Temel İdeolojik Yönelimler

ideolojiYayın politikamızı belirleyen genel kabuller, ilkeler ve ideolojik çerçeve...

Abonelik

abonelikYarınlar'a abone olun, hem dergiye katkıda bulunun hem de derginiz her ay adresinize gelsin.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Anasayfa İçerik Derlemeler Ekonomi ‘Alternatif Güney’ söylemi kaybolurken: Güney Güneye karşı-Özlem Tezcek

‘Alternatif Güney’ söylemi kaybolurken: Güney Güneye karşı-Özlem Tezcek

Türkiye’deki güncel toplumsal gelişmeleri endişeyle izlerken Güney Afrika’ya yaptığım akademik bir ziyaret, bu tür toplumsal/ideolojik arayışların Türkiye gibi birçok Güney ülkesinde de yaşandığını gösterdi. Kuzey ve Güney ülkelerini kapsayan kapitalizmin eşitsiz ve bileşik gelişimi, dünya ekonomik krizinin de etkisiyle bu ülkeler arasındaki ve bizzat bu ülkeler içerisindeki toplumsal/sınıfsal eşitsizlikleri arttırmakta. Geçtiğimiz Eylül ayının ilk yarısında Güney Afrika Cumhuriyeti’nin Durban kentinde düzenlenen APORDE (African Programme on Rethinking Development Economics) semineri, Afrika bağlamında bu toplumsal eşitsizliklerin çözümünde ‘ekonomik kalkınma’ perspektifine odaklanmıştı.

 

Seminerden edindiğim izlenimler Afrika’da son 30 yıldır yaşanan küresel ölçekteki kapitalizmin yarattığı ağır toplumsal sonuçların (işsizlik, yoksulluk, şiddet, etnik ve cinsiyet ayrımcılığı, bölgesel savaşlar, dış ticaret dengesizlikleri, endüstriyel gelişme farklılıkları v.b.) sorumlusunun NEOLİBERALİZM olduğuna dair geniş fikir birliğinin oluştuğu yönünde. Neoliberal uygulamalara karşı aranan cevap ise yine ulusalcı ve kalkınmacı bir dil üzerinden kuruldu seminerde. Nitekim seminer kalkınma literatürünün önemli isimlerini bir araya getirmişti. Bu literatürün gelişmesine önemli katkıları olan Alice Amsden, gelişmekte olan ülkelerde 1980’lere kadar uygulanan talep yanlı ve devlet merkezli kalkınma modelleri ile toplumsal gelir adaletinin sağlandığını vurguladı. Buna karşılık 1980’lerden itibaren gelişen neoliberal dönemde uygulanan STK merkezli ve arz yanlı politikaların yoksulluğa çözüm bulmakta yetersiz kaldığını savundu. Amsden ayrıca Afrika ülkelerinin belirli rol modellerini (Asya Kaplanları, OPEC, Çin) benimsemelerini, kendi girişimcilerini, üretim mühendislerini, profesyonel yönetim biçimlerini, mülkiyet biçimlerini v.b. yaratmalarını önerdi. Bu öneri Afrika ülkelerinin kendi ulusal kapitalizmlerini güçlendirebilmelerinin yegâne yoluydu Alice Amsden’e göre.

Düzenleme yaklaşımının önemli temsilcilerinden biri olan Michel Aglietta, Bretton Woods’un sona erişinden günümüze kadar dünyada sağlam bir finansal sistem kurulamamasının olumsuz etkilerinin ekonomik krizler şeklinde ortaya çıktığını ifade etti. Kapitalizmin toplumsal gelişme dinamiklerini üretim etkinlikleri yerine finansal piyasalar, para ve maliye politikaları merkezli olarak ele alan M. Aglietta, yurtiçi tasarruf ve talebin arttırılması gerektiğini vurguladı. Ancak birçok geç kapitalistleşen ülkede yaşanan işsizliğin boyutları ve sermayenin açgözlülüğü düşünüldüğünde bu öneriler çözüm yolu olmaktan uzak kaldı.

