
“Ekmek”; size ekmek vermediği gibi, kendi “güvenliği”ni sizin ekmeğinize yeğ tutan “devletlu”nun yolunuza düşediği mayının üzerindedir sizin için. O da mı sizi engelleyemedi? Aldınız mı ekmeğinizi? Yine de yedirmezler o ekmeği size! “Terörist” olmadığınızı ispatla yükümlüsünüz yaşayabilmek adına! Aksi takdirde, devletinizin son teknoloji ürünü uçaklarından atılan bombalar ekmeğinizi sizden alıverir; hem de canınızla birlikte!

“Emperyal bir Türkiye” mi hayal ediyordunuz? Yalaka kalemşörlerin “emperyal” ambalajlara sarmaladıkları AKP’nin taşeron Türkiye’si kölelik koşullarında çalışan işçilerin, açlıktan ölen çocukların ve enkaz altında kalan Kürtlerin sırtında inşa ediliyor. Bakalım kimin başına yıkılacak?

Türkiye’de her deprem sonrasında aynı filmi seyrederiz sanıyorduk; yanılmışız. AKP’nin yeni Türkiye’sinde; yıkılan evlerden, sona eren hayatlardan ve yüzlerce yaralıdan ibaret eski senaryoya yeni eklentiler yapılmış da haberimiz yokmuş meğer!

“Yeni bir sol çıkış” tehlikeli bir slogandır. Sosyalist hareketin son 40 yılında “yeni” olmak adına yapılan çoğu işin dönüp dolaşıp düzenin dizinin dibine gelmesi hatırda tutulmalıdır. Ancak bizim yenimiz “eski”nin yani birikimin reddini değil aşılmasını içermelidir. Kapak dosyasının ilk yazısında önerdiğimiz ve solun mesafe alabilmesi için önemli bulduğumuz yönelimler de bizim icadımız değil elbette.

Biz AKP'nin ülkeyi kendi kesin egemenliğinde bir polis devletine çıkarmak istediğini ve söz konusu değişikliğin buna yönelik olduğunu biliyorsak susamayız. Eğer AKP'nin ya da başka bir burjuva kliğinin kesin egemenliğinin emekçiler için daha büyük yıkım anlamına geldiğini biliyorsak, “bize ne” diyemeyiz. Karşımızda herhangi bir burjuva partisi değil de bir sınıf iktidarını kendi bünyesinde cisimleştirmiş bir iktidar görüyorsak, bu iktidarın pekiştirilmesine yönelik bir öneriye “buyur geç” diyemeyiz. Devrimcilerin sorumluluğu her durumda en temiz tutumu aramak değil, açık bir devrimci seçeneğin bulunmadığı koşullarda dahi karşı devrimin merkezi ile fiilen dövüşmektir. Asıl temiz iş bu kavganın kendisidir.

Kılıçdaroğlu ve yeni CHP'nin temel söylemini test etmeye yetecek kritik bir soru var aslında: Olası bir CHP iktidarı TEKEL işçilerinin sorunlarını çözebilir mi? Kritik dedik çünkü TEKEL işçisinin meselesi tüm Türkiye emekçi halkının meselesinin temelinde yatıyor. Bölgesel sınırlılıklara sahip olmayan, ülke genelinde geçerli, emekçilerin iş ve yaşam haklarını doğrudan ilgilendiren temel bir meseledir TEKEL. Bir nevi turnusol kağıdıdır.

Bu anlayış kenti insanlar için değil, rant ve spekülatif çevreler için yönetmek istemektedir. Bu nedenle, ne özel araç sahipliği ve buna uygun bir ulaşım anlayışı ne de toplu taşım hizmetlerinin piyasa mantığıyla fiyatlandırılması sürpriz değildir.

İşçi sınıfı, bu sefer, fabrikalardan tarlalardan gelip ‘sınıf’ olmamıştır. Mezardan çıkmıştır! Mezardan nefes alabilmek için çıkılır, yaşayabilmek için! Mezardan çıkar çıkmaz karşısında burjuvazinin hükümetini ve polisini bulan işçi sınıfının atacağı geri adım kendisini çıktığı mezara geri götürecektir, başka bir yere değil!

