sosyalistlerin laik, demokratik ve tüm halkların eşitlik temelinde yaşayacağı bağımsız bir cumhuriyet kurmak gibi bir hedefleri varsa, bu kitleye yönelik özel bir siyaset üretmeleri gerekir.

YARINLAR