Anasayfa İçerik Derlemeler Avrupa Avrupa Birliği mi? - Ergin Yıldızoğlu

Avrupa Birliği mi? - Ergin Yıldızoğlu

Tarihsel olarak, gelişmiş (ilk önce kapitalistleşmiş) ülkelerle geri kalmış (daha sonra kapitalistleşmeye başlamış) çoğu eski sömürge ülkeler arasında görülen, merkezle -çevre, egemenlik- bağımlılık ilişkisine benzer bir dinamiğin, Avrupa içinde de şekillenmiş olduğuna geçen hafta dikkat çekmiştim. Bu bile “Avrupa Birliği’ne üye olanın refahı artar” savını yalanlamanın yanı sıra, Avrupa Birliği’nin aslında ne kadar birlik olduğunu sorgulamaya yeter diye düşünüyorum. Bu sorgulamayı derinleştirmeyi gerektiren başka gelişmeler de var.

Ulus devletin dönüşü
Daha önce de birkaç kez tartıştık. Mali kriz AB’yi vurunca, karşımıza ilginç bir görüntü çıkmıştı. Brüksel bürokrasisi arka koltuğa geçerek, arabanın yönetimini AB “Troika”sına (Almanya, Fransa, İngiltere) bırakmıştı. Kriz ilerledikçe “Troika” dağıldı ve Almanya’nın etkisi artmaya başladı. Diğer bir deyişle “birleştirilmiş egemenlik” iddialarını (bana kalsa fantezisini) temsil eden kurumlar ayak altından çekildiler, ulus devletler ulusal çıkarları ve güçleri doğrultusunda sürece damgalarını vurmak için sahneye çıktılar.

Angela Merkel’in, geçen kasımda Bruges kentinde, AB bürokrasisine kadro yetiştiren Avrupa Koleji’nde yaptığı konuşma, Financial Times’dan Quentin Peel’in deyişiyle “Gerçek müritlerde şok yaratmıştı.” Merkel’in “‘Topluluk yöntemi’ (komisyonlar ve parlamento) vardır, ama bir de Avrupa Konseyi’nde temsil edilen devletlerin kararları üzerinde yükselen bir ‘Birlik yöntemi’ vardır. Bu en az ‘topluluk yöntemi’ kadar, belki de daha önemlidir” sözleri, bürokrat adaylarına esas patronun ulus devletler olduğunu anımsatıyordu.

Devletler arası ilişkiler her zaman egemenlik ve bağımlılık ilişkileridir. Belli bir istikrara ulaşabilmeleri için de bir hegemonya sistemi gerektirirler. Nasıl iki Dünya Savaşı ABD’nin hegemonyacı güç olarak yükselmesinin koşullarını sağladıysa, bu mali kriz de, sanırım, Avrupa’da Almanya hegemonyasının yükselmesine uygun koşulları gündeme getiriyor. Ancak, Almanya hegemonyası altında bir ulus devletler topluluğu sisteminin Avrupa Topluluğu’na dayalı bir AB projesinden farklı bir şey olacağı da kesin.

Ulus devletin “geri dönüşü”, “herkesin”, bir hegemonya oluşana kadar “ortak çıkarlara” değil de kendi ulusal çıkarlarına öncelik vereceği, hatta bu zeminde yeni hegemonyacı gücün yükselişine sonuna (kabul etmekten başka çare kalmayana) kadar direneceği anlamına geliyor.

Herkes kendi yoluna mı?
The New York Times’dan Rachel Donadio’nun işaret ettiği gibi mali kriz başladığından bu yana Avrupa Birliği ülkeleri, ekonomi politikası, dış politika ve yabancı göçmenler konularında derin yaklaşım farklılıkları sergilediler (12.04.11).

Ekonomi politikası alanındaki ayrılıklar, esas olarak, kurtarma paketleri söz konusu olduğunda, en büyük mali katkıyı yapma gücüne sahip Almanya’nın yardıma karşılık dayatmaya başladığı önlemlerin kriz içindeki ülkelere çok ağır gelmesinden kaynaklanıyor. Avrupa Merkez Bankası’nın faizleri arttırması ve Wolfgang Munchau’nun vurguladığı gibi arttırmaya devam edecek olması da bu ülkelerin sorunlarını ağırlaştırmanın ötesinde, İspanya’yı da yardıma muhtaç ülkeler listesine katacak gibi görünüyor (Financial Times, 10.04.011). Almanya’nın Fransa’ya 17 ülkeden oluşan AB çekirdeğine dayalı “rekabet paktını” kabul ettirmesi de iki farklı hızla ilerleyecek bir AB yapısı öngörüldüğünü düşündürüyor.

