Anasayfa İçerik Derlemeler Avrupa Kusturica ve Yugoslavya; yalanlar, gerçekler... - Merdan Yanardağ

Kusturica ve Yugoslavya; yalanlar, gerçekler... - Merdan Yanardağ

Ünlü Sırp (Yugoslav) yönetmen Emir Kusturica’nın Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin yarışma jürisinde yer almak için Türkiye’ye gelmesiyle başlayan tartışmalar utanmazlığın, yalancılığın ve cehaletin hangi boyutlara ulaştığının, dahası bilgi kirliliğinin, gerici ve emperyalist propagandanın bilinçleri nasıl kuşatıp teslim aldığının ibret verici bir örneğini oluşturuyordu.

AKP ve yandaş medya tarafından Kusturica’ya karşı adeta linç girişimine dönüştürülen kampanya, gerçek bir eleştirinin yapılmasını da önledi. Dahası, bu vesileyle Yugoslavya’yı etnik boğazlaşmaya ve parçalanmaya götüren gerçek nedenlerin tartışılması da mümkün olmadı. En trajik olanı da, her soydan gericinin Kusturica’ya yönelik utanç verici saldırılarına, başta liberaller olmak üzere, aralarında kendisini “solcu” sayan bazı sinema yazarlarının da “ama” ve “fakat” gibi şartlı cümlelerle destek vermesiydi.

Bir sinemacı, müzisyen ve aydın olarak Yugoslavya’nın birliğini savunan, bu nedenle iç savaş günlerinde “ailemin bir kısmıyla savaşamam” diyerek ülkesini terk eden Kusturica, bu gerçekler hilafına neredeyse savaş suçlusu ilan edilecekti. Oysa Kusturica, liberallere yakın bir çizgiye gelmişti. Örneğin onun “Underground” filmi, Kafkaesk bir metafor ile sosyalist Yugoslavya’nın kuruluş sürecini ve sonrasını acımasız bir alaycılıkla ele alıyordu. Bir tür sahtekarlıkla suçluyordu sosyalist Yugoslavya’nın kurucularını. Daha da önemlisi sinema olarak kötü bir filmdi Underground, sevgisiz ve gerçeklikten kopuktu.

Durum Kusturica bakımından böyle olmasına karşın, gericiler ve emperyalistlerin nezdinde önemli bir kusuru vardı; o hala Yugoslavya’nın birliğini savunuyordu. Kuşkusuz bu tutum onu yer yer Sırp milliyetçilerinin yanına itiyordu. Ancak, iç savaş sırasında etnik temizliği ve katliamları savunduğu, dahası tecavüz olaylarını önemsemediği şeklindeki haksız ve ağır suçlamaları hiç hak etmiyordu.

Yugoslavya Yeni Dünya Düzeni’ne direndi
Yugoslavya, emperyalist yeni dünya düzenine ve kapitalizme direnen son Avrupa ülkesiydi. Üstelik ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını birlikten ve kardeşlikten yana kullandıkları başarılı bir model oluşturuyordu. Dolayısıyla “Batı uygarlığı”nın kalbinde böyle bir ülkenin yaşatılması, sistemi zaafa uğratabilecek bir tehlike demekti. Bu nedenle güzelim ülke iç savaş, ABD ve NATO’nun müdahalesi sonucu on yıl içinde tam yedi parçaya bölündü.

Kusturica skandalı, bize Yugoslavya'da neler olduğunu, bu ülkenin nasıl etnik bir boğazlaşmanın içine itildiğini sorgulamak; dahası yalana ve kara propagandaya son vererek gerçeklerin açığa çıkarılması için yeni bir fırsat yaratıyor.* Ayrıca ve önemle belirtilmelidir ki, Yugoslavya'nın başına gelenlerden Türkiye için çıkarılacak önemli dersler bulunmaktadır. 



Yugoslavya, İkinci Dünya Savaşı'nda Nazi işgal ordularına karşı SSCB’den sonra Avrupa'da en şiddetli direnişi ve gerilla (Partizan) mücadelesini gösteren insanların ülkesiydi. Ve bu savaş sonunda kazanılan zaferle kurulan bir ülkenin adıydı Yugoslavya. Alman işgal ordularına karşı Sırpıyla, Hırvatıyla, Boşnağıyla, Arnavutuyla, Türküyle, Makedonuyla omuz omuza bir mücadele verilmişti. Bu nedenle güçlü bir anti-emperyalist ve anti-faşist kültüre sahip insanlar yaşıyordu o topraklarda.