Seminerin ünlü isimlerinden biri de bir zamanlar Marksist literatüre önemli katkıları olan Ben Fine’dı. Fine ulusal sınırlar içinde artı-değer/meta üretimine dayalı sermaye birikimine ve dolayısıyla sanayileşmeye vurgu yaptı. Piyasa ile uyumlu bir kalkınmacı devletin sermayeler arasında uzlaşmayı, yönlendirmeyi ve denetimi sağlama imkânının olduğunu ancak son dönemdeki uluslararası finansal akımların bu süreci engellediğini belirtti. Bu bağlamda kalkınmacı devletin kapasitesine ilişkin endişelerini dile getirdi.

Seminerin bir diğer önemli konuğu, son dönemde kalkınma literatürüne ekonomik yaklaşımıyla dikkat çeken Ha-Joon Chang’dı. Chang’ın kalkınmacı devlete ilişkin Ortodoks tavrı dikkat çekiciydi. Chang’a göre Güney Kore’de 1990’ların sonlarında yaşanan krizin temel nedeni kalkınmacı devlet uygulamalarının sona erdirilmesi ve bu sayede sermayenin düzensiz ve aşırı yatırımlarına yol açılmasıydı. Yıkıcı nitelikteki uluslararası finansal akımların da engellenmesi gerektiğini savunan Ha-Joon Chang, gelişmekte olan ülkelere güçlü bir kalkınmacı devlet kapasitesiyle sanayileşmede yoğunlaşmalarını önerdi.

Seminerin bütününe bakıldığında, küreselleşmenin hüküm sürdüğü güncel konjonktürde Afrika ülkeleri başta olmak üzere biz gelişmekte olan ülke temsilcilerine verilen gelişme reçetesi oldukça açıktı: Batılı ülkeler gibi zenginleşmek istiyorsanız, ulusal sınırlarınız içinde sınaî faaliyetleri birincil derecede geliştirmelisiniz! Ürettiğiniz ürünlere ilişkin ihraç kapasitenizi rakiplerinize karşı arttırarak daha fazla döviz geliri elde etmeli ve daha da zenginleşmelisiniz!

İlk bakışta ‘ortak iyiyi’ savunurmuş gibi görünen bu reçetenin satır aralarında sıkışıp kalan iki temel gerçeklik açıkça görülmeye değerdi: İlki, her bir gelişmekte olan ülkenin ulusal sınırları içerisinde artı-değer üretimini gerçekleştiren işçi sınıfının, doğal kaynakların daha fazla baskı altına almalısıydı. Nispi artı değer artışıyla teknoloji-yoğun mal üretiminin artırılarak sermaye birikimine hız kazandırılması ve bu süreçte artan işsizlik seviyesinin sermaye lehine kullanılmasıydı. Diğer bir gerçeklik ise sermaye birikiminin dünya çapında eşitsiz - bileşik gelişmesi doğrultusunda ve pazar düzeyi belirli seviyedeki Kuzey ülkelerinin yanı sıra Güney ülkelerinde de pazar koşullarının değerlendirilmesiydi. Kapitalizmin tarihsel gelişim sürecinde Güney ülkelerinin her birindeki kapitalist birikim seviyesi birbirinden farklı durumda. Örneğin; Çin ve Hindistan’da işgücü sömürüsü yoluyla elde edilen artı değer ve dolayısıyla sermaye birikimi Afrika ülkelerine göre daha yüksek düzeyde. Dolayısıyla işgücü sömürüsünün daha yüksek olduğu Çin ya da Hindistan’ın daha ucuz fiyatlarla dünya piyasalarında ve hatta Afrika kıtası piyasalarında rekabet üstünlüğü sağlaması kaçınılmaz bir gerçeklik.

