Temel İdeolojik Yönelimler

ideolojiYayın politikamızı belirleyen genel kabuller, ilkeler ve ideolojik çerçeve...

Abonelik

abonelikYarınlar'a abone olun, hem dergiye katkıda bulunun hem de derginiz her ay adresinize gelsin.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Anasayfa İçerik Derlemeler Ekonomi 2011 Biterken Dünya ve Türkiye - Korkut Boratav

2011 Biterken Dünya ve Türkiye - Korkut Boratav

Dünya ve Türkiye 2011’i bitirirken nasıl bir ekonomik ve sosyal tablo çiziyor?

I
Sermayenin Sınırsız Tahakkümü İçin Neoliberal Saldırı
Kapitalizmin ciddi bir bunalımının içerisinden geçiyor dünya. Bu özelde finans kapitalin bunalımı olarak ortaya çıkan emperyalizmin bir bunalımıdır. Bu bunalım aslında neoliberal dönemin adeta insanlığa sunduğu nihai armağan diye de yorumlanabilir.

Neoliberalizm arka planında yaşanan ciddi bir dönüşümün saygınlaştırılmış biçimidir. Bu daha ciddi, daha temel olan dönüşüm de sermayenin sınırsız tahakkümünü dünyanın tüm köşelerine taşımak için başlattığı genel saldırıdır.

Bu genel saldırının evveliyatı kapitalizmin ‘altın çağı’ denilen dönemdir. Bazı sosyal bilimciler 1945 ile başlayıp 70’li yılların sonuna doğru defteri dürülen o ‘altın çağın’ kapitalizmin tarihinin istisnai bir dönemi olduğunu düşünüyorlar. Bu dönem adeta insanlığın ve emekçilerin daha eşit, daha adil, daha özgür bir toplum oluşturmak için sürdürdükleri mücadelenin belli bir uzlaşmaya ulaştığı dönemi temsil ediyor. Kapitalizmin içinde karşıt konumlarda yaşayan sınıfların bir anlamda kalkınmanın meyvelerini dengeli bir biçimde paylaştıkları otuz yıllık bir dönemde söz ediyoruz.

İlaveten emperyalist sistemin bünyesinde bazı olumlu gelişmelerin de özellikle mazlum milletler denilen blokun, yani sistemin çevresinde yer alan yoksul, az gelişmiş blokun otonom olarak bağımsızlaşmaya yöneldiği, sanayileşmeye dönük politikaların sineye çekildiği, hatta zaman zaman desteklendiği bir dönemden söz ediyoruz.

Dönemin sonuna doğru öyle gelişmeler oldu ki aslında ekonomik anlamda sistemi tıkayan problemler olmamasına rağmen, yani adeta sistem bu sınıflar arası ve emperyalist sistemin metropolü ile çevresi arasındaki uzlaşı modelini sürdürebilecek özellikler ve potansiyeller taşıdığı halde sınıf dengelerinin siyasi ve sosyal sonuçlarının sermayenin hegemonyasını tehlikeye dönüşecek özellikler kazanmaya başladığı algılandı. İşte o algılanma aşağı yukarı 70’li yılların sonlarıyla neoliberal diye de adlandırılan sermayenin karşı saldırısının başlamasına yol açtı.

Bu başlangıç çeşitli biçimlerde ortaya çıktı. Bunlardan birincisi ABD’nin parasalcı politikalara geçişini temsil eden bir dönüşümdür. Merkez Bankası tarafından faizler dramatik bir biçimde yükseltildi ve yükselen faizler Latin Amerika’yı krize sürükledi. Birinci borç krizi budur. Hemen arkasında Thatcher ve Reagan yönetimleri emperyalist sistemin merkezinde yer alan bu iki ülkede karşı saldırıyı ülke düzleminde ve sonra da uluslar arası çapta başlattılar. Bu dönem aynı zamanda metropol ile çevre ülkelerin yönetilmesinde,  yönlendirilmesinde bazı uluslar arası kurumlara daha önce o işlevi çık sınırlı bir şekilde yerine getirmiş olan IMF ve DB gibi kurumlara yeni bir etkileyici, belirleyici güç taşıyan bir dönüşümün de başlangıcını temsil etti. 1980’le tekabül eden bu sürecin ardından 30 yıllık bir dönemin içerisinden geçerek bu noktaya geldik.