İslamcı Aliya İzzetbegoviç gibi Yugoslavya’yı parçalayan kimi isimler ise, faşist işgalcilere karşı direniş savaşının verildiği o yıllarda Nazi’lerle işbirliği yapıyordu.

Faşizme ve emperyalizme karşı verilen mücadelenin lideri J. Boriz Tito, Yugoslavya sosyalist hareketinin de önderiydi. Sosyalist Yugosyavya'da Sırplar, Boşnaklar, Hırvatlar, Arnavutlar, Makedonlar ve Türkler, 50 yıl barış içinde ve kardeşçe yaşadı. Çoğunlukla Slav kökenli halkların yaşadığı bu ülkenin çok büyük bölümünde, lehçe ve diyalekt farkları bulunsada ortak bir dil konuşuluyordu. Ülkede yaşayan bütün halklar her türlü kültürel ve ulusal haklara sahipti. 



Farklı bir sosyalizm modeli uyguladılar. Merkeziyetçi değil "özyönetimci" bir modeldi bu. Bu model ve Tito, başta Stalin olmak üzere dönemin diğer sosyalist liderleri ve teorisyenleri tarafından eleştirildi. Gerçekten de sorunlu bir modeldi.

Ancak, her şeye (bütün sorunlarına) karşın Yugoslav sosyalistler Avrupa'da çevrenin ve tarihi dokunun en iyi korunduğu, güçlü, birleşik, sanayileşmiş, refah düzeyi yüksek bir ülke yarattılar.
Yüksek bir prestije sahip olan Yugoslavya ve Tito bağlantısızlar hareketinin önde gelen liderleri arasındaydı.

Yağmurdan önce! 


Peki, ne oldu da 50 yıldır barış içinde yaşamış böyle bir ülke, 1990'ın başlarında birdenbire kanlı bir etnik boğazlaşmanın içine itildi? Ve yine ne oldu da, bu güçlü ülke 10 yıl içinde 7 parçaya bölündü? İşte bugün asıl sorulması gereken sorular bunlardır.

Bu sorulara verilecek yanıtlar ise önemli oldukları kadar günceldir de. Yanıtları şöyle sıralayabiliriz:



1- Yugoslavya, Sosyetler Birliği ve Doğu Bloku'nun çözüldüğü tarihsel dönemeçte, Avrupa'da küreselleşmeye, neo-liberal politikalara, özelleştirmelere, mali sermayenin serbest dolaşımının yarattığı yıkıma direnen tek ülkeydi. Birleşik Avrupa Projesinin, yani sistemin önündeki en önemli engeldi.

2- Bu nedenle, başta ABD ve AB olmak üzere (AB içinde özellikle Almanya) Yugoslavya'da etnik bölünmeyi kışkırttı. Hırvatistan'a verilen AB'ye üyelik sözü, yangını tutuşturan ilk kıvılcım oldu. 



3- Ülke bir kez bölünme sürecine girince, toplumun bütün kesimlerinde etnik milliyetçilik yükselmeye, düşmanlık gelişmeye başladı. Elbette bu kesimlerden biri de Yugoslavya'da kurucu unsuru olan ve çoğunluğu oluşturan Sırplar'dı. Diğer uluslar etnik milliyetçiliğe savrulurken, Sırplar da hakim ulus milliyetçiliğinin bataklığına saplandılar. 



4- Emperyalistlerin halkını bölüp, birbirine kırdırmasına direnen ve ülkesinin bağımsızlığını savunan Yugosyavya Sosyalist Partisi'nin liderliğine, milliyetçi söylemi sosyalist anlayışın önüne geçiren Slobodan Miloseviç seçildi. Halkın büyük kesiminin oylarını alan Miloseviç devlet başkanı oldu. Toplum, etnik milliyetçilik tarafından teslim alınmaya başlamıştı. 



5- Miloseviç'in devlet başkanı olmasından sonra iç savaş büyüdü, yayıldı ve bütün ülkeyi sardı. Emperyalist plana karşı direniş, şiddetli bir iç savaşa yol açarak rotasından saptı. ABD ve Avrupa sürekli olarak bölünmeyi kışkırttı. 
Çünkü Batı ve ABD, yeni birlikler kurup kendi sınır duvarlarını yükseltirken, dünyanının kalanını ise ilk bakışta demokratik gibi görülen “çok kimliklilik, çok kültürlülük” anlayışı üzerinde bölünmeye doğru itiyordu. Güçlü bölgesel devletler yerine denetlenebilir ve yönlendirilebilir daha küçük ülkeler istiyorlardı.