Elbette ki seminerde bu gerçeklikler dikkate alınmadı. Hatta kalkınma disiplini sınırları dışında kalan bu gerçeklikler tartışılmadı bile. Bunun yerine seminerin son oturumunda, çoğunluğu oluşturan Afrikalı katılımcılar içlerinden taşan öfkeyi dizginlemeyi reddederek yukarıdaki karikatür eşliğinde Çin ve Hindistan’ın Afrika piyasalarındaki saldırgan tutumlarını eleştirdiler. Buna karşılık tutkulu bir ulusalcı tavırla her bir Afrika ülkesinin sanayileşmesi, daha fazla ihraç malı üretmesi ve diğer Güney ülkelerine karşı rekabet üstünlüğü elde etmesi gerektiğini ilan ettiler.

Esmer yüzlerde gördüğüm bu tutkulu ifadeler karamsarlığımı iyice arttırdı ve geldiğim topraklardan bir şeyler çağrıştırdı. Türkiye’de kapitalizmin güncel olarak şekillenen birikim dinamikleri ile etkileşim halinde gelişen liberal sağ görüşler siyasi iktidarın söylemini biçimlendiriyor ve sağ görüşün bu biçimlendirmede ne kadar başarılı olduğunu biliyoruz. Diğer yandan, belirli muhalif kesimlerin de benzer bir başarıya imza attığını söylememiz gerekiyor. Bu başarı da ulusal ve kalkınmacı söylemin Kuzeye karşı Güneyi açığa çıkarması. Hatta hatırladığım kadarıyla TSBD bu başlıkta uluslararası bir toplantı bile düzenlemişti. Bu kesimin ayırıcı özelliği sınıf gerçekliğinden, sermaye sınıfının kendi içindeki ve sermaye-işçi sınıfları arasındaki mücadeleden/uzlaşmadan bağımsız, sorunlu bir emperyalizm savunusu üzerinden kurduğu ideolojik söylem. Söylem emperyalizmi kapitalist içeriğinden kopardığı ölçüde güneyin kuzey karşı mücadelesi üzerinden bir dil biçimleniyor. Oysa kapitalizme referans vermeyince güneyin kendi içinde nasıl rekabetçi bir dil yarattığını da yukarıdaki karikatürden görmemiz mümkün. Tüm bu rekabet söylemi, işçinin işçiye karşı kullanılmasına, sömürü ve denetimin artmasına neden oluyor. Böylece doğrudan kapitalizmin yarattığı tahribatı sınıf üzerinden işaret etmeyince, ulus-devletler arasında en azından Marksistler için garip bir dil oluşuyor.

Ulusal ve kalkınmacı söylem, hâkim sağ ideoloji karşısında demokratikleşme, ulusal ekonomik kalkınma yoluyla etkin bir sol alternatif olma çabasında. Ancak bu çaba toplumsal üretim ilişkilerinden, sınıf mücadelelerinden yalıtılmış hegemonik bloğun çelişkilerinin toplumsallaşmasına yol açıyor. Dolayısıyla bu söylem siyasi, ekonomik alanların da ötesinde tehlikeli biçimde kültürel bir dile dönüşüyor. Toplantıda bu çağrışımlara kendimi kaptırdığım bir anda ufak tefek Hintli genç bir kadının umut verici, sorgulayan sözleri yayıldı toplantı salonunun ortasına: “Sevgili arkadaşlar, Çin’den, Hindistan’dan ya da bir başka Güney ülkesinden Afrika’ya geldiğini düşündüğünüz ulusal bir tsunaminin arkasında, Çin’deki işçilerle Afrika’daki işçiler olduğunu ve bu tür bir söylemin işçi sınıfını birbirine düşman edebileceği tehlikesini dikkatlice düşünmenizi rica ederim”.

26 Eylül 2009 tarihinde ww.sendika.org adresinde yayınlanmıştır.

{jcomments on}