II
Çevre Ülkelerde Krizler Dönemi
Bu dönemin şu özelliklerini görüyoruz, sistemin çevresi sermayeye teslimiyetin yol açtığı çeşitli dalgalanma ve krizlerden geçti. Yani kapitalist sistemin krizleri daha çok çevreye yayıldı. Metropol esas olarak bu krizlerden kazançlı çıktı. Metropollerdeki krizler hafif dalgalanmalar biçimini aldı. Büyük krizler önce 80’li yıllarda Latin Amerika’da daha sonra 1994’te yine Latin Amerika’da Meksika, Arjantin ve Türkiye’de, 98’den başlayarak tüm çevre ekonomilerinde ve tekrar Türkiye’de bir dizi krizin ortaya çıktığını gösteriyor. Ama bu krizler esas olarak kapitalizmin merkezinin geçiştirdiği hatta lehine dönüştürdüğü dalgalanmalar olarak karşımıza çıktı. Bu dönem böylece adeta metropolde, ‘sistemi yönetebiliyoruz, sorun yoktur’ algılamasına yol açmışken kapitalizmin içsel çelişkilerinin artık gemlenemediği ve özellikle finans kapitalin sınırsız kazanç hırsının kar hadleri üzerinde yarattığı baskının sürdürülemediği, emperyalist sistemin kaynak aktarma mekanizmalarının da hafifletemediği nedenlerle kapitalist sistem bir krize sürüklendi.

III
Emperyalizmin Krizi ve İtibarsızlaşan Küreselleşme
İçinde yaşadığımız kriz budur. Bu krizin özelliği, bir kere bu finans kapitalin yarattığı, tetiklediği bir krizdir ama özünde sistemin krizidir. Emperyalizmin de krizidir çünkü sistemin metropolü ile çevresi arasındaki ilişkilerin olağanüstü dengesizliklere neden olduğunu da ortaya koymuştur. Kapitalizmin çıplak yüzü olan ahlaki bozulma ortaya çıktı. Bu özellikleri hep vardı. Ama başarılı ve usta bir şekilde örtülmüştü. Özellikle batı sosyal biliminin, isterseniz burjuva iktisadı diyelim, olağanüstü çabaları sonucu adeta pürüzlerinden arındırılmış bir model sunumu yapılmıştı. Küreselleşme bu dönemin söylemidir. Emperyalizmin söyleminin hasır atı edilerek vitrine küreselleşme söyleminin gelmesi bunu göstermektedir. Burjuva iktisadın muhteşem sunumuyla pürüzsüzleşen küreselleşme krizle birlikte adım adım itibarsızlaşmaktadır. Bir diğer husus da krizi çözdükleri zannettiler ancak çözemediler. Çözdüklerini zannettikleri mekanizmalar krize bir ikinci dalga getirdi; Avrupa dalgası.

Avrupa’nın kriz içerisinde ortaya koyduğu olgular bir şey daha ortaya çıkardı ki bu insanlığın yeni bir projesi olarak sunulan, kardeşçe bir arada yaşayabilen bir Avrupa uluslar topluluğunu adeta yeni bir siyasi oluşum halinde bizlere sunan sermayenin Avrupa’sını gözlemini örterek halkların Avrupası olgusunu telkin etmeye çalışan modelin de iç yüzünü ortaya koydu. Gösterdi ki Avrupa bir alt-emperyal sistemdir. Almanya başta olmak üzere kendi çekirdeği, ve Avro Bölgesi ve Eski Sosyalist Blok’un ülkelerinden oluşan iki de çevre halkası bulunmaktadır.

Bu büyük projenin bir at ürünü olan Avro neredeyse çöküş içerisindedir. Batı bankaları ve iktidarları Avro’nun adım adım bur uluslar arası para olmaktan çıkabileceği aşamalara karşı yöntemlerini oluşturmaya başladılar. Hatta AB’nin adım adım çözülmesi gündemde.