6- Batı, kışkırttığı etnik boğazlaşmayı sonuna kadar izledi. Müdahale etmedi ve halkların arasına geri dönüşü imkansız hale getirecek kadar kan ve karşılıklı suç girmesini bekledi. 



7- Sonuçta, 1991'de başlayan iç savaşa ancak 2000 yılına girilirken, yani neredeyse on yıl sonra, ABD'nin öncülüğünde NATO tarafından müdahale edilmesine karar verildi. Bu arada, daha önce IMF tuzağına düşürülen Yugoslavya'da diğer halklar gibi Sırplar arasında da batıcı bir lobi yaratılmıştı. Bu lobi müdahaleyi destekledi. 



8- NATO Yugoslavya'ya karşı yoğun bir hava harekatı başlattı. Şiddetli bir savaş yaşandı. Miloseviç yönetimi bu saldırıya karşı kararlı bir direniş gösterdi ve Yugoslavya teslim olmadı. Yoğun bombardıman altında kalan ve harap olan Yugoslavya'da muhalefetin de baskısıyla seçimlere gidildi. Miloseviç ve Sosyalist Parti iyi sonuç almasına karşın iktidardan çekildi. Yönetime gelen ABD ve AB yanlısı liberaller NATO ile anlaştı ve Yugoslavya'nın parçalanmasını onayladı. 



Bütün hikaye yaklaşık 10 yıl içinde olup bitti. Artık Yugoslavya yoktu, yerine tam 6 devlet kuruldu. Geriye, bütün parçalarıyla harap olmuş bir ülke kaldı. NATO birlikleri, daha önce birliğin parçası olan ülkelere girerek bunların “güvenliğini” aldı. Sırbistan'a girmediler. 



Miloseviç tutuklanıp kaçırıldı 


Seçimlerin yapılmasından yaklaşık bir yıl sonra yeni hükümet tarafından Miloseviç'in evine bir baskın düzenlenerek eski devlet başkanı tutuklandı. Miloseviç "savaş suçlusu" ilan edildi. 

Çünkü, AB ve ABD ile IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlar, savaş suçlusu ilan ettikleri kişiler teslim edilmeden Yugoslavya’ya ekonomik yardım yapmayacaklarını bildirmşlerdi. ABD ise Miloseviç kendilerine teslim edilirse yeni Sırbistan hükümetine 5 milyon dolar vereceğini vadediyordu. Evet, sadece 5 milyon dolar. Durum utanç vericiydi.

Miloseviç, tutuklandıktan sonra ülkede büyük protesto gösterileri başladığı için ülkesinden gizlice kaçırılarak Hollanda'nın Lahey kentinde Yugoslavya iç savaşı için kurulan Uluslararası Savaş Suçluları Mahkemesi'ne teslim edildi. Bu operasyon da Belgrad'da büyük protesto eylemleriyle kınandı. 



Dönemin gazete başlıklarına bakılırsa, Yugoslav iç savaşının "kasabı" Slobodan Miloseviç'dir. Oysa, emperyalist ülkeler tarafından Lahey'de kurulan mahkemede, "etnik temizlik ve savaş suçu işlemekle" yargılanan sadece Miloseviç ve Sırplar değildi. Bu mahkemede tam üç Boşnak general ile bir Hırvat general ve çeşitli rütbelerde (Sırp olmayan) çok sayıda asker de aynı suçlamayla yargılanıyordu. Hırvatlar ve Boşnaklar da Sırpları topluca katletmişler, savaş suçu işlemişlerdi.

Miloseviç ise çıkarıldığı mahkemeyi tanımadığını bildirerek başta ABD ve AB ülkeleri olmak üzere emperyalistleri Yugoslavya’yı parçalamakla suçladı. Mahkemede ödünsüz bir tutum sergileyen, uzlaşmayan ve kendisini yargılayanları suçlayan Miloseviç bir de kitap yazdı. Miloseviç’in bu tutumu Sırp halkını derinden etkiledi.

Boşnakların, Hırvatların, Arnavutların da katliamlar yaptığını ve savaş suçu işlediklerini Türkiye kamuoyu, halk hiç öğrenemedi. Konuyu yakından takip eden gazeteciler ve aydınlar bile gerçek durumu çok sonra, yargılamalar başladıktan sonra öğrenebildi. Hatırlanacaktır, Hırvatistan'ın AB ile üyelik müzakereleri 2006 yılının Aralık ayında askıya alındmıştı. Bunun nedeni, etnik temizlik ve toplu katliam yapmak suçlarından aranan bir Hırvat generalini teslim etmemekti.