El değmemiş yörelere ulaşıp en kolay biçimde en çok kara ulaşmak isteğiyle Afrika’nın içlerine uzanan yolları inşa eden, madenler kazan beyaz adamın kestiği ormanlardan, kazdığı damarlardan hala oluk oluk kan akıyor. Kuzey Amerika’da ormanları yiyip tüketmek için yollar açanlar bugün dünya tarımının yok oluşuna giden yolu da aynı umursamazlık içinde inşa ediyorlar.

Siyasal düzlemde önümüzdeki dönemin içinden çıkılmaz sorunlara gebe olduğu gibi ekonomik alanda yaşanan krizin de hala dibi görülemiyor. Galibi olmayan seçimler ve dibi görünmeyen krizler ülkesinin gerçek ihtiyacı olan soldur. Bugün AKP bünyesinde cisimleşen neo-liberal saldırıyı göğüsleyip karşı atağa geçecek bir sol.

Kriz ve teğet geçme beklentisi tek başına AKP açısından önemli bir meşruiyet kaybına işaret edecektir. Söz konusu olanın bir yerel seçim olması bu gerçeği çok fazla değiştirmeyecektir. Çünkü yerel adayların toplum nezdindeki itibarını belirleyen de yine onların temsilcisi olduğu siyasi akımın itibarı olacaktır.

Ergenekon operasyonunun siyasi hedefleri arasında sola ve emekçi halka düşmanlık yapmış kişilerin bulunması, bizi operasyonun arkasına dizilmeye ikna edemez. AKP-Gülen koalisyonunun yargıdan orduya, eğitimden sağlığa, sosyal güvenlikten polise kadar tüm alanlarında tamamen egemen olduğu bir devlet hayalinin önü bu operasyon ile temizlenmek istenirken, alkışlamaktan eksik bulmaya kadar uzanan bir dizi hoş karşılama tutumu, nesnel olarak emekçilerin çıkarlarının karşısında konumlanıyor.

Eğer fabrikatör bir babanız yoksa, dedenizden hanlar hamamlar kalmamışsa ya da zengin bir kadın/adam bulup evlenmek gibi ulvi bir amaca hayatınızı adamayacaksanız bu sese kulak veriniz. Çünkü burada anlatılan senin de hikayendir. Bugün ya da yarın; ama bir gün mutlaka bu hikayenin kahramanı sen olacaksın.

Herhangi bir biçimde ‘seçkinler’e karşı olduğu iddia edilemeyecek olan Demirel bu işi “benim işçim benim köylüm” diyerek çözebilirken daha zor zamanların adamı Erdoğan, laftan fazlasını vermek zorunda kalıyor. Adil olmak gerekirse, makarna ve kömür dağıtma ağını kullanan bir neo-liberal hükümetin, “makarna bulamıyorsanız palavra yiyin” diyen bir hükümete göre yoksulları ikna etmeye daha çok hakkı vardır.

Sol tarihsel bir ayrışma yaşamaktadır. Taraflardan biri AKP’nin devletleşme süreci ve bu sürece açıktan destek veren Türkiye burjuvazisi ile ABD ve AB emperyalizmiyle aralarına net sınırlar koyan ve bu sürece karşı konumlanan anti-emperyalist sol, diğer taraf ise, AKP’yi “ceberut devlet”e karşı savaş ilan etmiş, ezber bozan, kötünün iyisi de olsa bir demokrasi gücü olarak kabul eden “liberal sol”dur.

Ülkenin bağımsızlığını savunmak üzere yola çıkan büyük gençlik kitleleri, işçi ve köylü mücadelelerinden güç alarak, dünya çapındaki devrim rüzgârıyla yelkenlerini şişirerek ilerlediklerinde devletin ‘zor’uyla karşılaştılar. İkinci kurtuluş savaşı verdiklerini düşünüyorlardı ancak bir kurtuluş savaşıyla kurulmuş bu devletin ikincisinden yana olduğuna dair bir işaret yoktu. Yanıtlarını tereddütsüz verdiler: “Hey Dev-Gençli Hey Dev-Gençli savaş vakti yaklaştı.”