Dış politika ayrılıklarına gelince; şu sırada en çarpıcı örneği, Almanya’nın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 1973 sayılı Libya’ya müdahale kararından sonra oluşan koalisyona katılmaması oluşturuyor. Atlantic Council’den Stephan Vormann’ın yorumuna göre, “Böylece Almanya en önemli müttefikleri ABD ve Fransa’yı dış politika alanında terk etmiş oluyor”. Le Monde da, 12 Nisan günü Luxembourg’da toplanan Avrupa Birliği üyesi ülkelerin temsilcilerinin, Libya’ya müdahalenin biçimleri üzerinde ortaya çıkan yaklaşım farklılıklarını aşamadıklarını aktarıyordu (14.04.011).

İsrail gazetesi Yediot Ahranot da bu hafta Almanya ile diğer AB ülkeleri arasındaki bir başka dış politika farkına dikkat çekiyordu. Gazeteye göre Almanya, bir taraftan İsrail’den yana bir söylem sürdürürken, diğer taraftan, İsrail’in düşmanlarına destek oluyor. Alman Yahudi Konseyi’nin Başkanı Dr. Dieter Grauman “çok fazla Alman şirketi bir soykırım inkârcısı olan İran rejimiyle iş yapmaya devam ediyor” diyormuş. Alman dışişleri de İran’la Hindistan arasındaki petrol alım satımlarına ilişkin para transferlerinin Hamburg’daki bir Alman-İran bankası üzerinden yapılmasına göz yumuyormuş.

Sınırlar da mı geri dönüyor?
Avrupa’ya Afrika’dan gelmeye başlayan göçmenlerinde (sığınmacıların), AB ülkeleri arasında aşılması çok zor sorunlar yaratmaya başladığı görülüyor. Ocaktan bu yana İtalya’ya, Afrika’dan yaklaşık 23 bin yeni göçmen gelmiş. İtalya Başbakanı bu göçmenlerin isterlerse İtalya’dan başka Avrupa ülkelerine gitmelerine olanak sağlanmasını istiyordu. Geçen hafta 27 AB ülkesi, İtalya’nın bu talebini reddetti. Önceki hafta pazartesi günü Fransa, İtalya’nın bu göçmenlere geçici vize verilmesi talebini de reddetti ve İtalya sınırında güvenlik önlemlerini ve denetimlerini arttıracağını açıkladı (Bloomberg 11.04.011). Böylece biz de İtalya ve Fransa arasındaki sınırın geri döndüğünü öğrenmiş olduk. Almanya da İtalyan yönetimini Schengen anlaşmasını ihlal etmekle suçluyor, her ülkenin kendi göçmen sorununu kendisinin halletmesi gerektiğini savunuyor.

Bu koşullarda, gittikçe ırkçılık düzeyi artan İtalyan halkı karşısında iyice bunalan Başbakan Berlusconi’nin tepkisi de “Ya Avrupa Birliği somut bir gerçeklik olarak vardır ya da yoktur. Eğer yoksa, en iyisi, herkesin kendi yoluna gitmesi, kendi bencil politikalarını izlemesi olacak” biçiminde oluyor. İtalyan İçişleri Bakanı Roberto Maroni de “Avrupa Birliği içinde kalmaya devam etmek artık mantıklı mı” diye soruyor.

İtalya, ülkesindeki Afrikalı göçmenlerden kurtulmak isterken, İspanya’nın yetiştirdiği kalifiye elemanları Almanya’ya kaptırmaktan şikâyetçi olduğu görülüyor (Financial Times, 12.04.011). İspanya’da iş olanakları bulamadığı için Almanya’ya göç edenler de, İspanya’ya kıyasla daha yüksek bir yaşam standardına erişmekle beraber, birlikte çalıştıkları Almanların, İspanya’nın yardıma muhtaç olmasıyla ilgili yaptıkları şakalardan yakınıyorlarmış.

AB üyeleri arasındaki ayrılık konularına, Japonya felaketinden sonra gündeme gelen nükleer enerji politikasını da ekleyebiliriz. Angela Merkel’in nükleer santralların sayılarını azaltmaya başlayacağına ilişkin açıklaması, elektriğinin büyük bir kısmını nükleer enerjiden elde eden Fransa’nın egemen kesimleri arasında ciddi bir hoşnutsuzluk yaratmış.

Özetle, bu “Birlik” nasıl bir birlik diye sorarak ve kaygıyla izlemeye devam ediyoruz.

18 Nisan 2011/Cumhuriyet

{jcomments on}