IV
Büyük Durgunluk Dönemine Girildi
Kapitalizmin bu son krizi konjonktürel dalgalanmaları atlatsa bile sisteme bir büyük durguluk dönemi getirmiştir. bazıları buna yeni bir büyük depresyon diyorlar büyük durgunluk teriminin daha doğru olduğunu düşünüyorum. Öyle bir noktadayız ki kapitalizmin o altın çağında bizlere ve Batı toplumlarına armağan edilen tam çalışma düzlemlerini yakalamak bir yana uzun bir süre durgunlaşan, işsizliğin ve emeğin ağır koşullar altında debelendiği bir döneme giriyoruz. Bu dönem doğal olarak dalga dalga direnme hareketlerini de ortaya çıkardı. Çıkarmasaydı insanlıktan umudu kesmek durumundaydık. Adeta yeni bir enternasyonalin ilk filizlenmeleri içerisinden geçiyoruz. Bu yeni enternasyonalin tek bir ortak sloganı var sermayenin sınırsız hegemonyasına hayır demek. Bu hegemonyanın nasıl ortadan kaldırılacağı, hangi mücadele yöntemlerinin uygulanacağı direnenler tarafından aranıyor. Çözüm yolları er veya geç bulunacaktır. Ama şunu vurgulamak isterim önce Tunus’taki gariban bir sokak satıcısından sonra Tahrir’den başlayan dalgalanmaların başlangıcı –bugünkü noktayı söylemiyorum- kapitalizme karşı birer ayaklanmaydı. Sermayeye karşı kolektif hayır denme aşamasının ilk filizlenmelerini orada gördük. O yüzden metropol ülkelerindeki ilk dalgalanmalar Tahrir’i model olarak örnek aldılar.

V
Direnme Hareketleri ve Emperyalizmin Müdahalesi
Elbette emperyalizm bu direnme hareketlerini yönlendirmeye ve kontrol etmeye çalışacak. Yüzyılların ona verdiği deneyim kapitalizmin hegemon güçlerinin ve sermaye sınıfının deneyimi yeni denetleme ve manipülasyon yöntemlerini gündeme getirmiştir. Bunlardan birisi Arap coğrafyasındaki dalgalanmayı Müslüman Kardeşlere emanet etmek. Bir başkası bu sermayeye karşı başlayan mücadelenin ikinci bir boyutunu oluşturan da mücadelenin bir halkasını bütünden kopartarak yönlendirmeye çalışmasıdır.

Sermaye tahakkümü varsa orada demokrasi sınırlanmıştır. Temsili demokrasiden söz etmiyorum. Amerikan halkının da algılamaya başladığı gerçek Amerikan toplumunun yüzde 1’ini oluşturanların bütün kararlara egemen olduğu bir düzenin demokrasi olmayacağıdır. Sermaye tahakkümüne karşı mücadele o yüzden demokrasinin gelişmesini de içerir. Emperyalizm bu mücadelenin bir halkasını yani demokratik talepleri oluşturan öğeleri oluşturan öğesini ayırarak yönetmeye ve yönlendirmeye çalışmaktadır. Buna da insan hakları emperyalizmi diyebiliriz.

Yani hümaniteryen müdahale doktrini insan hakları emperyalizmin yansımasıdır ve müdahalelere yol aç an eylemler de bunu göstermektedir. Demokratik özlem ve demokratikleşme mücadeleleri emperyalizmin müdahaleleri için bir bahane olarak kullanılmasına karşı çıkmalıyız. Sermayenin tahakkümüne karşı bütün mücadelelerle dayanışma ama emperyalizm bu vesileyle yaptığı müdahalelere karşı çıkma günümüzün gündemi, içinden geçmekte olduğumuz günlerde Suriye sorunun Türkiye halkının başına büyük belalar açacağı da bu çerçeve içinde anlaşılabilir.