Etnik boğazlaşma başlayınca...

Ernest Hemingwey’in “Çanlar Kimin Çalıyor?” adlı büyük romanının o müthiş girişinde İspanya’da Cumhuriyetçilerle Falanjistler (faşistler) arasındaki iç savaşın bir kasabada nasıl başladığı anlatılır. İrkilirsiniz, o ilk gün adeta insanın kanını dondurur. Çünkü iç savaşta komşunuzla, çocukluğunuzda aynı sokaklarda aynı oyunları oynadığınız arkadaşlarınızla savaşırsınız. O nedenle en korkunç ve en acı savaşlar, iç savaştır. Çünkü insanların sadece bedenleri değil, aynı zamanda ve daha çok da ruhları parçalanır bu savaşlarda.

İç savaşlar arasında en acımasız olanı ise etnik iç savaşlardır. Bir kez milliyetçi boğazlaşma başladığı zaman bunun nerede duracağını kestirmek mümkün değildir. Çünkü, bu suç ancak insanların en ilkel güdüleri harekete geçirildiğinde işlenebilir. Bu nedenle Yugoslavya’da daha düne kadar barış içinde yaşayan insanlar komşularına saldırabildiler, öldürdüler, tecavüz ettiler, yağma yaptılar.



On yıl içinde yedi parçaya bölünen bir ülkede etnik milliyetçiliğin nasıl çığrından çıkacağını kestirmek zor değildir. Miloseviç yönetimindeki Sırp orduları ve milisleri başta Srabenitsa'da olmak üzere, Bosna'da, Hırvatistan'da, Kosova'da acımasız katliamlar yaptılar, doğru. En azından eldeki bilgiler bunun böyle olduğunu söylüyor. Ama aynı şeyi Boşnaklar, Hırvatlar, Makedonlar ve Arnavutlar da yaptı. Bosna'ya savaşmak için Afganistan'dan, Suudi Arabistan'dan gelen Vahhabi "cihatçılar", esir aldıkları Sırpların kaflarını vahşice kestiler. Dolayısıyla, eğer ortada bir "kasap" varsa, bu sadece Miloseviç'le sınırlanamaz. 



Lahey’de kurulan Uluslararası Savaş Suçluları Mahkemesi’nde yargılanırkan 11 Mart 2006 tarihinde hücresinde şüpheli bir şekilde ölen Miloseviç'in cenazesi, ülkesinde Sosyalist Parti yöneticileri ve yüz binlerce insan tarafından karşılanacaktı. Yugoslavya Sosyalist Partisi’nin düzenlediği dev bir cenze törenine katılan insanlar onun bir "kahraman" olduğunu söylüyordu.

Üstelik Miloseviç’in cenaze törenine katılanlar idda edildiği gibi "aşırı milliyetçi" de değildi. Çünkü törene katılanların elindeki bayraklar tam tersini söylüyordu. Halk törene sosyalist flamalarla gelmişti. Oysa, Batı basını ve onun güdümündeki Türk medyası tarafından halkın Miloseviç'ten nefret ettiğini ileri sürmüştü.



Miloseviç belki bir "kahraman" değildi. Belki de diğerlerinden daha suçluydu. Ama, Miloseviç’e yönelik iddialar asıl suçluyu, Yugoslavya'yı parçalayan emperyalistleri ve onların işbirlikçilerini gözlerden saklamaya yarıyordu. Örneğin, bu günlerde ölümünün 7. yılı nedeniyle Türkiye’de de hakkında anma toplantıları yapılacak olan Aliya İzzetbegoviç gibi islamcı, amerikancı ve eski Nazi işbirlikçileri de en az Miloseviç kadar insanlığa karşı suç işledikleri halde, kahraman ilan edilyordu. Neredeyse kendilerine barış ödülü verilecekti.

Aynı şey Emir Kusturica’ya karşı geliştirilen linç kampanyası sırasında da tekrarlandı. Bilgiyi karartan, gerçeği eğip büken ve gerçek suçluları gizleyen bu tip saldırılara bir daha izin verilmemelidir. Çünkü gerçeğin saptırılmasına izin vermek yenilginin ilk adımıdır.

22 Ekim 2010/Sol.org.tr

{jcomments on}