Neo-liberalizme karşı çıkmadan, gericilikle baş etmek mümkün değildir; çünkü siyasal İslam’ın ve her türlü gerici ideolojinin besin kaynağı bir takım takiyyeci kişiler ve partiler değil emperyalizm ve neo-liberal yeniden yapılanma projesinin kendisidir. Yani mesele her yönüyle sınıfsaldır ve ampulü söndürmek değil şalteri indirmek zorunludur!

Özgürlük dediğimiz kavram, bir serbestlikler toplamı olmaktan çok, bir toplumsal kısıtlamalar bütünüdür. Toplumsal yaşam içinde kimi kısıtlamalara tabi olduğumuz kabul edildiğinde özgürlük de anlamını neyin kısıtlandığında bulacaktır. Toplumsal yaşam açısından geri ve ileriyi belirleyen, serbesti ya da kısıtlamanın çokluğu, niceliği değil, niteliğidir. Güncel tartışma bakımından türbanın gerici niteliği düşünüldüğünde, kısıtlamanın kendisi görece ileriyi temsil etmektedir.

YÖK eski başkanlarından Kemal Gürüz, Yusuf Ziya Özcan’a türban konusunda cevap vererek “Malezya’ya gitsin” diyor. Sanki şimdiki Başkan, Gürüz başkanlığındaki YÖK’ün kadrolusu değilmiş gibi. Malatya İnönü Üniversitesi Rektörü Fatih Hilmioğlu da Özcan’ın atanmasının ardından “Sayın Gül, kendisine benzeyen bir insanı YÖK’ün başına atadı” diyerek güya yapılan atamayı eleştiriyor. Ya kimi atayacaktı?

İktidar bloğunun her kesimi, şimdi gerçek sınıf karakteriyle hareket etmeye başlıyor. Aralarındaki ‘fraksiyonel’ ayrımlar, ortak ve zorunlu çıkarlar tarafından ilga ediliyor, yürürlükten kaldırılıyor. Bulunan “çözüm” belli oluyor. ABD’nin Ortadoğu planlarına tamamen teslim olmak, “leb” denmeden “leblebi”yi anlayarak harekete geçmek…

Bugüne kadar emperyalizmin bölgedeki en önemli müttefiki olma ünvanını Barzanilere kaptırmak tehlikesi, Türkiye egemenlerini telaşlandırıyor. Ancak ABD’nin Irak’ta yaratabildiği tek istikrarlı bölge olan Kuzey Irak’ta, Barzani’nin rahatını bozacak bir adımın ABD ile koordinesiz atılması bugünün konjonktüründe olanaklı gözükmüyor.

Seçimleri, Türkiye’nin egemen sınıflar bloğu açısından değerlendirecek olursak en çok göze çarpan sonuç, liberallerin ulusalcı/milliyetçilere karşı oldukça net bir üstünlük sağladığıdır ki, bu sonuç yeni anayasa ve diğer hukuki düzenlemelerle de sağlam kazığa bağlanacak gibi görünmektedir.

ABD’nin Ortadoğu’daki planlarına ortak olma, küresel sermayenin önündeki kalan engellerin de temizlenmesi, emperyalizme bağımlı ve emekçi düşmanı politikaların sürdürülmesi gibi konularda yarışmaya giren “güzeller” arasında hiçbir fark yok. Özleri aynı; farkları ambalajda, imajda. Bu açıdan bakıldığında sonuç ne olursa olsun seçimlerin galibi ABD ve küresel burjuvazi olacak.

Yapmak istedikleri ile yapabilecekleri arasındaki mesafe kapatılamayacak kadar büyük. Bu yüzden siyasi kriz ülkenin gündeminden bir türlü çıkamıyor. Ağlaşın efendiler, kitlelerin en örgütsüz olduğu durumda bile, meydanların birkaç kez dolması, gözünüz gibi sakındığınız siyasi istikrarınızı parçalayıveriyor.