VI
Türkiye’nin Neoliberalizme Eklemlenme Süreci
Türkiye, dünyanın ana eğilimlerine ve dalgalanmalarına ayak uyduran bir toplumdur. Türkiye’de sermayenin genel saldırısını temsil eden neoliberal dönemi 31 yıl önce bir dönüşümle geçti. Bizim geçişimiz askeri darbe ile birlikte oldu. Sonra birkaç aşamadan daha geçtik. 89’da sermayenin sınırsız hegemonyasını sağlamanın ana araçlarından biri olan sermaye hareketleri üzerindeki bütün kontrol kaldırıldı. İkinci bir aşamada 98’de 20008’in başında resmen son buldu ama politika uzantıları devam etmektedir IMF’nin programları Türkiye ekonomisi yönlendirdi. Bu dönemin sonuçları nedir, dört tane kriz. 94, 1999, 2001 ve 2008 Türkiye ekonomisi canlanan ve çöken dalgalanmalara girdi. Bu dönemde adım adım dış bağımlılığa sürüklendiğini görüyoruz. Kontrolsüz bir şekilde artan dış borçlanma ve belli bir büyüme hızını sürdürme için dış açığın büyümesi. 90’lı yıllarda Türkiye ekonomisinin dış açık, çari açık sorunu hafifti ve halledilebilirdi. 2000’li yıllardan sonra ise adım adım genişledi ve kontrol edilemez bir hale geldi. Yeni bir krizin ön belirtilerinin içerisinden geçiyoruz. Dünya ekonomisiyle çevrede yer alan bir bağımlı bir ekonomi bütünleşirken eğer yüksek cari açık ve dış borç ortamıyla bütünleşirseniz kırılgan durumdasınız demektir. Kontrolünüz dışında gelişecek sermaye hareketleri size ağır biçimde yansıyacak demektir. Nitekim o yüzden 2008-20099 krizinin Türkiye ekonomisine yansıması ağır olmuştur. Pek çok çevre ülkesinde küçülmeye yol açmamış ancak küçültmenin tetiklendiği bütün ülkelere baktığımızda Türkiye en ağır etkilenin ülkelerden biridir. Ağır etkinin ardından hızlı canlanma yaşanmıştır. Bunun nedeni Batı’daki likitide fazlasının çevreye taşması, çok geniş bir çevre coğrafyasında yeni bir finansal genişleme ve büyüme yaratmıştır. Türkiye’de bundan yararlanmış ancak önceki dönemin bağımlılık verileri daha da bozularak. Bu dönemin cari açık önceki yılların cari açığından yüzde 20-30 daha fazladır. Dolayısıyla ufukta dün yayınlanan yüksek büyüme rakamlarının örtmesinin imkanı olmayan belirsizlik ve karanlık öğeler görünmeye başlamıştır.

VII
Yeni Bir Krizin Eşiğindeyiz
Türkiye’nin dış borç 310 milyon dolara ulaştı. Kısa vadeli dış borçların merkez bankası rezervlerini oranı yüzde 100’ü aştığı, şirketlerin kur riskinin yani döviz alacakları ile döviz borçları arasındaki farkın 120 milyar dolar eşiğine ulaştığı dönemde merkezden başlayan olumsuz dış konjonktürün ciddi bir kriz ortamına bizi sürükleme olasılığı kuvvetlidir. Şu anda Merkez Bankası rezervleri harcayarak durumu idare etmeye çalışıyor ancak bunun sınırlarının olduğunu da hepimiz biliyoruz. Dış dünyada durum düzelmezse, Batı ekonomileri ve Avrupa yeni bir likitide pompalamasına yeni baştan başlamazlarsa bu gidişatın olumsuz sonuçlanacağı söylemek için kahin olmaya gerek yok.

VIII
Ters Salınım Başlamak Üzere
Dünya ekonomisinin 30 yıllık bir sağa savrulma dönemini yaşadık. 30 yıl boyunca sağa savrulduk. 30 yılın içinde önemli bir yıkım daha gerçekleşti. Reel sosyalizm diye andığımız sistem yıkıma uğradı, emperyalizmin işini kolaylaştırdı. Ama öyle görülüyor ki rakkasın sağa savrulmanın sonuna geldik. Ters bir salınım başlamak üzeredir. Bu salınımın insanlığı nereye götüreceğini bilmiyoruz. Sözünü ettiğim dalga dalga direnme ivmesinin Türkiye’ye henüz taşınmadığını biliyoruz. Moral bozukluğuna gerek yoktur insanlık direnme ile ayaktadır. Türkiye’ye de er ya da geç gelecektir ve gelmektedir. Bizler kendi geçmişimizi hatırlayalım. Türkiye toplumu 60-70 lı yıllarda dünya sisteminin çevresinde yer alan ülkelerde ilericiliğin, devrimciliğin, sosyalistliğin parlak örnekleri vermişti. Bir miras kaybolmaz. Bu miras toplumumuzun bünyesinde yaşıyor. Dolayısıyla güzel günler göreceğimize inanıyorum.

28 Aralık 2011 / Muhalefet.org