Milli geliriyle kıyaslandığında en büyük ekonomik canlandırma paketini Çin uyguluyor. Daha önce kamu kesiminin ağırlığı, ekonomik planlamanın varlığı gibi faktörlerin, bu büyük canlandırma paketinin "hedefi vurma" ihtimalini güçlendirdiğinden bahsetmiştim. Zaten dünya krizinin dipten dönüş hikayeleri de yaz başından beri hep Çin'e bakılarak yazılıyordu.
Çin ekonomisinin bir başka özelliği de ucuz hammaddeyle ucuz işgücünü büyük ölçekli üretim için birleştirebiliyor olması. Ara girdiler, üretime dahil edilen yüksek teknolojili yarı mamuller ve yatırım malları ise çoğulukla başta Japonya olmak üzere gelişkin kapitalist ülkelerden ithal ediliyor.
Japonya'nın Çin'e yaptığı ihracatın hacmi ve bileşimi, dünya ekonomisinin muhtemel seyri üzerine ciddi ipuçları sunuyor. Haziran ayında beklenmedik bir sıçrama, Temmuz ayında ise beklenmedik bir daralma, sinirli bir seyire işaret etti.
Yine de, Çin öncülüğünde bir toparlanma yaşanması fikrine AB dahil herkes razıydı. Japonya'nın bu ülkeye yönelik Haziran ayı ihracatı, mucize kabilinden gerçekleşmişti. Yaz boyunca hisse senedi ve tahvil piyasaları da krizin dipten dönüşü coşkusunu yansıttılar. Öyle ki mesele sadece bir dipten dönüş değil, V şeklinde inildiği gibi geri çıkılması haline döndü sanırsınız.
Şimdi Çin yatırımlarının öncü göstergesi sayılabilecek Japonya kredi hacminde büyüme temposu, son bir yılın en düşük seviyesine indi. Ayrıca öncü gösterge sayılabilecek Temmuz ayı makine siparişleri de tam yüzde 3,5 oranında geriledi. Ağustos-Eylül verileri krizin seyrine ilişkin bilgileri sunabilecek ama şimdilik korku ve umut eşit ağırlıkta denebilir.
Piyasalarda bu aralar pek güzel para kazanıldığı için olacak, 'resesyondan çıktığını ilk ilan eden ülkelerden birinde durum böyleyse Avrupa'da ne olacak?' diye soranlara iyi gözle bakılmıyor. Oysa Avrupa'da uzun yıllar sürecek sıfıra yakın büyümeye hazırlanılıyor. Bütçe kısıtları ve para sisteminin temellerinin zayıf olması nedeniyle AB ülkeleri, krize karşı yeterli kaynak ayıramadılar. Hatta milli gelirlerine oranla bu kaynak Çin'in ayırdığının dörtte birini bulamadı. İşi otomobil hurda teşvikleriyle idare edip mali sistemdeki sorunları da halının altına süpürmekle itham ediliyorlar. Nitekim banka kredilerinde en sorunlu seyir de Avrupa'da yaşanıyor. Hem batıkların büyümeye devam etmesi, hem de kredilerin büyümeye geçememesi boyutları var. Bu sorunların Türkiye’de de olduğunu bakan Mehmet Şimşek kendi ağzıyla vurguluyor.
Üstelik Avrupa'da işlerin yaz boyunca tahmin edilenden daha iyi gitmesinin en önemli gerekçesi olan otomotiv ve dayanıklı tüketim teşviklerinin (Türkiye de dahil olmak üzere) kriz nedeniyle ertelenmiş tüketimi harekete geçirmesi yanında gelecekte yapılması beklenecek tüketimi de öne alma gibi bir işlev görmüş olduğu söyleniyor. Yani yazın beklenenden daha iyi geçmesi nedeniyle, tam da bu nedenle kış beklenendan daha kötü geçebilir.
Bir de "ne pahasına olursa olsun kamu harcamaları sürdürülmeli" diyenler var. Sayılarının giderek arttığı ve Obama hükümetinde destek buldukları biliniyor. Kronik yüksek enflasyon ve devlet destekli tekelleşme, yani emekçilerin-yoksulların daha fazla kırılması, kronik durgunluğa tercih edilecek gibi. Sermaye düzeninin ekonomik yasalarını halk diline tercüme etmeye çalışırsak, "kitleler aç otursun" yerine "aç oturacaklarına aç çalışsınlar" politikası benimsenecek.
Daha birkaç yıl önce Şikago ekolünün (neoklasik iktisatçılar) iktisatçılarının sınıflarında öğrenciler Keynes’in görüşlerini öğrenirken kıkırdıyorlarmış. Masal gibi geliyormuş. Piyasanın düzenleyiciliği yerine devlete böyle bir rol biçilmesi büyük bir fantezi olarak algılanıyormuş...
Bunu geçtiğimiz hafta sonu New York Times'da yayınlanan makalesinde aktaran Paul Krugman, marjinal fayda teorileriyle insanın “doğru karar veren” bir varlık olduğunu düşünen neoklasik iktisatçıların matematiği yücelttiklerini ve piyasanın nihai ve ilahi dengeleyiciliğini vurgularken gördükleri itirazlara şöyle cevap verdiklerini anlatıyor: "Salaklar bir süreliğine piyasalara hakim olabilir. Ama sadece bir süreliğine..."
Krugman esas bunun bir fantezi olduğunun ortaya çıktığını söylüyor ve aynı okuldan iki iktisatçının (Şlayfır ve Vişni) bir sözüyle yanıt veriyor: "Piyasalar, siz batana dek mantıksız davranabilir." Öyle ya, ABD’de altı milyon kişi işsiz kaldı, 12 trilyon dolarlık servet buharlaştı. Bir enayilik olduğu kesin. Yazara göre “davranışçı iktisat,” Keynesyan iktisadın bir tamamlayıcısı olarak piyasaların irrasyonelliğini öne çıkarıyor ve yenilik getiriyor. Şimdi düzen iktisadı yeniden şekilleniyor.
Şikago okulunun mezarı üzerine "hani konut fiyatları hep yükselecekti?" yazısı çakıldı bile. Ama alternatif arayışı solu mu gösteriyor? Keynesgil iktisada biraz sürü psikolojisi sosu, biraz da tekelci kapitalist devlet müdahalesi süslemesi konulup emekçilere yeni bir saldırının iktisadının yaratılması mümkün. Çünkü tekelci düzenin gerek devlet aygıtını, gerekse kitle psikolojisini kullanmak konusunda soğuk savaş dönemi boyunca korkutucu bir tecrübe biriktirdiği ortada. Neoklasik iktisadı yıktık diyenlerin hangi safta olduklarına çok fazla dikkat etmeleri gereken günler yaşıyoruz.
9 Eylül 2009 tarihinde www.sol.org.tr adresinde yayınlanmıştır.
{jcomments on}