AKP karşıtı cephe, bir kitle hareketinin potansiyeline olan geleneksel yabancılığının da etkisiyle, kitleleri politik aktörler haline getirmekten çok onları takım taraftarlarına çeviriyor ve gerçek bir kitle inisiyatifinden çekiniyordu. Çankaya ‘son kale’ydi. Gericiliğe bırakılamazdı. Ancak bu engelleme kitlelerin gücüyle değil devlet makamında gerçekleşmeliydi. Başka bir politik önderlik tarafından etkili bir muhalefete çevrilebilecek birikim, ulusalcı/sosyal demokrat çevrelerce alışıldık bir biçimde sönümlendirildi.

Barzani’lerin ABD’nin hizmetine koşulsuz girmelerinden destek alarak ‘Türklük’ temelinde bir mevziye girenler, anti-amerikan olmayı bile beceremeyerek anti-kürt, anti-ermeni bir eksene yerleşirken, Kürt milliyetçiliğinden ayrışmayan sol, içinde bulundukları alanlarda geniş kitleler nezdinde sol olarak bile görülmüyor. Bu süreç milliyetçiliği güçlendirirken, emekçi seçeneğini, solu zayıflatıyor.

Kapitalistler suratımıza tükürür gibi bağırıyorlar; “şu sekiz kolay önlemi almadığınız için dünyamızın sonu geliyor” Hepimizin suçlu hissetmesini istiyorlar ve çevreye saygılı tüketiciler olmamızı, satın almaktan asla vazgeçmeyen ancak “çevreye saygılı” olarak tüketen alıcılar olmamızı istiyorlar. Hepimiz daha az araba kullanalım, buna bir diyeceğimiz yok ancak İsrail’in son Lübnan saldırısında vurduğu petrol tesislerinin yarattığı kirliliği ne yapacağız?

Türk milliyetçiliğine karşı kuvvetli reflekslere sahip olan sol hareket milliyetçiliğe karşı mücadelesini sürdürürken kendisini liberal takımından acilen kesin çizgilerle ayırmalıdır. Milliyetçi – liberal çatışmasının sıcaklığında devrimci, anti-emperyalist bir çizginin yaratılması önümüzdeki dönemin en acil görevi olarak önümüzde duruyor.

Türkiye’nin Avrupa Birliği tantanasının külleri arasında yanıtını aradığı soru budur. Ya tamamen dibe vurmuş, halkları birbirine kırdırılan ve lime lime edilmiş bir ülke ya da baştan başlayarak emekçilerin iradesiyle şekillenecek bir ülke. Özlemler değil zorunlulukların rol oynayacağı bir eşiğe Türkiye bu iki yoldan birini seçmek üzere yaklaşıyor.

Gereken, gerçekte emekçi olanların, aldıkları eğitimle girdikleri havadan, bu eğitimi alırken onlara vaat edilenlerden ya da bir şekilde inandırıldıkları şeylerden vazgeçerek emekçi olduklarını kabul etmeyi öğrenmeleridir. Eğer emekçilerin bir kısmı kendilerinin aslında emekçi değil de başka bir şey olduklarına inandırılmış olmasaydı Çetin Altanvari palavralar en azından üzerine daha fazla kafa yorulmadan gazete sayfalarında sergilenemezdi.

Gereken, gerçekte emekçi olanların, aldıkları eğitimle girdikleri havadan, bu eğitimi alırken onlara vaat edilenlerden ya da bir şekilde inandırıldıkları şeylerden vazgeçerek emekçi olduklarını kabul etmeyi öğrenmeleridir. Eğer emekçilerin bir kısmı kendilerinin aslında emekçi değil de başka bir şey olduklarına inandırılmış olmasaydı Çetin Altanvari palavralar en azından üzerine daha fazla kafa yorulmadan gazete sayfalarında sergilenemezdi.

Mülkiye’nin geleceğine ilişkin tartışma, üniversitenin geleceğine ilişkin tartışmanın önemli bir bölümü. Bu bakımıyla sadece eski ve yeni SBF’liler için değil üniversiteye kafa yoran herkes için önemli bir konu. Öğrenciler Mayıs’ta ses verdi. Hocalar ve eski mezunların sürece müdahale edip etmeyeceği, mülkiyenin bir savunma mevzisi haline gelip gelmeyeceği önümüzdeki sürecin en önemli sorusu. Mülkiye geleneğinin liberal cendereyi kırıp kıramayacağını birlikte göreceğiz.